Yine bir koşuşturmanın ardından (burada yapılacak işlerim vardı) Londra merkezi gezmek için sadece ve sadece iki buçuk günüm var. Londra gibi bir şehir için neredeyse “göz kırpması” kadar kısa bir zaman.
Bu yüzden bu yazı bir ‘Londra rehberi’ değil. Daha çok, aceleyle tutulmuş notlar, arada kaybolmuş sokaklar ve ‘buraya tekrar geldiğimde mutlaka gitmeliyim’ hissiyle dolu küçük bir günlükten ibaret.
Eğer Londra’yı didik didik gezmiş biriyseniz, bu yazıda “eksik” çok şey bulabilirsiniz. Ama belki de tam bu yüzden, klasik turist rotalarından çok,(tabii ki Londra'nın çoğu yeri turistik olmakla birlikte) şehirle aramdaki kısa ama yoğun tanışmayı anlatabilirim.
Bu kez Portsmounta git gel yapmıyorum, Kaldığım otel Tower Bridge’e birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, Aldgate’te sarı metro hattın hemen yanındaki Hotel Saint London. Buranın abartısız, sade ve tam da Londra’nın temposuna uyumlu bir otel olduğunu düşünüyorum.
Otelden çıkıp Tower Bridge’e doğru yürürken yolun sağında kalın duvarlı, ciddi ve biraz da ürkütücü bir yapı çıkıyor karşımıza. “Karşımıza” diyorum, çünkü bu Londra gezisinde iki kızımla birlikteyim. Londra konusunda oldukça deneyimliler. Acemi biri olarak ön bilgileri onlardan alıyorum.
Ama bu yapı, bilgiden bağımsız olarak da insanı durduruyor. Adımlar ister istemez yavaşlıyor.
Yaklaşık bin yıllık bir geçmişi var. İlk yapıldığında bir kraliyet kalesi ve saray olarak düşünülmüş. Zamanla tarih buraya başka roller yüklemiş; zindan olmuş, idam yeri olmuş. İngiliz tarihinin en karanlık hikâyelerinden bazıları bu kalın taş duvarların arasında yaşanmış. En meşhur tutuklularından biri, VIII. Henry’nin eşi Anne Boleyn...
İdamların çoğu halktan gizli şekilde, kalenin içinde gerçekleştirilmiş. Belki de bu yüzden, bugün sadece önünden geçerken bile insanın içinde hafif bir ürperti bırakıyor.
Tower of London’un kalın duvarlarını geride bırakıp birkaç adım daha attığımızda, manzara bir anda değişiyor. Thames’in üzerinden zarafetle uzanan Tower Bridge bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıyor. Az önce tarihin karanlık yüzüne dokunmuşken, şimdi Londra’nın en tanıdık, en fotojenik simgelerinden birine bakıyoruz.
Tower Bridge, Londra’nın en tanıdık simgelerinden biri… Ama şaşırtıcı biçimde, göründüğü kadar “antik” değil. 19. yüzyılın sonunda inşa edilmiş; yapıldığı dönemde tahtta Kraliçe Victoria varmış.
Yine de insan bakınca ister istemez Orta Çağ’ı anımsıyor. Bunu nasıl başarmışlar, bilmiyorum. Sanat böyle bir şey.
Thames Nehri’nin üzerinden geçen bu mavi köprü, yalnızca estetik bir yapı değil; hâlâ yaşayan, çalışan bir köprü. Büyük gemiler geçerken ortasındaki iki kanat yukarı doğru açılıyor. Ben bu ana denk gelemedim ama bir gün mutlaka görmek istiyorum. O anlarda şehir kısa bir süreliğine nefesini tutuyor gibi oluyormuş.
Bugün köprünün kulelerinin içi gezilebiliyor. Üst yürüyüş yollarında cam zeminli alanlar varmış; aşağıdan geçen otobüsleri ve insanları izlemek biraz cesaret istese de, köprüyü bambaşka bir açıdan görme fırsatı sunduğuna eminim.
