UK.LONDRA

Yine bir koşuşturmanın ardından (burada yapılacak işlerim vardı) Londra merkezi gezmek için sadece ve sadece iki buçuk günüm var. Londra gibi bir şehir için neredeyse “göz kırpması” kadar kısa bir zaman.

Bu yüzden bu yazı bir ‘Londra rehberi’ değil. Daha çok, aceleyle tutulmuş notlar, arada kaybolmuş sokaklar ve ‘buraya tekrar geldiğimde mutlaka gitmeliyim’ hissiyle dolu küçük bir günlükten ibaret.

Eğer Londra’yı didik didik gezmiş biriyseniz, bu yazıda “eksik” çok şey bulabilirsiniz. Ama belki de tam bu yüzden, klasik turist rotalarından çok,(tabii ki Londra'nın çoğu yeri turistik olmakla birlikte) şehirle aramdaki kısa ama yoğun tanışmayı anlatabilirim.

Bu kez Portsmounta git gel yapmıyorum, Kaldığım otel Tower Bridge’e birkaç dakikalık yürüme mesafesinde, Aldgate’te sarı metro hattın hemen yanındaki Hotel Saint London. Buranın abartısız, sade ve tam da Londra’nın temposuna uyumlu bir otel olduğunu düşünüyorum.

Otelden çıkıp Tower Bridge’e doğru yürürken yolun sağında kalın duvarlı, ciddi ve biraz da ürkütücü bir yapı çıkıyor karşımıza. “Karşımıza” diyorum, çünkü bu Londra gezisinde iki kızımla birlikteyim. Londra konusunda oldukça deneyimliler. Acemi biri olarak ön bilgileri onlardan alıyorum. 
Ama bu yapı, bilgiden bağımsız olarak da insanı durduruyor. Adımlar ister istemez yavaşlıyor. 
Resmî adı epey uzun: "His Majesty’s Royal Palace and Fortress of the Tower of London." Ama herkesin kısaca söylediği gibi, burası "Tower of London."
Yaklaşık bin yıllık bir geçmişi var. İlk yapıldığında bir kraliyet kalesi ve saray olarak düşünülmüş. Zamanla tarih buraya başka roller yüklemiş; zindan olmuş, idam yeri olmuş. İngiliz tarihinin en karanlık hikâyelerinden bazıları bu kalın taş duvarların arasında yaşanmış. En meşhur tutuklularından biri, VIII. Henry’nin eşi Anne Boleyn... 
İdamların çoğu halktan gizli şekilde, kalenin içinde gerçekleştirilmiş. Belki de bu yüzden, bugün sadece önünden geçerken bile insanın içinde hafif bir ürperti bırakıyor.

Tower of London’un kalın duvarlarını geride bırakıp birkaç adım daha attığımızda, manzara bir anda değişiyor. Thames’in üzerinden zarafetle uzanan Tower Bridge bütün ihtişamıyla karşımıza çıkıyor. Az önce tarihin karanlık yüzüne dokunmuşken, şimdi Londra’nın en tanıdık, en fotojenik simgelerinden birine bakıyoruz. 
Aynı şehirde bu kadar zıt duygunun yan yana durabilmesi bana hep ilginç gelmiştir. Bir yanda suskun taş duvarlar, diğer yanda açık mavi gökyüzüne doğru yükselen bir köprü.
Köprünün üzerinden geçen kırmızı çift katlı otobüslerse bu manzaraya canlılık katıyor. Sanki Londra, tüm geçmişini omuzlarında taşıyıp günlük hayatına kaldığı yerden devam ediyor.

Tower Bridge, Londra’nın en tanıdık simgelerinden biri… Ama şaşırtıcı biçimde, göründüğü kadar “antik” değil. 19. yüzyılın sonunda inşa edilmiş; yapıldığı dönemde tahtta Kraliçe Victoria varmış. 
Yine de insan bakınca ister istemez Orta Çağ’ı anımsıyor. Bunu nasıl başarmışlar, bilmiyorum. Sanat böyle bir şey.
Thames Nehri’nin üzerinden geçen bu mavi köprü, yalnızca estetik bir yapı değil; hâlâ yaşayan, çalışan bir köprü. Büyük gemiler geçerken ortasındaki iki kanat yukarı doğru açılıyor. Ben bu ana denk gelemedim ama bir gün mutlaka görmek istiyorum. O anlarda şehir kısa bir süreliğine nefesini tutuyor gibi oluyormuş.


Aslında Tower Bridge her zaman bugünkü renklerine sahip değilmiş. Mavi–beyaz–kırmızı renklerine; Kraliçe II. Elizabeth’in tahttaki 25. yılı anısına, 1977 yılında boyanmış. Belki de bu yüzden, fotoğraflarda bu kadar güçlü bir “Londra” hissi bırakıyor. Bugün köprünün kulelerinin içi gezilebiliyor. Üst yürüyüş yollarında cam zeminli alanlar varmış; aşağıdan geçen otobüsleri ve insanları izlemek biraz cesaret istese de, köprüyü bambaşka bir açıdan görme fırsatı sunduğuna eminim.

Karşıda yükselen, fotoğrafların neredeyse tamamına sızan o yüksek binanın adı "The Shard." Londra’nın, bir dönem de Avrupa’nın en yüksek binasıymış. Camdan yapılmış sivri formu yüzünden uzaktan bakıldığında kırık bir cam parçasını andırıyor. Bulunduğu bölgenin de net bir adı var: "London Bridge."

