Birlikte gezmeyi en çok sevdiğim dörtlü: anne, kız, teyze, yeğen, kuzen…
Kulağa oldukça düzenli, hatta sorumluluk sahibi bir ekip gibi geliyor olabilir ama hiç öyle değil...
Yurt içinde defalarca birlikte seyahat ettik.
Bavul hazırlanırken “her şeyi aldık mı?” sorusu sorulur, herkes “aldık” der… Sonra mutlaka birimizin bir şeyi evde kalır.
Yol boyunca kayboluruz, yanlış otobüse bineriz, navigasyon bile bizi paklamaz; haritada olduğumuz yerle gerçekte olduğumuz yer asla tutmaz.
Her gezimiz bir olaydır. Hatta olaylar zinciri…
O an sinir olduğumuz şeyleri, dönüşte en çok güldüğümüz anılar olarak anlatırız.
Bu sefer çıtayı biraz yükselttik. Çünkü ilk kez birlikte yurt dışına çıkıyoruz. “Neden Sırbistan?” diye soranlara cevabımız net: Kızlar noel pazarlarına gitmek istedi. Işıklar, süsler, sıcak şarap hayalleri kuruldu. Schengen vizeleri olmayınca da hayallerle gerçekler masada buluştu ve vize istemeyen Sırbistan açık ara kazandı.
Şimdi Belgrad sokakları bizi bekliyor. Kaybolur muyuz? Kesin. Yanlış yere mi gideriz? Büyük ihtimalle. Ama bir yerlerde durup “iyi ki gelmişiz” der miyiz? Ona da hiç şüphe yok.
Hadi başlayalım o zaman:)))
Neden acaba?
Havalimanında buluşuyoruz. Daha “hoş geldin” demeye kalmadan kızım telaşla çantasını karıştırmaya başlıyor. Ama öyle böyle bir karıştırma değil; fermuarlar açılıyor, cepler alt üst ediliyor, yüz ifadesi giderek dramatikleşiyor.
— “Anne… pasaportumu almayı unutmuşum!!!”
— Neeeeeeeeee?😳
Bir an hepimiz donuyoruz.
Sonra klasik inkâr evresi başlıyor;
Sonra klasik inkâr evresi başlıyor;
— “Bir daha bak.”
— “Biraz daha karıştır.”
— “Olmaz öyle şey."😱
— “Biraz daha karıştır.”
— “Olmaz öyle şey."😱
İç ses devrede;
— Tanrım!!! Sen benim aklıma mukayyet ol!
— Yok. Gerçekten yok!
— “Annem, almamışım… En iyisi ben yarın sabahki uçakla geleyim.”diyor kızım.
Dramayı bitirip, durumu kabullenmek zorundayız.
Madem öyle, biz de eksik ama umutlu kadro olarak lounge'a geçiyoruz.
Ve tablo netleşiyor:
Dört kişilik ekip, üç kadeh.
Bir pasaport eksik ama moral fazlasıyla yerinde.
Dört kişilik ekip, üç kadeh.
Bir pasaport eksik ama moral fazlasıyla yerinde.
İşe bakın:) Daha uçağa binmeden ilk hikâyemizi yazmışız bile.... Hadi bismillah!!!
Türkiye saatiyle gece 12:00'ye yakın, Belgrad Nikola Tesla Havalimanı'na iniyoruz. Uçak yolculuğu oldukça kısa; bir buçuk saat kadar sürüyor.
“Oh ne güzel, sorunsuz geldik, valizler de kaybolmamış” diyoruz:)))
Aaaa bir dakika, tamam iyi hoş geldik de... Biz hangi otelde kalacağız?
Derken bir şekilde anlaşıyoruz, bir taksiye yerleşiyor ve yola çıkıyoruz. Yarım saatlik bir yolculuktan sonra taksi yavaşlıyor. Şoför dönüp bir şeyler söylüyor… anlamıyoruz ama durduğumuza göre gelmiş olmalıyız.
Tüm rezervasyonları kızım yapmıştı. Ama biz o telaşta, pasaport krizinin gölgesinde otel meselesini tamamen unutmuşuz.
Otelin adı? Yok!
Adres? Yok!
Rezervasyon maili? Yok!
Adres? Yok!
Rezervasyon maili? Yok!