Karşıda yükselen, fotoğrafların neredeyse tamamına sızan o yüksek binanın adı "
The Shard." Londra’nın, bir dönem de Avrupa’nın en yüksek binasıymış. Camdan yapılmış sivri formu yüzünden uzaktan bakıldığında kırık bir cam parçasını andırıyor. Bulunduğu bölgenin de net bir adı var: "
London Bridge."
Karşı yakanın silüeti ise böyle. Tam karşıda görülen tarihî yapı, bir süre önce yanından geçtiğimiz
Tower of London. Hemen arkasında yükselen cam–çelik gökdelenler ise "
City of London", diğer adıyla "
Square Mile" olarak anılıyor.
Burası Londra’nın en çarpıcı karşıtlıklarından biri: Bir tarafta bin yıllık taş, hemen arkasında finans dünyasının cam kuleleri. Aynı karede iki farklı zaman, iki farklı ritim.

Thames Nehri boyunca ilerlemeye devam ediyoruz. Ama bu şeritte, daha baştan girmek için sabırsızlandığımız bir durak var; "Five Guys." Evet, burası bildiğiniz bir hamburgerci. Ama bana göre sadece karın doyurulan sıradan bir hamburgerci değil. Çünkü benim gibi yer fıstığı hastasıysanız, burası bir anda oldukça “spesiyal” bir yere dönüşüyor. Patates kızartmaları yüzde yüz yer fıstığı yağında kızartılıyor. Hamburger köfteleri dondurulmamış, taze etten hazırlanıyor ve ızgarada pişiriliyor. İçecekler ise sınırsız. Ama benim için işin en keyifli kısmı başka: Siparişi beklerken, küçük bir kürek yardımıyla karton tabaklara doldurduğum fıstıkları yemek.
Yine nehir kenarından yürümeye devam... Köprü arkamızda kalıyor. İnanılmaz güzel bir yapı. Hava kararınca tekrar buraya gelmek istiyorum; bir pubda oturup biramı içerken, uzaktan izleyebilirim. Bir yeri sevmek bazen tam da böyle anlarda başlıyor: bir yere yetişmeden, sadece kalıp bakmak isteyince.

Thames boyunca ilerlerken bir noktada rotamız içeri doğru kırılıyor. Millennium Bridge’ten geçip Thames’i arkamızda bırakıyoruz. Sonra St. Paul’s Cathedral bütün heybetiyle karşımıza çıkıyor.
St. Paul’s Cathedral sadece bir ibadet mekânı değil; İngiltere’nin en önemli anlarının tanığı. Bu kubbenin altında hem büyük mutluluklar hem de ülkece yapılan vedalar yaşanmış.
1981’de Prens Charles ve Lady Diana’nın düğünü burada yapılmış. Westminster Abbey’in kapasitesi yetmeyince, binlerce davetlinin katıldığı bu görkemli tören için St. Paul’s seçilmiş.
Ama St. Paul’s daha çok devlet cenazeleriyle biliniyor.
1965’te Sir Winston Churchill, II. Dünya Savaşı’nın simge lideri olarak buradan törenle uğurlanmış.
2013’te ise İngiltere’nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher için resmî bir cenaze töreni düzenlenmiş.
Sanıyorum Millennium Bridge, Londra’yı yürüyerek keşfedenlerin mutlaka üzerinden geçtiği köprülerden biridir. Tam milenyumda,
2000 yılında yapılmış. Sadece yaya köprüsü olması geçişi epey keyifli kılıyor. İnce ve alçak tasarımı sayesinde Thames’in üzerinde neredeyse
süzülüyormuş hissi veriyor.
İlk açıldığında ise bir mühendislik hatası sonucu, insanlar üzerinde yürürken köprünün sallandığı fark edilmiş. Bu yüzden bir süre kapatılmış ve gerekli mühendislik müdahaleler yapılmış.
Şimdi mi? Test ettim; artık sallanmıyor. 🙂
Londra’nın merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken şey, gri bir hava ve betonun baskınlığı oldu. Yan yana duran binaların biri uzun, biri kısa, bir diğeri ise yataydı... Bir an sonra, tarihi bir yapının hemen dibine yerleşmiş son derece modern, çelikten yapılmış binalarla karşılaşıyorsun. Bu düzensizlik ilk bakışta karmaşık görünse de, Londra’ya özgü tuhaf bir uyum hissi yaratıyor.