Karşı yakanın silüeti ise böyle. Tam karşıda görülen tarihî yapı, bir süre önce yanından geçtiğimiz Tower of London. Hemen arkasında yükselen cam–çelik gökdelenler ise "City of London", diğer adıyla "Square Mile" olarak anılıyor.
Burası Londra’nın en çarpıcı karşıtlıklarından biri: Bir tarafta bin yıllık taş, hemen arkasında finans dünyasının cam kuleleri. Aynı karede iki farklı zaman, iki farklı ritim.







 


Thames Nehri boyunca ilerlemeye devam ediyoruz. Ama bu şeritte, daha baştan girmek için sabırsızlandığımız bir durak var; "Five Guys." Evet, burası bildiğiniz bir hamburgerci. Ama bana göre sadece karın doyurulan sıradan bir hamburgerci değil. Çünkü benim gibi yer fıstığı hastasıysanız, burası bir anda oldukça “spesiyal” bir yere dönüşüyor. Patates kızartmaları yüzde yüz yer fıstığı yağında kızartılıyor. Hamburger köfteleri dondurulmamış, taze etten hazırlanıyor ve ızgarada pişiriliyor. İçecekler ise sınırsız. Ama benim için işin en keyifli kısmı başka: Siparişi beklerken, küçük bir kürek yardımıyla  karton tabaklara doldurduğum fıstıkları yemek. 

Yine nehir kenarından yürümeye devam... Köprü arkamızda kalıyor. İnanılmaz güzel bir yapı. Hava kararınca tekrar buraya gelmek istiyorum; bir pubda oturup biramı içerken, uzaktan izleyebilirim. Bir yeri sevmek bazen tam da böyle anlarda başlıyor: bir yere yetişmeden, sadece kalıp bakmak isteyince.

Thames boyunca ilerlerken bir noktada rotamız içeri doğru kırılıyor. Millennium Bridge’ten geçip Thames’i arkamızda bırakıyoruz. Sonra St. Paul’s Cathedral bütün heybetiyle karşımıza çıkıyor. 
St. Paul’s Cathedral sadece bir ibadet mekânı değil; İngiltere’nin en önemli anlarının tanığı. Bu kubbenin altında hem büyük mutluluklar hem de ülkece yapılan vedalar yaşanmış. 
1981’de Prens Charles ve Lady Diana’nın düğünü burada yapılmış. Westminster Abbey’in kapasitesi yetmeyince, binlerce davetlinin katıldığı bu görkemli tören için St. Paul’s seçilmiş. 
Ama St. Paul’s daha çok devlet cenazeleriyle biliniyor.
1965’te Sir Winston Churchill, II. Dünya Savaşı’nın simge lideri olarak buradan törenle uğurlanmış.
2013’te ise İngiltere’nin ilk kadın başbakanı Margaret Thatcher için resmî bir cenaze töreni düzenlenmiş.

Sanıyorum Millennium Bridge, Londra’yı yürüyerek keşfedenlerin mutlaka üzerinden geçtiği köprülerden biridir. Tam milenyumda, 2000 yılında yapılmış. Sadece yaya köprüsü olması geçişi epey keyifli kılıyor. İnce ve alçak tasarımı sayesinde Thames’in üzerinde neredeyse süzülüyormuş hissi veriyor. 
İlk açıldığında ise bir mühendislik hatası sonucu, insanlar üzerinde yürürken köprünün sallandığı fark edilmiş. Bu yüzden bir süre kapatılmış ve gerekli mühendislik müdahaleler yapılmış. 
Şimdi mi? Test ettim; artık sallanmıyor. 🙂

Londra’nın merkezine geldiğimde ilk dikkatimi çeken şey, gri bir hava ve betonun baskınlığı oldu. Yan yana duran binaların biri uzun, biri kısa, bir diğeri ise yataydı... Bir an sonra, tarihi bir yapının hemen dibine yerleşmiş son derece modern, çelikten yapılmış binalarla karşılaşıyorsun. Bu düzensizlik ilk bakışta karmaşık görünse de, Londra’ya özgü tuhaf bir uyum hissi yaratıyor.
Yürüdükçe fark ettim ki Londra kendini sevdirmek için acele etmiyor; senin ona yaklaşmanı bekliyor. Şehirde bir mesafe ve tezatlık hâkim. Hemen çözülmüyor. İlk bakışta bana biraz uzak, hatta soğuk geldi. Ama çeşitliliğini fark ettikçe, galiba sevebilirim demeye başladım.
Üstelik henüz müzelerine girmedim, parklarında oturmadım, saraylarına girmedim. Burada bir konser havası da yaşamadım. Yani Londra’nın bana gösterecekleri daha yeni başlıyor gibi.

Tabii bir de Londra’nın tam göbeğinde, kocaman bir dönme dolap var: London Eye. Thames’in kıyısında, yine tarihî bir bölge olan Westminster’ın tam karşısında duruyor. London Eye bir milenyum projesi.
Kapsülleri tamamen camdan ve her biri yaklaşık 25 kişi alıyor.
Geçerken gördüm, önünde bitmeyecek gibi görünen uzun kuyruklar vardı. Online bilet alanlar daha şanslıydı; onlar için ayrı bir giriş varmış. Diğerleri ise hem bilet almak hem de dönme dolaba binmek için sırada bekliyordu. Londra’da yukarıdan manzaraya bakmak bile biraz sabır istiyor.

Westminster’a yaklaşıyoruz. Nehir kıyısındaki yürüyüş birazdan bitecek; sonra St. James’s Park tarafına doğru devam edeceğiz. 
Arada kahve molaları veriyoruz. Kızlar kardeşlerini görüntülü arıyorlar. Çığlık çığlığa bir muhabbet gidiyor. Keşke onlar da burda olsaydı. Ben ise koşturmacalardan biraz yorgun savaşçı modundayım; onlar ise genç, bu yürüyüşten hiç etkilenmiyorlar.