Aklımda kalan tek bilgi şu: Otel Cumhuriyet Meydanı’na yakındı.
Hatta eminim, “Otel, merkezi bir yerde mi?” diye özellikle sormuştum.
Peş peşe bir kaç derin nefes alıyorum.
"Tamam telaş yapmayalım, şimdi arar öğreniriz"diyorum.
Telefon; Çalıyor… çalıyor… Cevap yok!
"Kızım ne ara uyudun?"
Tamam yapacak bir şey yok, o zaman B planı...
Tamam yapacak bir şey yok, o zaman B planı...
— “Hadi Cumhuriyet Meydanı’na gidelim.”diyorum.
İyi de… "Cumhuriyet Meydanı’nın İngilizcesi neydi?"
Hah tamam!
— “Republic Square!”
Hep bir ağızdan bağırıyoruz;
— “Republic Square’e gidiyoruz.”
— “Republic Square’e gidiyoruz.”
"Excuse me, driver, we would like to go to Republic Square?"
Şoförün yüz ifadesi boş, bizim umutlar kırılgan. Sürücülerin çoğunun İngilizce bilmediğini, biraz geç de olsa anlıyoruz.
Tam o sırada, aramızda Türkçe konuştuğumuz fark ediliyor ki… bir anda her yerden Türkçe sesler yükselmeye başlıyor:
— “Abla nereye?”
— “Yardım edelim mi?”
— “Cumhuriyet Meydanı mı dediniz?”
Birbirimize bakıyoruz. "Biz nereye geldik?"
Pasaport unutulmuş, otel kayıp, saat gece yarısını geçmiş…
Ama anlaşılan o ki, Belgrad bizi Türkçe karşılamaya karar vermiş.
Ama anlaşılan o ki, Belgrad bizi Türkçe karşılamaya karar vermiş.
İniyoruz.
Birkaç kişiye daha sorup meydanı buluyoruz.
Neyse ki sokaklar ıssız değil; insanlar var, hayat var. Zaten sonraki akşamlarda iyice anlıyoruz ki Belgrad uyumayan bir şehir.
Canımın içi sabah erkenden bizi otelde buluyor. Sanki hiçbir şey olmamış gibi… geceki pasaport krizi, kaybolan otel telaşı—hepsi bir anda geride kalıyor.
Bu ara, canım kızım telefonda bize dönüp, yarı uykulu otelin adını veriyor. Aramasaydı başka bir otelin kapısını çalacaktık.
Navigasyona bakıyoruz, biraz yolumuz var. Mecburen elde valizler yürüyeceğiz.
Biz valizlerle kaldırım taşlarını döverken bir yandan da “iyi ki tekerlek icat edilmiş” diye şükrediyorum:)
Hazırlanıp çıkıyoruz.
Daha şehir tam uyanmamış ama biz çoktan sokaktayız. Hava serin, sokaklar sakin… Belgrad yavaş yavaş güne hazırlanırken biz çoktan keşfe hazırız.
Tabii bu anı ölümsüzleştirmeden olur mu?… Otelin önünde küçük bir hatıra fotoğrafı çektirmeyi ihmal etmiyoruz. Önümüzde koca bir gün, keşfedilecek bir şehir var.
Kahvaltı yapmak üzere yürüyerek Knez Mihailova Street’e çıkıyoruz. Dün gece valizlerle telaş içinde yürüdüğümüz cadde, sabah bize bambaşka bir yüzünü gösteriyor. Dükkanlar yavaş yavaş kepenk açıyor, sokak yeni uyanıyor. Ama bir yer çoktan uyanmış bile: köşedeki börekçi.
Fırından çıkan sıcak börek kokusu sokağa öyle bir yayılmış ki insanın iradesi falan kalmıyor. “Hadi bir bakalım” diye içeri giriyoruz. Tezgahta tepsi tepsi börekler… peynirli, kıymalı, ıspanaklı…
Hayat böyle zamanlarda çok güzel oluyor. Çünkü biz yemek yemeyi gerçekten çok seven bir aileyiz. Yeni bir şehre gitmenin en güzel taraflarından biri de o şehri biraz da tadına bakarak tanımak. İşte Belgrad’la bizim ilk gerçek tanışmamız da sıcak bir börek eşliğinde oluyor.