Yürüdükçe fark ettim ki Londra kendini sevdirmek için acele etmiyor; senin ona yaklaşmanı bekliyor. Şehirde bir mesafe ve tezatlık hâkim. Hemen çözülmüyor. İlk bakışta bana biraz uzak, hatta soğuk geldi. Ama çeşitliliğini fark ettikçe, galiba sevebilirim demeye başladım.
Üstelik henüz müzelerine girmedim, parklarında oturmadım, saraylarına girmedim. Burada bir konser havası da yaşamadım. Yani Londra’nın bana gösterecekleri daha yeni başlıyor gibi.
Tabii bir de Londra’nın tam göbeğinde, kocaman bir dönme dolap var: London Eye. Thames’in kıyısında, yine tarihî bir bölge olan Westminster’ın tam karşısında duruyor. London Eye bir milenyum projesi.Kapsülleri tamamen camdan ve her biri yaklaşık 25 kişi alıyor.Geçerken gördüm, önünde bitmeyecek gibi görünen uzun kuyruklar vardı. Online bilet alanlar daha şanslıydı; onlar için ayrı bir giriş varmış. Diğerleri ise hem bilet almak hem de dönme dolaba binmek için sırada bekliyordu. Londra’da yukarıdan manzaraya bakmak bile biraz sabır istiyor.
Westminster’a yaklaşıyoruz. Nehir kıyısındaki yürüyüş birazdan bitecek; sonra St. James’s Park tarafına doğru devam edeceğiz.
Arada kahve molaları veriyoruz. Kızlar kardeşlerini görüntülü arıyorlar. Çığlık çığlığa bir muhabbet gidiyor. Keşke onlar da burda olsaydı. Ben ise koşturmacalardan biraz yorgun savaşçı modundayım; onlar ise genç, bu yürüyüşten hiç etkilenmiyorlar.
Westminster’a giden köprülerin hemen yakınında, Thames boyunca kırmızı-pembe kalplerin olduğu bir duvar uzanıyor. “National Covid Memorial Wall”...
Her bir kalp Covid nedeniyle hayatını kaybeden bir insanı temsil ediyor. Zamanla insanlar gelip bu kalplerin içine sevdiklerinin isimlerini yazıp mesajlarını bırakmışlar. Burası resmî bir anıttan çok, halkın kendi elleriyle oluşturduğu bir yas mekânı gibi...
Kalpler; kayıp ve sevgiyi, duvar ise, unutulmaması gereken bir hafızayı betimliyor. O yüzden oradan geçen herkes bir an durup sessizleşiyor. Hele o acının içinden geçenler?
Ve sanırım Londra’nın en ikonik noktalarından birine geliyoruz:
Westminster...
Burası aslında bir semt adı ama aynı zamanda İngiliz devlet yapısının kalbi. Londra’nın en sembolik yapıları burada bir araya gelmiş.
❀-Westminster Palace…
11. yüzyılda kraliyet sarayı olarak kullanılan bu alandaki yapı, geçirdiği büyük bir yangının ardından 19. yüzyılda bugünkü görkemli Neo-Gotik hâliyle yeniden inşa edilmiş.
Günümüzde İngiliz Parlamentosu’na ev sahipliği yapıyor; Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası burada bulunuyor.
Bina, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.
❀-Bir diğer ikonik yapı ise
Big Ben...
Dünya genelinde Londra ve İngiltere denildiğinde akla gelen ilk yapılardan biri. Tıpkı Eyfel Kulesi’nin Paris’i, Özgürlük Heykeli’nin New York’u temsil etmesi gibi, Big Ben de
Birleşik Krallık’ın sembollerinden biri.
Çoğu kişinin sandığının aksine Big Ben, kulenin değil, kulenin içindeki dev çanın adı. Saat kulesinin resmi adı ise Elizabeth Tower. Westminster Palace’ın bir parçası olarak Thames Nehri’nin kıyısında yükseliyor.
1859’da çalışmaya başlayan saat mekanizması, dünyanın en dakik çalışan sistemlerinden biri olarak biliniyor.