Westminster’a giden köprülerin hemen yakınında, Thames boyunca kırmızı-pembe kalplerin olduğu bir duvar uzanıyor. “National Covid Memorial Wall”... 
Her bir kalp Covid nedeniyle hayatını kaybeden bir insanı temsil ediyor. Zamanla insanlar gelip bu kalplerin içine sevdiklerinin isimlerini yazıp mesajlarını bırakmışlar. Burası resmî bir anıttan çok, halkın kendi elleriyle oluşturduğu bir yas mekânı gibi... 
Kalpler; kayıp ve sevgiyi, duvar ise, unutulmaması gereken bir hafızayı betimliyor. O yüzden oradan geçen herkes bir an durup sessizleşiyor. Hele o acının içinden geçenler?

Ve sanırım Londra’nın en ikonik noktalarından birine geliyoruz: Westminster...
Burası aslında bir semt adı ama aynı zamanda İngiliz devlet yapısının kalbi. Londra’nın en sembolik yapıları burada bir araya gelmiş.
❀-Westminster Palace
11. yüzyılda kraliyet sarayı olarak kullanılan bu alandaki yapı, geçirdiği büyük bir yangının ardından 19. yüzyılda bugünkü görkemli Neo-Gotik hâliyle yeniden inşa edilmiş. 
Günümüzde İngiliz Parlamentosu’na ev sahipliği yapıyor; Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası burada bulunuyor. 
Bina, aynı zamanda UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.


❀-Bir diğer ikonik yapı ise Big Ben...
Dünya genelinde Londra ve İngiltere denildiğinde akla gelen ilk yapılardan biri. Tıpkı Eyfel Kulesi’nin Paris’i, Özgürlük Heykeli’nin New York’u temsil etmesi gibi, Big Ben de Birleşik Krallık’ın sembollerinden biri.
Çoğu kişinin sandığının aksine Big Ben, kulenin değil, kulenin içindeki dev çanın adı. Saat kulesinin resmi adı ise Elizabeth Tower. Westminster Palace’ın bir parçası olarak Thames Nehri’nin kıyısında yükseliyor.
1859’da çalışmaya başlayan saat mekanizması, dünyanın en dakik çalışan sistemlerinden biri olarak biliniyor.
II. Dünya Savaşı sırasında Londra ağır bombardıman altındayken bile Big Ben’in sesi susmamış. O çan sesi, halk için direncin ve devam eden hayatın simgesi olmuş.
❀-Westminster’daki bir diğer önemli yapı ise Westminster Abbey. Konum olarak Big Ben ve Parlamento Binası’nın hemen arkasında yer alıyor diyebilirim. 1066 yılından bu yana İngiliz krallarının taç giyme törenleri burada yapılıyor. Kraliyet düğünleri ve cenazeleri de yine bu görkemli yapının duvarları arasında gerçekleşmiş. Charles Darwin, Isaac Newton ve Charles Dickens gibi tarihe damga vurmuş isimler burada gömülü. Çoğu kişinin sandığının aksine burası bir saray değil; bir manastır kilisesi. Ve elbette, Westminster Abbey de UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.
Westminster Abbey’ye giriş normalde ücretli. Ama buranın pek bilinmeyen, ilginç bir detayı var: Eğer “gezmek” için değil de dua etmek, bir ibadete katılmak niyetiyle girersen kapılar ücretsiz açılıyor. Tabii küçük bir şartla… İbadet bitmeden dışarı çıkmana izin yok. Yani bedava ama biraz sabır istiyor.

Big Ben ve kırmızı telefon kulübesini aynı kareye sığdıran nokta işte burası.
Daha öndeki kulübelerden fotoğraf çok daha net çekilebiliyor ama orada her zaman bir kuyruk var; herkes sırayla poz veriyor. Benimkisi biraz “geçiyordum, uğradım” pozu oldu.
Kırmızı telefon kulübelerinin kısaca hikayesi de şöyle;
1920’lerin ortalarında Posta İdaresi, telefon kulübelerinin sadece işlevsel değil, sokaklara da yakışması gerektiğini söyleyerek bir tasarım yarışması açmış. Kırmızı rengin özellikle seçilme nedeni ise sisli Londra havalarında uzaktan bile fark edilmesiymiş.
Artık cep telefonları var; kimse telefon etmek için kulubeye girmiyor.
Ama herkes, Londra’yla bağ kurmak için önünde duruyor.

Biz hala yürüyoruz. Yukarıda fotoğrafı olan yer  Horse Guards Parade. 
Bir yanında saat kulesiyle Horse Guards binası, diğer yanında eski Amirallik yapıları… Her şey düzenli, ölçülü ve ciddi. 
Burada Londra’nın eğlenceli yüzünden çok, devlet aklı ve geleneği hissediliyor. Askerî törenler, geçitler ve kraliyet kutlamaları yüzyıllardır bu meydanda yapılıyormuş.

St. James’s Park, Westminster’ın tam kalbinde yer alan ve Londra’nın en eski kraliyet parklarından biri. Parlamento Binası, Buckingham Sarayı ve Horse Guards gibi ağırbaşlı yapıların arasında, adeta şehrin nefes aldığı bir boşluk.

Londranın tipik siyah taksileri. "Black Cab" dedikleri bu taksiler oldukça geniş ve şaşırtıcı derecede rahat. (Bir sonraki gün bindik) 
Eskiden beyefendilerin şapkalarını çıkarmadan binebilmesi için yüksek tavanlı tasarlanmış. En ilginç yanı ise şoförleri… “The Knowledge” denilen zorlu bir eğitimden geçiyorlar; binlerce sokağı ve yapıyı ezbere biliyorlar. Londra taksi şoförlerinin almak zorunda olduğu bu eğitim resmî olarak ortalama 2–4 yıl kadar süüyormuş. Bu yüzden taksiye bindiğinde navigasyon açılmıyor, şehir zaten onların hafızasında. Günümüzdeki araçların çoğu elektrikli ya da hibrit ama o klasik, ağırbaşlı duruşlarını hâlâ koruyorlar. 