Açlık mı, böreğin güzelliği mi bilinmez ama sonuç aynı: hepsi bitiyor.
Kahvaltıya Knez Mihailova Caddesi'ne geldiğimize göre biraz bu caddeden bahsedeyim. Belgrad'ın en önemli caddesi. Şöyle söyleyeyim herkes ve her şey burda.
Tabii yine bir hatıra fotoğrafı çektirelim diyoruz.
Canlar; bana dönüp diyorlar ki,
—“Tüm selfie'leri biz çekiyoruz, şimdi sıra sende!”
Ben hemen itiraz ediyorum,
—“Ben grup selfie'si çekemem ki!”
Gerçekten de bana çok zor geliyor. Parmaklarım bir türlü koordine olamıyor. Hem telefonu tutacağım, hem düğmeye basacağım, hem de fotoğraf karesine herkesi sığdıracağım…
Gerçekten de bana çok zor geliyor. Parmaklarım bir türlü koordine olamıyor. Hem telefonu tutacağım, hem düğmeye basacağım, hem de fotoğraf karesine herkesi sığdıracağım…
Yine de onları kırmıyorum kafedeki ilk selfie bana ait:)))
—"Tamam diyorlar bundan sonrasını biz çekeriz."😂
Bizim İstiklal Caddesi'ne çok benziyor. O kadar ki, bir köşede "kestane kebap" yapan el arabalı satıcı bile gördüm.
Cadde, bizim ünlü Republic Square'den başlıyor:))) (Yani Cumhuriyet Meydanı'ndan) Kalemegdan Fortress'e; yani Belgrad Kalesi'ne kadar devam ediyor.
Cadde tamamen yayalara ayrılmış. Araba sesi yok, korna yok. Bunun yerine sokak müzisyenleri, kafelerde oturan insanlar, elinde dondurma veya kahveyle dolaşan gençler var. Günün her saati canlı ama özellikle akşamüstü saatlerinde iyice hareketleniyor.
Cadde boyunca gördüğümüz binaların çoğu 19.yüzyıldan kalma. O dönemde, Belgrad Osmanlı’dan kopunca şehir, Avrupa tarzında yeniden şekillenmeye başlamış. Bu yüzden binaların cephelerinde Avusturya-Macaristan etkisi görülüyor; cephelerde süslü balkonlar, kabartmalar ve benzeri süslemeler var.
Cadde boyunca uluslararası markaların mağazaları, kitapçılar ve hediyelik eşya dükkânları, küçük pastaneler ve kafeler sıralanıyor. Sokak sanatçılarını ve ressamları da bu caddede sıkça görmek mümkün.
Belgrad Kalesi’ni anlatabilmek için bu fotoğrafı özellikle buraya koymak istedim. Çünkü bizim çektiğimiz karelerde sadece kale duvarları var… Bütününü içine alan bir fotoğraf yakalayamadım.
Kale, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği noktada kurulmuş. Yüzyıllar boyunca şehri koruyan en önemli savunma hattı olmuş.
Ama aynı zamanda sayısız savaşın, el değiştirmelerin ve yeniden başlayan hikayelerin de sessiz tanığı...
Osmanlı, Belgrad’ı 1521’de Kanuni Sultan Süleyman döneminde fethetmiş. Uzun yıllar boyunca burası Osmanlı’nın en önemli kalelerinden biri olarak kullanılmış,
Ve o yıl, sadece bir kale değil… bir dönemin de kapısı kapanmış. Biz ise o gün, kapanan kapının hemen önünde durup fotoğraf çektirdik.
Hani anlatılanlara bakarsan insanın içinden “vay be” demesi lazım ya… İşte ben o hissi pek yaşayamadım. Aşağıda iki nehir akıyor. Evet, biri biraz daha koyu, biri daha açık… Ama öyle büyüleyici, insanı kendine çeken bir manzara mı?
Bence değil!!!Etrafımızdaki herkes manzaraya karşı durmuş, fotoğraf çekiyor, uzun uzun bakıyor. Biz de bakıyoruz tabii… ama daha çok “bakıyoruz”.
Hani bazı yerler vardır, içine çeker seni… Bazıları da sadece “gördüm” dediğin yerler olur. Burası benim için biraz öyle oldu.