II. Dünya Savaşı sırasında Londra ağır bombardıman altındayken bile Big Ben’in sesi susmamış. O çan sesi, halk için direncin ve devam eden hayatın simgesi olmuş.
❀-Westminster’daki bir diğer önemli yapı ise
Westminster Abbey. Konum olarak Big Ben ve Parlamento Binası’nın hemen arkasında yer alıyor diyebilirim. 1066 yılından bu yana İngiliz krallarının taç giyme törenleri burada yapılıyor. Kraliyet düğünleri ve cenazeleri de yine bu görkemli yapının duvarları arasında gerçekleşmiş. Charles Darwin, Isaac Newton ve Charles Dickens gibi tarihe damga vurmuş isimler burada gömülü. Çoğu kişinin sandığının aksine burası bir saray değil; bir
manastır kilisesi. Ve elbette, Westminster Abbey de
UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.
Westminster Abbey’ye giriş normalde ücretli. Ama buranın pek bilinmeyen, ilginç bir detayı var: Eğer “gezmek” için değil de dua etmek, bir ibadete katılmak niyetiyle girersen kapılar ücretsiz açılıyor. Tabii küçük bir şartla… İbadet bitmeden dışarı çıkmana izin yok. Yani bedava ama biraz sabır istiyor.
Big Ben ve kırmızı telefon kulübesini aynı kareye sığdıran nokta işte burası.
Daha öndeki kulübelerden fotoğraf çok daha net çekilebiliyor ama orada her zaman bir kuyruk var; herkes sırayla poz veriyor. Benimkisi biraz “geçiyordum, uğradım” pozu oldu.
Kırmızı telefon kulübelerinin kısaca hikayesi de şöyle;
1920’lerin ortalarında Posta İdaresi, telefon kulübelerinin sadece işlevsel değil, sokaklara da yakışması gerektiğini söyleyerek bir tasarım yarışması açmış. Kırmızı rengin özellikle seçilme nedeni ise sisli Londra havalarında uzaktan bile fark edilmesiymiş.
Artık cep telefonları var; kimse telefon etmek için kulubeye girmiyor.
Ama herkes, Londra’yla bağ kurmak için önünde duruyor.
Biz hala yürüyoruz. Yukarıda fotoğrafı olan yer Horse Guards Parade. Bir yanında saat kulesiyle Horse Guards binası, diğer yanında eski Amirallik yapıları… Her şey düzenli, ölçülü ve ciddi.
Burada Londra’nın eğlenceli yüzünden çok, devlet aklı ve geleneği hissediliyor. Askerî törenler, geçitler ve kraliyet kutlamaları yüzyıllardır bu meydanda yapılıyormuş.
St. James’s Park, Westminster’ın tam kalbinde yer alan ve Londra’nın en eski kraliyet parklarından biri. Parlamento Binası, Buckingham Sarayı ve Horse Guards gibi ağırbaşlı yapıların arasında, adeta şehrin nefes aldığı bir boşluk.
Londranın tipik siyah taksileri. "Black Cab" dedikleri bu taksiler oldukça geniş ve şaşırtıcı derecede rahat. (Bir sonraki gün bindik)
Eskiden beyefendilerin şapkalarını çıkarmadan binebilmesi için yüksek tavanlı tasarlanmış. En ilginç yanı ise şoförleri… “The Knowledge” denilen zorlu bir eğitimden geçiyorlar; binlerce sokağı ve yapıyı ezbere biliyorlar. Londra taksi şoförlerinin almak zorunda olduğu bu eğitim resmî olarak ortalama 2–4 yıl kadar süüyormuş. Bu yüzden taksiye bindiğinde navigasyon açılmıyor, şehir zaten onların hafızasında. Günümüzdeki araçların çoğu elektrikli ya da hibrit ama o klasik, ağırbaşlı duruşlarını hâlâ koruyorlar.
Derken kendimizi Londra’nın en tanıdık meydanlarından birinde buluyoruz: Trafalgar Square…
Burası sadece bir meydan değil; Londra’nın nabzının attığı yerlerden biri.
Ortada, tüm heybetiyle yükselen Nelson Sütunu, 1805’teki Trafalgar Deniz Savaşı’nda kazanılan büyük zaferin sessiz tanığı.