Derken kendimizi Londra’nın en tanıdık meydanlarından birinde buluyoruz: Trafalgar Square
Burası sadece bir meydan değil; Londra’nın nabzının attığı yerlerden biri.
Ortada, tüm heybetiyle yükselen Nelson Sütunu, 1805’teki Trafalgar Deniz Savaşı’nda kazanılan büyük zaferin sessiz tanığı.
Trafik akıyor, kırmızı otobüsler geçiyor, bisikletler bir noktadan diğerine süzülüyor… Meydan hiç durmuyor, şehir burada sürekli hareket hâlinde.

Bir köşede National Gallery, diğer yanda kalabalıklar… Sokak sanatçıları, turistler ve Londralılar.
Ama “Londralılar” deyince insan ister istemez durup düşünüyor. Çünkü bu şehirde İngilizler artık azınlıkta. İstatistiklere göre nüfusun yaklaşık %40’ı İngiliz kökenli; geri kalan büyük bölüm ise göçmenlerden oluşuyormuş. Açıkçası bu bilgi beni hiç şaşırtmadı. Sokaklarda yürürken kulak misafiri olduğum Türkçe konuşmaların sayısı inanılmazdı. Nereye dönsem tanıdık bir ses; bir “abi”, bir “canım” çarpıyor kulağıma. Türkler bu şehrin dokusuna çoktan karışmış. Diğer milletleri siz düşünün artık…
Londra, sadece bir başkent değil; adeta dünyanın küçük bir özeti gibi.

Ertesi sabah Pret’ten aldığım kurutulmuş domatesli sandviçle kahvaltıya başladım. Abartısız, sade ama tam yerinde bir lezzet… her sabah yenir mi? Evet her sabah bu sandvici yedim. Sonra farklı yerlerden en az iki bardak kahve...

Londra’nın gelişmiş metro ağı sayesinde şehir içi ulaşım gerçekten çok rahat. Sadece sarı, kırmızı, mavi gibi hatların kesişim noktalarına dikkat etmek ve gerekirse gideceğiniz yer için başka bir hatta geçmek yeterli. Moovit uygulaması da bu konuda oldukça kullanışlı.

Bunun yanında Londra’nın simgesi hâline gelen çift katlı otobüsler de iyi bir alternatif. Burada önemli bir detay var: Londra, halkalar şeklinde bölgelere ayrılmış ve bu bölgelere “zone” deniyor. Turistik noktaların büyük bölümü Zone 1 ve Zone 2 içinde yer alıyor. Taşıma ücreti, geçtiğin zone lara göre değişiyor.
Ulaşım için:Tüm toplu taşıma araçlarında sınırsız kullanılan Travelcard’lar tercih edilebilir ya da Oyster Card alıp içine bakiye yükleyerek, gidilen mesafe kadar ödeme yapılabilir. Her iki kartı da bilet makinelerinden ya da gişelerden temin etmek mümkün.
Ama biz farklı bir yol seçtik. Kredi kartıyla temassız geçiş yaptık ve herhangi bir toplu taşıma kartı almadık. Kısa süreli kalışlar için bu yöntem bize daha ekonomik geldi.

Bugün programda Oxford Caddesi ve Buckingham Sarayı vardı. Ama Oxford Street’te alışverişe dalınca saray programdan sessizce düştü. Aslında biraz utanç verici bir durum… ama “nasılsa yine gelirim” düşüncesi beni akışa bıraktı.
Uzun zamandır hiçbir şey için acele etmiyorum. Her yere, her işe yetişmeye çalışmıyorum; olmayanı oldurmaya çevirecek gücü de kendimde bulamıyorum artık. O yüzden tüm gün caddede, cafelerde takıldık. Ece’ciğimin çalışması gerekiyordu; o bizden ayrıldı.
Akşam için Londra’da yaşayan, çok eski bir doktor arkadaşımızla sözleştik. 

Bana göre; Oxford Caddesi, Londra’yı ilk kez görenlerin hafızasında en hızlı yer eden sokaklardan biri. Bir alışveriş caddesi olmanın çok ötesinde; şehrin nabzının attığı, kalabalığın hiç eksilmediği, biraz yorucu ama bir o kadar da Londra’ya özgübir yer.
Yaklaşık 2 kilometre boyunca uzanan bu caddeye "Dünyanın en işlek alışveriş caddelerinden biri"denmesi hiç abartı değil. Sağlı sollu dizilmiş mağazalar, vitrinler, ışıklar, tabelalar… Günün her saati kalabalık; turistler, Londralılar, alışveriş poşetleriyle koşturanlar, randevusuna geç kalanlar… Hepsi aynı akışın içinde.

Londradaki son günümüz. Covent Garden’a geliyoruz.Burada Londra’nın temposu bir anda değişiyor. Burası ne tam anlamıyla turistik  ne de sessiz bir mahalle. Daha çok, sokakta durup etrafı izlemeyi teşvik eden bir yer. Bir köşede müzik yapan sokak sanatçıları, etraflarında toplanmış insanlar, vitrinlere bakanlar… Kimse acele etmiyor. Tam bana göre...

Bir zamanlar sebze-meyve hali olan Covent Garden'da  Oturup bir şeyler içmek, kalabalığı izlemek ya da hiçbir şey yapmadan dolaşmak bile keyifli. 