Yine de kötü mü? Asla. Sadece anlatıldığı kadar “etkileyici” değil.
Ama işin güzel tarafı şu: Manzara beklediğim gibi olmasa da, o an orada olmak…yine de iyi hissettiriyor.
Çünkü bazen yerden çok, yanında kim ya da kimlerin olduğu önemli.
“Pobednik” yani “Kazanan”.
Elinde bir kılıç, diğerinde bir güvercin… Şehre doğru bakıyor.
Eskiden daha çok liman ve ticaret bölgesi olan bu semt, son yıllarda Belgrad’ın en popüler noktalarından biri hâline gelmiş.
Şehrin biraz daha “genç”, biraz daha alternatif yüzü gibi.
Nehir boyunca dizilmiş barlar, kafeler, restoranlar… Duvarlarda sokak sanatları… Aralarda küçük butik dükkânlar…
Her şey bir araya gelmiş ve ortaya yaşayan bir atmosfer çıkmış.
Her şey bir araya gelmiş ve ortaya yaşayan bir atmosfer çıkmış.
İçeri girer girmez o sıcak ve samimi hava karşılıyor bizi. Dışarısı serin, içerisi canlı…Masalar dolu, sohbetler koyu.
Siparişler geliyor… Küçük küçük, çeşit çeşit tabaklar masayı doldurmaya başlıyor.
Yemekler güzel mi? Evet.
Ama asıl güzel olan şu: Günün ortasında, yorgunluğun üzerine gelen o keyifli mola…
Üstüne bir de bol bol yemek fotoğrafı koyuyorum.
Normalde ben öyle değilimdir aslında. Yemek kısmını biraz hızlı geçerim.
Ama bu ülkede durum biraz farklı; Çünkü, kültür olarak yabancı olmadığımız bir yerdeyiz, o yüzden bizi şaşırtmıyor. Gezilecek yerler belli, sınırlı… Bir de üstüne dört obur bir araya gelmiş…Hava da soğuk mu soğuk…
Ne yaparsınız?
Yemeğe içmeye verirsiniz kendinizi 😄
Biz de aynen öyle yaptık.
Zaten bir noktadan sonra gezi planı kendiliğinden değişiyor: “Şurayı da görelim” yerine
“Burada ne yenir?” sorusu öne çıkıyor.
Mesela şimdi…Savamala’dan çıkıp yürüyerek yine Knez Mihailova Street’ya doğru gidiyoruz.
Ama bu yürüyüşün amacı çok net: Yeni lezzetler bulmak.
Yani anlayacağınız… Bu şehirde biz biraz geziyoruz, çokça yiyoruz 😄
Genelde lepinja adı verilen pidenin içinde servis ediliyor. İçinde parmak şeklinde köfteler, yanında da bolca doğranmış soğan…
Aslında bu köfte bana çok yabancı değil. Evde ben de yapıyorum. İçine ekmek koymadan, uzun uzun yoğrulan, sodalı, baharatı az, sarımsaklı bir köfte.
Ama insan yine de düşünüyor: “Yerinde yemek başka olur.”
Siparişi verirken bize soruyorlar:
— “Köfteleri kaymaklı mı istersiniz?
— “Köfteleri kaymaklı mı istersiniz?
Biz de tabii hiç düşünmeden:— “Evet!” diyoruz.
Ama gelen kaymak… Bizim bildiğimiz kaymak değil. Daha çok koyu kıvamlı, süzme yoğurda benzeyen bir şey. Kötü müydü? Yooo...
Akşam olunca şehirde bambaşka bir hareket başlıyor. Bu kez yönümüz Belgrad’ın Noel pazarı. Meydana yaklaşırken önce ışıklar dikkatimizi çekiyor. Ağaçların dallarına sarılmış sarı ışıklar, yan yana dizilmiş küçük ahşap kulübeler ve etrafa yayılan tarçın kokusu… Soğuk hava bir anda o kadar da rahatsız edici gelmemeye başlıyor.
Tezgâhlarda el yapımı süsler, küçük hediyelik eşyalar, kurabiyeler ve sıcak içecekler satılıyor. İnsanlar ellerinde sıcak şarap bardaklarıyla dolaşıyor, kimi stantların önünde küçük kuyruklar oluşmuş. Arada müzik sesleri yükseliyor; bazen bir Noel şarkısı, bazen sokak müzisyenlerinin çaldığı bir melodi.