Trafik akıyor, kırmızı otobüsler geçiyor, bisikletler bir noktadan diğerine süzülüyor… Meydan hiç durmuyor, şehir burada sürekli hareket hâlinde.
Bir köşede
National Gallery, diğer yanda kalabalıklar… Sokak sanatçıları, turistler ve Londralılar.
Ama “Londralılar” deyince insan ister istemez durup düşünüyor. Çünkü bu şehirde İngilizler artık azınlıkta. İstatistiklere göre nüfusun yaklaşık %40’ı İngiliz kökenli; geri kalan büyük bölüm ise göçmenlerden oluşuyormuş. Açıkçası bu bilgi beni hiç şaşırtmadı. Sokaklarda yürürken kulak misafiri olduğum Türkçe konuşmaların sayısı inanılmazdı. Nereye dönsem tanıdık bir ses; bir “abi”, bir “canım” çarpıyor kulağıma. Türkler bu şehrin dokusuna çoktan karışmış. Diğer milletleri siz düşünün artık…
Londra, sadece bir başkent değil; adeta dünyanın küçük bir özeti gibi.
Ertesi sabah
Pret’ten aldığım kurutulmuş domatesli sandviçle kahvaltıya başladım. Abartısız, sade ama tam yerinde bir lezzet… her sabah yenir mi? Evet her sabah bu sandvici yedim. Sonra farklı yerlerden en az iki bardak kahve...
Londra’nın gelişmiş metro ağı sayesinde şehir içi ulaşım gerçekten çok rahat. Sadece sarı, kırmızı, mavi gibi hatların
kesişim noktalarına dikkat etmek ve gerekirse gideceğiniz yer için başka bir hatta geçmek yeterli.
Moovit uygulaması da bu konuda oldukça kullanışlı.
Bunun yanında Londra’nın simgesi hâline gelen
çift katlı otobüsler de iyi bir alternatif. Burada önemli bir detay var: Londra, halkalar şeklinde bölgelere ayrılmış ve bu bölgelere
“zone” deniyor. Turistik noktaların büyük bölümü
Zone 1 ve Zone 2 içinde yer alıyor. Taşıma ücreti, geçtiğin zone lara göre değişiyor.
Ulaşım için:Tüm toplu taşıma araçlarında sınırsız kullanılan Travelcard’lar tercih edilebilir ya da Oyster Card alıp içine bakiye yükleyerek, gidilen mesafe kadar ödeme yapılabilir. Her iki kartı da bilet makinelerinden ya da gişelerden temin etmek mümkün.
Ama biz farklı bir yol seçtik. Kredi kartıyla temassız geçiş yaptık ve herhangi bir toplu taşıma kartı almadık. Kısa süreli kalışlar için bu yöntem bize daha ekonomik geldi.
Bugün programda
Oxford Caddesi ve
Buckingham Sarayı vardı. Ama Oxford Street’te alışverişe dalınca saray programdan sessizce düştü. Aslında biraz utanç verici bir durum… ama “nasılsa yine gelirim” düşüncesi beni akışa bıraktı.
Uzun zamandır hiçbir şey için acele etmiyorum. Her yere, her işe yetişmeye çalışmıyorum; olmayanı oldurmaya çevirecek gücü de kendimde bulamıyorum artık. O yüzden tüm gün caddede, cafelerde takıldık. Ece’ciğimin çalışması gerekiyordu; o bizden ayrıldı.
Akşam için Londra’da yaşayan, çok eski bir doktor arkadaşımızla sözleştik.
Bana göre; Oxford Caddesi, Londra’yı ilk kez görenlerin hafızasında en hızlı yer eden sokaklardan biri. Bir alışveriş caddesi olmanın çok ötesinde; şehrin nabzının attığı, kalabalığın hiç eksilmediği, biraz yorucu ama bir o kadar da Londra’ya özgübir yer.
Yaklaşık 2 kilometre boyunca uzanan bu caddeye "Dünyanın en işlek alışveriş caddelerinden biri"denmesi hiç abartı değil. Sağlı sollu dizilmiş mağazalar, vitrinler, ışıklar, tabelalar… Günün her saati kalabalık; turistler, Londralılar, alışveriş poşetleriyle koşturanlar, randevusuna geç kalanlar… Hepsi aynı akışın içinde.