Covent Garden sokaklarında dolaşırken yolumuz klasik bir İngiliz pub’ına düşüyor: The White Lion... 
Dışarıdan bakınca sade, hatta biraz sıradan gibi ama kapıdan içeri girince Londra’nın o tanıdık pub ruhu   hemen hissediliyor. Ahşap detaylar, loş ışık, ayakta sohbet eden insanlar… 
Pub kültürü burada sadece içki içmek değil; durmak, sohbet etmek, günü sindirmek gibi.
The White Lion, Covent Garden’ın kalabalığının içinde küçük bir mola yeri... Günün yorgunluğunu atmak, etrafı izlemek ve Londra’nın gündelik hayatına karışmak için ideal. Bazen bir şehri en iyi anlatan yerler müzeler ya da meydanlar değil; böyle, kapısından içeri girince insanı hemen içine alan pub’lar oluyor.

Daha sonra Notting Hill'e gidiyoruz.  Notting Hill, Londra’nın batısında, Kensington & Chelsea sınırları içinde yer alan; ilk bakışta sakin, biraz yaklaştıkça ise katman katman açılan bir semt. 
Semtin karakteri sokaklarda başlıyor. Pastel tonlara boyanmış Viktoryen evler, bakımlı cepheler ve kapı önlerinden aşağı doğru inen o zarif ferforje trabzanlar… Hepsi ölçülü bir estetik duygusunu yansıtıyor. Gösteriş yok ama ihmal de yok. Bu yüzden Notting Hill “nezih” denildiğinde akla gelen ilk yerlerden biri.

Bütün bu düzenin içine yerleşmiş güçlü bir bohem damar da var. Özellikle Portobello Road ve çevresinde vintage dükkânlar, antikacılar, ikinci el kitapçılar semtin ruhunu yumuşatıyor. Eskimiş eşyalar, geçmişten kalma giysiler ve her biri başka bir hikâye taşıyan objeler… 
Notting Hill bugün Londra’nın pahalı ve prestijli semtlerinden biri. İlk bakışta hep böyleymiş gibi duruyor ama işin ilginç yanı, Notting Hill her zaman zengin bir semt değilmiş.
1950’ler ve 60’larda burası; Karayipli göçmenlerin, işçi sınıfının yaşadığı, evlerin oda oda kiraya verildiği daha yoksul bir bölgeymiş. Bugün hayranlıkla baktığımız bu zarif evler, o dönemlerde oldukça kalabalık ve bakımsızmış. Zamanla semtin mimarisi, merkeze yakınlığı ve kendiliğinden oluşan bohem havası fark edilmiş. Ardından da klasik Londra hikâyesi başlamış

Notting Hill’i dünya çapında meşhur edenlerden biri de 1999 yapımı “Notting Hill” filmi. Hugh Grant’in kitapçısı, Julia Roberts’ın yürüdüğü sokaklar derken semt romantik bir hafızaya sahip olmuş, diyorum ve yazımı burada sonlandırıyorum.
Sanırım Londra ile ilgili başka bir gezi yazısı yazmam. Hem tekrara düşmek istemem, hem de bu ülkeyle ilgili o kadar güzel yazılar, vloglar var ki… İngiltere’nin çok farklı bir köşesine yolum düşerse, belki o zaman…
Benimkisi bir yerleri tanıtma çabasından çok, yaşanmış küçük bir anıyı kayda geçirmekti, o kadar!

UK.PORTSMOUNTH

Bu kez İngiltere’deyim. Ülkenin en güneyinde, Manş Denizi'ne kıyısı olan şehirlerden biri olan Portsmouth’da... Şehri iki gün boyunca gezip tanıyacağım, ardından Londra–Portsmouth arasında gidip geleceğim. Trenle Londra’ya ulaşmak 1,5 saat sürüyor; bu da şehri benim için ulaşılabilir kılıyor.
Yolculuğumun bu seferki amacı bir gezi değil, gönlüme göre bir ev bulmak.
Henüz karar vermedim: Londra mı, Portsmouth mu? Belki büyük şehrin hareketliliği, belki de bu kıyı şehrinin dinginliği… Bir süre bu iki seçenek arasında gidip geleceğim sanırım.
Bundan böyle çocuklarımın ve benim bir ayağımız İngiltere’de olacak. Daha doğrusu benim bir ayağım İngiltere'de olacak (İkinci ayağımı atmayı düşünmüyorum) onlar, yavaş yavaş bu ülkenin ritmine alışıyor. 
Ben ise hâlâ kendimi onlara karşı sorumlu hissediyorum. Kaybettiğim o güzel, büyük aile kavramından kopamıyorum; “birlikte olma” fikri içimde hep canlı. O yüzden en iyisi, ara ara kullanabileceğimiz, bir araya geldiğimizde bizi kucaklayacak bir evimizin olması. Yalnızca bir ev değil; aile bağlarımızı diri tutacak, hepimiz için bir buluşma noktası olacak bir yuva…

Portsmounth'da sabah güneşli bir güne uyanıyorum. Canım kızım kendine güzel bir ev seçmiş. Bir güzel de yerleşmiş, Şimdilik bana bir iş kalmamış gibi görünüyor.














Buraya gelişim hafta sonuna denk geldiği için çocuklarla birlikte kahvaltıya gidiyoruz. 
Şehrin kalabalığından uzak, küçücük bir kafe… Sadece 3-5 masalık. Metal çerçeveli kare camlardan içeriye sabah ışığı süzülüyor. Duvarlarda renk renk posterler; kimi eski bir konser afişi, kimi vintage bir film karesi. Hepsi mekâna ayrı bir ruh katmış.
Arka tarafta küçük bir mutfak var. Kahvaltıyı özenle hazırlayan kafenin sahibi kadın, buranın kalbi gibi....  Kahvaltının kokusu, sohbetin sıcaklığıyla birleşince, masamız birden küçük bir evin mutfağına dönüşüyor.