Kendimizi apar topar dışarı atıyoruz. Daha ilk birkaç adımda içimizden geçen tek şey; "Bize acilen kahve ve börek lazım"
İsmini daha önce duyduğumuz o meşhur fırına geliyoruz. Hani şu kruvasanları efsane denilen yere...
İçeri giriyoruz, ortam mis gibi... Tereyağ kokusu resmen kapıdan karşılıyor.
İçeri giriyoruz, ortam mis gibi... Tereyağ kokusu resmen kapıdan karşılıyor.
Çeşit çeşit kruvasanlar; Sade, çikolatalı, bademli...
"Bir tane alayım"diye girip üç taneye göz dikiyoruz.
Programda otobüse binip tren istasyonuna gitmek var. Kulağa gayet sıradan geliyor ama burada küçük bir sürpriz var: Belgrad'da otobüsler bedava. Üstelik içinde internet de var. Daha ne isteyebiliriz ki? Bir de kahve verseler, “tamam biz burada kalıyoruz” diyecek noktadayız:)
Ah! sahi neden tren istasyonuna gidiyoruz söylemedim. Belgrad'dan ayrılıyoruz. Sırbistanın ikinci büyük şehri olan Novi Sad a gideceğiz. Giderken de araya bir durak ekleyelim dedik. Durağımızın ismi "Sremski Karlovci." Yani bizim bildiğimiz adıyla "Karlofça."
Nasılsa yol üstü...
Hani şu okul yıllarında ezberlediğimiz, ama aslında nasıl bir yer olduğunu hiç hayal etmediğimiz Karlofça…
Bakalım ezberden bildiğimiz o isim, gerçekte bize nasıl bir hikâye anlatacak…
Kırsal bir alanda otobüsten iniyoruz. Arada tek tük evler var. Hava tam bir kış havası. Soğuk öyle hafif değil, bildiğin insanın içine işliyor.Navigasyona bakıyoruz, tren istasyonuna biraz yürüyeceğiz.
Trenden, Sremski Karlovci’de (bizim deyimimizle Karlofça'da) iniyoruz.
Karlofça bize çok tanıdık. Hani okuldayken ezberlediğimiz o uzun liste vardı ya… Osmanlı’nın Avrupa devletleriyle imzaladığı önemli antlaşmalar arasında geçerdi. Bu anlaşma, Osmanlı’nın Avrupa’daki bazı toprak kayıplarını resmileştiren önemli bir dönüm noktasıydı.
Şimdi o ismin geçtiği kasabanın içindeyiz.
Küçük bir yer burası. Her yeri yürüyerek gezmek mümkün. Sokaklar sessiz, neredeyse boş. Turistik bir hareketlilikten çok, kendi halinde akan bir hayat var burada.
Ama işin ilginci şu ki, burası terk edilmiş değil. Sadece “çekilmiş gibi”. Hayat tamamen bitmemiş, ama hızını düşürmüş sanki. Gürültü yok, acele yok, sadece gündelik bir akışın sessiz hali var.
Sokaklarda yürürken, bu sakinliğin içinde tarihin katmanları daha görünür hale geliyor. Binaların mimarisi, tabelaların eski dili, kiliselerin yükselen siluetleri… Hepsi kasabanın uzun bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatıyor.
Karşımıza çıkan kilisenin girişinde “Presentation of the Virgin” yazıyor. Bu ifade, Meryem’in çocuk yaşta mabede adanmasını anlatan dini bir olaya gönderme yapıyor.
Çok temiz ve bakımlı bir bahçeden içeri giriyoruz. Aklıma Antakya’daki Ortodoks Kilisesi geliyor. Burası oraya ne çok benziyor.
Aslında iç mekân düzeni Ortodoks kiliselerinde büyük ölçüde birbirine benzer: ikonalarla kaplı o büyük panel, yani "ikonostasis", hemen hemen tüm Ortodoks kiliselerinde bulunur. Katolik kiliselerine göre Ortodoks kiliselerinde çok daha yoğun ve detaylı bir görsel anlatım vardır.
Antakya Ortodoks Kilisesi de bu açıdan oldukça etkileyiciydi. Ne yazık ki artık ayakta değil. Oysa bir zamanlar dünyanın en dikkat çekici kiliseleri arasında sayılıyordu.