Londradaki son günümüz. Covent Garden’a geliyoruz.Burada Londra’nın temposu bir anda değişiyor. Burası ne tam anlamıyla turistik ne de sessiz bir mahalle. Daha çok, sokakta durup etrafı izlemeyi teşvik eden bir yer. Bir köşede müzik yapan sokak sanatçıları, etraflarında toplanmış insanlar, vitrinlere bakanlar… Kimse acele etmiyor. Tam bana göre...
Bir zamanlar sebze-meyve hali olan Covent Garden'da Oturup bir şeyler içmek, kalabalığı izlemek ya da hiçbir şey yapmadan dolaşmak bile keyifli.


Covent Garden sokaklarında dolaşırken yolumuz klasik bir İngiliz pub’ına düşüyor: The White Lion... Dışarıdan bakınca sade, hatta biraz sıradan gibi ama kapıdan içeri girince Londra’nın o tanıdık pub ruhu hemen hissediliyor. Ahşap detaylar, loş ışık, ayakta sohbet eden insanlar…
Pub kültürü burada sadece içki içmek değil; durmak, sohbet etmek, günü sindirmek gibi.
The White Lion, Covent Garden’ın kalabalığının içinde küçük bir mola yeri... Günün yorgunluğunu atmak, etrafı izlemek ve Londra’nın gündelik hayatına karışmak için ideal. Bazen bir şehri en iyi anlatan yerler müzeler ya da meydanlar değil; böyle, kapısından içeri girince insanı hemen içine alan pub’lar oluyor.
Daha sonra Notting Hill'e gidiyoruz. Notting Hill, Londra’nın batısında, Kensington & Chelsea sınırları içinde yer alan; ilk bakışta sakin, biraz yaklaştıkça ise katman katman açılan bir semt. Semtin karakteri sokaklarda başlıyor. Pastel tonlara boyanmış Viktoryen evler, bakımlı cepheler ve kapı önlerinden aşağı doğru inen o zarif ferforje trabzanlar… Hepsi ölçülü bir estetik duygusunu yansıtıyor. Gösteriş yok ama ihmal de yok. Bu yüzden Notting Hill “nezih” denildiğinde akla gelen ilk yerlerden biri.
Bütün bu düzenin içine yerleşmiş güçlü bir
bohem damar da var. Özellikle Portobello Road ve çevresinde vintage dükkânlar, antikacılar, ikinci el kitapçılar semtin ruhunu yumuşatıyor. Eskimiş eşyalar, geçmişten kalma giysiler ve her biri başka bir hikâye taşıyan objeler…
Notting Hill bugün Londra’nın pahalı ve prestijli semtlerinden biri. İlk bakışta hep böyleymiş gibi duruyor ama işin ilginç yanı, Notting Hill her zaman zengin bir semt değilmiş.
1950’ler ve 60’larda burası; Karayipli göçmenlerin, işçi sınıfının yaşadığı, evlerin oda oda kiraya verildiği daha yoksul bir bölgeymiş. Bugün hayranlıkla baktığımız bu zarif evler, o dönemlerde oldukça kalabalık ve bakımsızmış. Zamanla semtin mimarisi, merkeze yakınlığı ve kendiliğinden oluşan
bohem havası fark edilmiş. Ardından da klasik Londra hikâyesi başlamış
Notting Hill’i dünya çapında meşhur edenlerden biri de 1999 yapımı “Notting Hill” filmi. Hugh Grant’in kitapçısı, Julia Roberts’ın yürüdüğü sokaklar derken semt romantik bir hafızaya sahip olmuş, diyorum ve yazımı burada sonlandırıyorum.
Sanırım Londra ile ilgili başka bir gezi yazısı yazmam. Hem tekrara düşmek istemem, hem de bu ülkeyle ilgili o kadar güzel yazılar, vloglar var ki… İngiltere’nin çok farklı bir köşesine yolum düşerse, belki o zaman…
Benimkisi bir yerleri tanıtma çabasından çok, yaşanmış küçük bir anıyı kayda geçirmekti, o kadar!