Neyse, sonunda kahvaltımız bitiyor ve ben kendimi çok daha iyi ve dinlenmiş hissediyorum. Hava da güzel... Artık Portsmounth'u gezmeye başlayabilirim. Önce sahil kısmına iniyoruz. Özellikle hafta sonları hayat burada akıyormuş. 
Şehri anlatmaya geçmeden önce ufak bir coğrafi özet geçeyim. Portsmouth İngiltere’nin güneyinde, Hampshire bölgesinde yer alıyor ve Portsea Adası adı verilen küçük bir ada üzerinde kurulmuş. Bu yüzden Portsmouth, İngiltere’nin tek ada şehri olma unvanına sahip.
Portsea Adası ise anakaraya sadece birkaç noktadan; karayolu ve birkaç köprü ile bağlanmış.

Portsmounth'un Southsea sahilinde, denizle karanın tam birleştiği noktada bir kale duruyor; Southsea Castle.... 
Etrafında yürüyüş yapanlar, güneşin tadını çıkaranlar ya da denizi izleyenler için burası sıradan bir sahil manzarası olabilir. Ama 16. yüzyılda burası, İngiltere’nin en önemli savunma noktalarından biriymiş.
1544 yılında Kral VIII.Henry, Avrupa’nın iki büyük (Fransa ve İspanya) Katolik gücünün birleşip ülkesine saldıracağından emin olunca, İngiltere’nin güney kıyılarını savunmak için bir dizi kale yaptırmış. işte, Southsea Castle da bu savunma hattının en önemli halkalarından biri... 

Southsea Castle’ın belki de en dramatik anı, 1545 yılındaki Solent Savaşı sırasında yaşanmış.
O gün Kral VIII. Henry, bu kalenin burçlarından kendi filosunu izliyormuş.
Ve gözlerinin önünde, en gurur duyduğu savaş gemisi Mary Rose, rüzgâr yönünün değişmesiyle batmış.
Bugün Southsea Castle’ın hemen karşısındaki denizden çıkarılan Mary Rose enkazı, Portsmouth Historic Dockyard’da sergileniyor. oraya bu gelişimde gidemedim ama aklımda.

Karşımda, Southsea Castle’dan başlayıp South Parade Pier’de sonlanan, yaklaşık iki kilometrelik bir sahil yolu uzanıyor. Bu güzergâha "SouthseaEsplanade" diyorlar.
Kalenin taş duvarlarını arkamda bırakarak Esplanade boyunca yürümeye başlıyoruz. Yolun iki yanında sahil hayatı akıyor: bir tarafta denizin tuzlu rüzgârı yüzüme çarpıyor, diğer tarafta yemyeşil Southsea Common uzanıyor. 
Yol boyunca küçük kafeler sıralanmış; çoğunda espresso ve dondurma satılıyor. İnsan ister istemez birini seçip denize karşı oturmak, bu huzurlu manzarayı biraz daha uzun yaşamak istiyor.

Southsea Common, Portsmouth’un en geniş ve popüler yeşil alanlarından biri...Southsea Esplanade boyunca uzanan sahil kenarında yer alıyor. 
Yaz aylarında konserler, festivaller, piknikler ve açık hava etkinlikleri burada sıkça yapılıyormuş. Kısacası, Southsea Common, yürüyüş ve sahil gezintilerini daha keyifli hale getiren, Portsmouth’un nefes alanlarından biri diyeceğim ama... şehrin içi de temiz son derece sakin ve doğa ile iç içe...

Sahil yolunun sonunda South Parade Pier'e geliyoruz. Ahşap zeminli bu ikonik iskele, dalgaların altından gelen sesi, martıların çığlıklarını ve deniz manzarasını bir arada sunuyor. 

South Parade Pier'in içindeki küçük kafeler, hediyelik eşya dükkanları ve minik eğlence alanları buraya ayrı bir nostalji ve keyif katmış. Fish and chips ise buraya geldiğimden beri favori yemeğim. Ama balık yemek için neredeyse her akşam bıkmadan gittiğim bir yer var. Orayı aşağıda anlatacağım çünkü çok ikonik bir yer.

South Parade Pier’den sonra şehrin doğusuna doğru devam eden Southsea Beach ismini verdikleri çok uzun bir sahil var. Mayıs ortalarında oradaydım ama sahilde güneşlenenler vardı. 
Suyu oldukça soğuk ve denize girmek biraz tehlikeliymiş ama güneşlenmeye engel yok tabi:)

Sahil yürüyüşünü tamamladıktan sonra eve dönüp biraz dinleniyoruz. 
Bu şehirde herhangi bir araca binmeye hiç gerek duymuyorum çünkü her yer neredeyse yürüme mesafesinde... 
Zaman zaman uzun yürüyüşler yorucu olsa da Portsmouth’ta yürümek başlı başına bir keyif. Adımların seni hep deniz kokulu sokaklara, yemyeşil parklara ya da tarih kokan caddelere götürüyor.