Karlofça sadece tarihiyle değil, şaraplarıyla da bilinen bir yer. Özellikle Fruška Gora eteklerinde kurulu bağlar, bölgenin en önemli geçim kaynaklarından biriymiş. Küçük aile işletmeleri hâlâ üretimin önemli bir kısmını oluşturuyormuş. Bu da şarapların daha “zanaatkâr işi” bir karaktere sahip olmasını sağlıyor diye düşünüyorum.
Biz de böyle bir aile işletmesi olan küçük bir şarap evine girdik.
Tam da ihtiyacımız olan anda, doğru yerdeydik. Samimi, hafif loş bir ortam, raflarda dizili şişeler ve içeriyi saran o hafif üzüm kokusu...
Burada üretilen şaraplar arasında en ilginç olanı ise "Bermet" şarabıydı. Baharatlarla zenginleştirilen bu aromatik şarap, klasik şaraplardan oldukça farklı bir tada sahipti.
Bermet, tatlıya yakın, aroması güçlü bir şarap. Rivayete göre de geçmişte Titanic’te servis edilen içecekler arasında yer almış.
Sonuç olarak tattığımız bu şarabı o kadar beğendik ki 750 ml’lik şişelerden, valizde taşıma hakkımız olan ölçüde, her birimiz iki şişe aldık. Yanımızda bez bir çanta vardı. Tüm şişeleri içine koyduk. Şarap o kadar iyiydi ki sırayla taşımayı da göze aldık.
Şarapları kaptığımız gibi yürümeye devam ettik. Dar sokaklardan çıkıp kendimizi bir anda kasabaya göre oldukça geniş sayılabilecek bir meydanda bulduk. Ortam yine sakin, yine sessiz…
Meydanın bir köşesinde gösterişli sarı bir bina dikkatimizi çekiyor. İlk bakışta resmi bir yapı gibi dursa da 18.yüzyıldan kalma bir lise olduğunu öğreniyoruz.
Sonra meydandaki küçücük bir restorana giriyoruz. Soğuk havada içtiğimiz o domates çorbasını unutamıyorum, inanılmaz iyi geldi. Galiba hava soğuk olunca çorbanın tadı da katlanıyor.
Hem ısındık hem de bir şeyler yediğimiz için keyfimiz yerine geldi.
Sonra ne mi oldu?
İçine şarapları koyduğumuz bez çantayı oturduğumuz sandalyelerden birinin arkasına asmıştık. Çantayı tutmadan sandalyeden kalkınca ağır çanta sandalye ile birlikte olanca ağırlıyla yere düştü. Şarap şişeleri kırıldı ve zaten küçük olan restoranın yerlerine şaraplar akmaya başladı. Müşteriler yemeklerini yarıda bırakarak ayaklandılar, çalışanlar hemen temizlik için koşturdu.
Biz ise ne yapacağımızı şaşırdık. O şaşkınlıkla yardım etmek istedik ama “Siz bizim misafirimizsiniz” diyerek kabul etmediler.
O anın mahcubiyetiyle, ben de cebimde ne kadar Sırp dinarı varsa bahşiş olarak masaya bıraktım.

Bu kadar Karlofça yeter de artar deyip Novi Sad'a gitmek üzere kendimizi tren istasyonuna attık.
Biletleri alacağız; Giședeki görevli gayet sakin bir şekilde “Bugün pazar, Novi Sad’a giden son tren kalktı" demez mi?
Ya sabır!
- Peki biz Novi Sad'a nasıl gideceğiz?
-"Yoldan geçen otobüslere binebilirsiniz" dedi görevli kadın.
-Taksi?
-Bulamazsınız!…
Bizim ekipten biri son umudu patlattı “Uber?”
Görevli kadının yüz ifadesini görünce gülmemek için kendimi zor tuttum.
Mecburen kös kös otobüs durağına gittik. Bekledik. Bir şey gelmedi. Bir daha bekledik. Yine gelmedi. Soğuk desen iliklere işliyor.
“Böyle olmayacak, Belgrad’a geri dönelim” dedim.. Tam o sırada bir genç kız durağa geldi.
Can havliyle o beklenen soruyu hep bir ağızdan sorduk.