Öğleden sonra, Portsmouth’un modern yüzünü yansıtan, hem alışveriş hem de eğlence için kurulmuş canlı bir bölgesine geliyoruz. Bu bölgenin adı Gunwharf Quays...
Eski bir donanma tersanesi olan bu alan, yıllar içinde yenilenerek bugün şehrin en hareketli liman noktalarından birine dönüşmüş. 
Limanın hemen kıyısında, teknelerin ve feribotların yanaştığı rıhtım boyunca sıra sıra restoranlar, barlar ve kafeler bulunuyor. Özellikle akşamüstü güneş batarken masalarda oturup manzarayı izlemek, şehrin en güzel anlarından biri. Deniz kokusu, fonda hafif bir müzik ve martı sesleri… Tam bir Portsmouth klasiği.
Gunwharf Quays aynı zamanda outlet alışveriş merkezi. Yaklaşık 90 markanın mağazaları burada yer alıyor. Fiyatlar şehir merkezine göre daha uygun. Bu yüzden hem yerli halk hem de turistler alışveriş için sık sık buraya uğruyorlar.

Gunwharf Quays’ın tam kalbinde yükselen The Spinnaker Tower, Portsmouth’un simgesi haline gelmiş bir yapı. Adını, rüzgârla şişen “spinnaker” adlı yelkenden alıyor ve tasarımı da bu yelken formundan esinlenmiş. 
170 metre yüksekliğiyle İngiltere’nin en etkileyici gözlem kulelerinden biri olarak kabul ediliyor.
Ancak, Spinnaker Tower sadece bir gözlem noktası değil; aynı zamanda Portsmounth'un ruhunu temsil eden bir sembol. Yelken formuyla şehrin denizle olan tarihsel bağını selamlıyor, geceleri ise ışıklarıyla limanı aydınlatıyor.

Gunwharf Quays’ın çevresinde yükselen apartmanlar Portsmouth’un modern yüzünü yansıtıyor. Bazı apartmanlar cam cepheli, bu binalar hem limana hem de denize bakan konumlarıyla dikkat çekiyor. Limanın ışıkları suya vurdukça, bu modern bloklar neredeyse denizin bir parçasıymış gibi parlıyor. 
Akşamüstü olduğunda balkonlarda oturan insanları, ellerinde birer kadeh şarapla gün batımını izlerken görmek mümkün. 
Bu apartmanlar genellikle yeni yapılmış rezidans tarzında; alt katlarında kafeler, marketler ve butik mağazalar yer alıyor. Şehrin tarihi dokusuyla modern mimarinin yan yana durduğu bu alan, Portsmouth’un dönüşümünü en net şekilde hissettiren yerlerden biri.

Gunwharf Quays’ta geçirdiğimiz keyifli birkaç saatin ardından, deniz kenarından yürümeye devam ediyoruz. Liman boyunca ilerledikçe kalabalık azalmaya, şehir yavaş yavaş sessizleşmeye başlıyor.
Yaklaşık on dakikalık bir yürüyüşün ardından Camber Docks’a geliyoruz.
Burası Portsmouth’un en eski limanı… küçük balıkçı tekneleriyle bambaşka bir dünya gibi. Modern Gunwharf’tan çıktıktan sonra, sanki zamanda geriye gidiyoruz.
Limanın kenarında hâlâ sabah erken saatlerde denize açılan balıkçıların tekneleri bağlı. Rüzgârla karışan tuz kokusu, taş rıhtımın üzerinden esiyor. Burada kısa bir mola verip manzarayı izlemek, şehrin denizle olan bağını daha derinden hissettiriyor.

Camber Docks’tan birkaç dakika daha yürüyünce, yol sizi "Spice Island’a götürüyor. Bu bölge Portsmount'un en eski yerleşim yeri. Adını yüzyıllar önce buraya gelen baharat gemilerinden alan bu küçük yarımada, şehrin geçmişinin canlı bir hatırası gibi...

Taş evler, eski depolar, denize uzanan rıhtımlar ve.... köşedeki ünlü The Still & West pub’ı (fish and chips yemekten vazgeçemediğim mekan)… 
Her biri, Portsmouth’un denizle yoğrulmuş tarihinden bir parça taşıyor.

The Still & West, limana nazır bir İngiliz klasiği... Bina 18. yüzyıldan kalma ve eski bir denizci pub’ı... Zamanla şehrin en sevilen buluşma noktalarından biri hâline gelmiş. İçeri adım attığında ahşap zeminlerin gıcırtısı, taş duvarların dokusu ve deniz tuzuyla karışık bira kokusu sana hemen “İngiltere’deyim” hissini veriyor.
Menü klasik İngiliz pub yemekleriyle dolu; özellikle fish & chips ve taze deniz ürünleri favorim oldu. Ama buranın balığı gerçekten bir başka. Sıcak patates kızartmaları ve limonla servis edilen çıtır balığın yanında soğuk bir pint bira alırsan, İngiltere deneyimini tamamlamış oluyorsun.

Ertesi sabah şehri keşfetmeye çıkıyorum. Amacım Eski Şehir'i yani Old Portsmounth'ı görmek. Gerçi bir önceki gün gittiğimiz Camber Docks ve Spice Island da eski şehrin birer parçalarıydı. 
Aslında bu bölgeyi anlatmadan önce Old Portsmounth'un tarihinden biraz bahsetmeliyim. İnanın buradaki isimler size hiç yabancı gelmeyecek.
Portsmouth’un kökeni 12. yüzyıla, yani 1194 yılına kadar uzanıyor. İngiltere Kralı II. Richard, nam-ı diğer Aslan Yürekli Richard, burada stratejik bir liman kasabası kurulması için emir veriyor. Amaç, İngiltere’nin güney kıyılarını savunmak ve Fransa ile deniz ticaretini güvence altına almakmış.
Kurulduğu dönemde Portsmouth, yalnızca küçük bir balıkçı köyü değil, aynı zamanda İngiltere’nin deniz savunmasının kilit noktalarından biri olarak planlanmış. Zamanla burası Kraliyet Donanması’nın ana üssü haline gelmiş. Özellikle Tudor dönemi(1500’ler) ve Napolyon Savaşları sırasında Portsmouth, İngiltere’nin askeri kalbi olarak büyümüş.
Yukarıda fotoğrafı olan The Square Tower da Old Portsmouth sınırlarında, limanın tam girişinde VII Henry tarafından savunma amaçlı yapılmış. Kare biçimli taş yapısı, tarihi boyunca depo, cephanelik ve vali konutu olarak kullanılmış. 
Bugün ise şehrin tarihine tanıklık eden sessiz bir simge...