-“Buradan otobüs geçiyor mu?”
-“Evet geçiyor. Ancak belli saatlerde... Beş dakika sonra gelecek”
Bir anda aklıma otobüse hangi parayla bineceğimiz geldi. Aman Tanrım! Kırsal bir alandayız Dolar ya da kredi kartının buradaki otobüslerde geçmeyeceği paniğine kapıldım bir an. Keşke restoranda o kadar cömert olmasaydım şimdi cebimde Dinarım olurdu gibi düşünceler saniyelik beynimden geçmeye başladı.
Durağa gelen kıza bir ümit "Peki bu gelecek olan otobüs ücretli mi yoksa bedava mı?" diye sordum.
"Bedava otobüsler sadece Belgrad'da olur" dedi. Dolar ve kredi kartının da buralarda geçmediğini öğrenince biz kıvranmaya başladık.
Kız sanıyorum halimize acıdı:))
- “Paranız yoksa ben verebilirim” dedi.
"Hayır, böyle bir şeyi kabul edemeyiz" deyip ceplerimi iyice ters yüz etmeye başladım. Bir taraftan da söyleniyorum; "Niye sadece ben Dolar bozdum? Niye sizde Dinar yok?" derken sol cebimden biraz Sırp parası çıktı, tam o sırada da otobüs geldi.
Koşa koşa bindik. Çaresiz bir biçimde elimdeki son Dinarları şöföre uzattım. Bu Dinarlarla ancak iki kişi otobüste seyahat edebilirmiş.
"Matematik net, durum vahim."
Şoför bize baktı… bir iki saniye düşündü… Sonra eliyle “geçin” işareti yaptı.
O an hissettiğim; "Ben sizinle bir daha yola çıkar mıyım?"Tanrım düştüğümüz şu duruma bak"
Bizimkilere bakıyorum da, otobüsün arka koltuklarına bir güzel kurulmuşlar. Pehh kimin umurunda:))
Burada hava akşam beş dedin mi kararıyor. Biz de Novi Sad'a geldiğimizde hava iyice kararmış, üstelik yağmur da hızını arttırmıştı. Bu durumda Şehri gezmek imkansızdı. Bir inat uğruna bu şehre gelmek ve hiçbir yeri gezememek;)) Geriye yapılacak ne mi kalıyor? Güzel bir yemek yemek.
Aslında o saatte nerede ne yiyeceğimizi, nereye gideceğimizi de bilmiyoruz. Karşıda görünen Işıkların bol olduğu alana doğru yürümeye başladık. Şansa bak burası da bir noel pazarı çıktı.
Pazarda fazla oyalanmadık. Şöyle bir dolaşıp çıktık.
Sonra bilmeden girdiğimiz bir restoran, müzikli ve oldukça eğlenceli çıktı. İçerisi kalabalık, herkes keyifli... Bir anda ortamın enerjisi yükseldi. Bir köşede canlı müzik var; hafif Balkan ezgileri, arada bildiğimiz melodilere benzer tınılar… İnsan fark etmeden müziğin ritme kapılıyor.
Garsonlar hızlı, ortam sıcak, masalar dolu. Yemekler de gayet iyiydi.
Gece ilerledikçe müzik biraz daha yükseldi, insanlar daha çok gülmeye başladı. Bizde de ne yorgunluk kaldı ne de başka bir şey.
Dördümüz de aynı yerdeyiz. Suit bir oda tutmuşuz. Günün yorgunluğu var ama uyumak yerine klasik ritüel başlıyor: günün kritiği...
Ertesi sabah kaldığımız otele yakın Belgrad’ın ünlü tarihi ve sanatsal bölgelerinden biri olan Skadarlija'daki Bohem Mahallesine gidiyoruz.
Skadarlija, 19. yüzyılın sonlarından beri sanatçıların, şairlerin ve oyuncuların buluşma noktası olmuş.
O yüzden de şehrin ruhunu en iyi hissettiren yerlerden biri.Bir üstte fotoğraftaki binanın duvarında yer alan kemerli resim de tam bu bohem ruhun bir parçası gibi. Öyle gösterişli değil belki ama sanki Skadarlija’nın geçmişten bugüne taşıdığı hikayelerden küçük bir kesit gibi duruyor.
Kahvaltıyı atladığımızı sananlar yanılır:)) Belgradda çok ünlü bir tatlıcı var. İsmi "Princees Puff"
Dükkanın içine giriyoruz bir korumalar eksik. Sanırsınız tatlıcı değil de mücevherat sergi salononuna gelmişsiniz.
Dükkan o kadar düzgün, krofneler ( Sırp usulü dolgulu donut) öyle bir sıralanmış ki milim şaşmıyor.
Krofneler içindeki malzemeye göre; çikolatalı, vanilya kremalı, badem ezmeli ve karamelli diye dört çeşide ayrılmış.
Tezgâhın arkasında dizilmiş o dolu dolu krofnelere, bakmakla yemek arasında çok kısa bir mesafe var.
Tezgâhın arkasında dizilmiş o dolu dolu krofnelere, bakmakla yemek arasında çok kısa bir mesafe var.
Çikolatalısı ayrı Vanilyalısı ayrı iddialı. Sonra o bilindik klasik sahne; Birer tane daha alsak mı?
Belgrad’ın kalbi nerededir diye burada yaşayanlara sorsalar, çoğu kişinin aklına doğrudan Trg Republike yani Cumhuriyet Meydanı gelir. Ve o meydanın tam ortasında, şehrin en tanıdık buluşma noktası gibi duran bir figür var: Prens Mihailo’nun at üzerindeki heykeli.
Heykel, 19. yüzyılda Sırbistan’ın bağımsızlığı için Osmanlıya karşı önemli adımlar atan Mihailo Obrenović III’i temsil ediyor.
Heykelin bulunduğu meydan ise tam bir hayat sahnesi. Etrafında gençler buluşuyor, turistler fotoğraf çekiyor, birileri “atın önünde buluşalım” diye mesaj atıyor. Yani burası sadece bir heykel değil; şehrin buluşma noktası, ritmi, hafızası.
Son bir “şuraya da bakalım” modundayız yani… Biraz alışverişe zaman ayırdık. Fiyatlar Türkiye’ye göre bir tık daha uygun. Üstüne bir de tax free olunca...
Belgrad'da gideceğimiz son bir yer kaldı. Burası Avrupa'nın en iyi 50 pizzacısından biriymiş. Belgrad’a gelmeden önce küçük bir araştırma yapmıştık. “Burada iyi pizza nerede yenir?” diye... Bakarken karşımıza bir isim çıktı: Majastor i Margarita
Yeri de şehrin tam merkezinde... Biraz önce alışveriş yaptığımız Knez Mihailova Caddesin’den Cika Ljubina Sokağı’na sapıyorsunuz. Yol boyunca, sonbahar da sararmış yaprakları olan ağaçlı yoldan ilerleyerek pizzacıya çok kolay ulaşılıyor.
Ününü duyan gelmiş. önünde biraz kuyruk vardı.
Her birimiz bir çeşit pizza söyledi. sonra karıştırmaca yaptık.
Kızımın dönüş bileti sistemde görünmüyor. Biz buraya gelirken biletleri gidiş-dönüş almıştık. Meğer yıllardır bilmediğimiz bir kural varmış: Gidiş uçuşunu kullanmazsan, dönüş bileti de otomatik iptal oluyormuş. Yeniden bilet alacakmışız.
Uçuşa saatler kalmış. Durumu teyit etmek için Türk Hava Yolları’nda çalışan bir arkadaşımızı arıyoruz.
-Evet, doğru. Yeni bir bilet alacaksınız, diyor.
Aman Tanrım o da ne? Uçak dolu. Sadece Business de tek bir yer görünüyor. Onun da fiyatı 85 bin lira...
Bir arkadaşımız vardı bir olay olunca sık sık aynı cümleyi kurardı; Mıççek çok şey var ama yapçek bir şey yok:))) diye...
Bizim de yapçek bir şeyimiz yoktu ve bileti aldık. Sırbistan da yazdığımız hikayeleri de yanımıza koyup ülkemize döndük.









.jpg)

.jpg)








.jpg)




-001.jpg)


.jpg)







.jpg)
.jpg)






