İşte Old Portsmounth'a yakışan bir heykel. 19.yüzyılda Amerika’ya göç eden İngiliz ailelerine adanmış bir eser... Heykelin adı “The Immigrants’ Statue” ya da tam adıyla “The Emigrants – To the New World” olarak geçiyor. 
O dönem Portsmouth, Yeni Dünya’ya (özellikle Amerika ve Kanada’ya) giden göçmen gemilerinin önemli çıkış noktalarından biriymiş.
Heykel de bu “yola çıkış” anını anlatıyor; Baba’nın ayakta durup ileriye bakışı, “gideceğimiz yer” hissini; annenin oturuşu ve kızını sarmalayışı, “arkada bırakılan hayat” duygusunu; oğlanın yengeçle oynaması ise çocukların bu büyük değişimi anlamlandıramayışını simgelemiş.

Yine Old Portsmouth’ta yer alan bu tarihi bina, Domus Dei, yani “Tanrı’nın Evi” olarak anılıyor. İlk olarak bir piskopos tarafından hastane ve barınma yeri olarak inşa edilmiş. Yapı, uzun bir salon şeklinde tasarlanmış ve salonun her iki tarafına hasta yatakları yerleştirilmiş. Salona bitişik doğu kısmı ise hastane şapeli olarak kullanılmış. 
Daha sonra Anglikan Kral VIII. Henry’nin manastırları feshetmesiyle birlikte Domus Dei el değiştirmiş ve uzun yıllar cephane deposu olarak kullanılmış.
Ne yazık ki, 1941’de II. Dünya Savaşı sırasında Alman bombardımanları sonucu binanın orta bölümü çatısız kalmış. Yine de şapel kısmı ayakta kalarak tarihi dokuyu günümüze taşımış.
Burayı gezerken geçmişin atmosferini öyle yoğun hissettim ki… Çok tanıdıktı, çok bilindikti.
Sanki belleğimin bir yerinde saklı kalmış film sahneleri bir anda yüzeye çıktı. Bunu başka türlü açıklayamam. 

Öğlen bizimkilerle FarFarOut pizzacıda buluştuk. 
FarFarOut, el yapımı ekşi mayalı pizzaları ve zanaat (yani fabrikasyon olmayan) biralarıyla  tanınan bir pizzacı... Mekan, rahat ve ortamı oldukça samimiydi. 

Şehri tanımak amacıyla yine sokak ve caddeleri turluyorum. Portsmouth’taki evlerin bir kısmı o klasik Viktorya dönemi İngiltere’sinden kalma... Yani 1800 yıllarında yapılmış. Ancak evlerin hepsi tam da o döneme ait değilmiş. Çünkü II. Dünya Savaşı’nda Portsmouth çok sayıda ağır bombardımanlar yaşamış. 
Yine de savaş sonrası yapılan evler Viktorya tarzına benzetilerek inşa edilmiş.
Bu yüzden şehirde yürürken o nostaljik dokuyu hissetmek çok normal; Portsmouth, geçmişini korumayı seven bir şehir.

Portsmouth’un yüzölçümü küçük — sadece kırk kilometrekare civarında. Fakat bu dar alanın içinde hem tarihi liman, hem modern sahil bölgeleri, hem de üniversite kampüsleri bir arada. 
Deniz neredeyse her noktadan görünüyor. Belki de İngiltere’nin en güneşli şehri olarak bilinen Portsmouth, bana oldukça yaşanası geliyor.














Ertesi gün alışveriş yapmak için marketin birinden girip diğerinden çıkıyorum. En çok ne dikkatimi çekiyor? Raflardaki ufacık plastik kaplara konmuş birkaç parça doğranmış meyve veya biraz ötedeki yan rafta yerini almış olan minik paketlerdeki çerezler...
Bu tür ambalajlar bana hep yalnızlığı ya da kıtlık bilincini hatırlatıyor. Her şey tek kişilik, her şey ölçülü... sanki paylaşılmak değil, idare edilmek için tasarlanmış...
Marketlerde çok yaşlı insan görüyorum. Yavaş yürüyorlar, tekerlekli sandalyede gelen de var. Bazen market arabasına tutunarak ilerliyorlar. Onlara bakarken, “yalnız olmasalar burada olmazlardı” diye geçiriyorum içimden. Birinin onlar için alışveriş yapabileceğini, belki evde bekleyen birinin olabileceğini düşünmek istiyorum ama çoğu kez olmuyor. İnsanların bu kimsesizliği içimi üşütüyor.
Yalnızlık, bana göre zaman zaman bilinçli bir tercih olmalı derim. İnsanın kendi iç dünyasına olan yolculuğunu böyle zamanlarda gerçekleştirdiğini düşünürüm hep. 
Ama ya zorunlu yalnızlık? O başkalarının gürültüsünün bittiği, sessizliğin bir duvara dönüştüğü hâl... İşte o başka bir şey. 

Neyse, ben yine alışverişe döneyim. Alıştığım tatları sevdiğimden Türk marketlerini de arayıp buluyorum ve alışverişin bir kısmını da oradan yapıyorum. Maydanozum eksik kalıyor bir Uzakdoğu marketinden de maydanoz alıp eve geliyorum. Öncelikli amacım bol bir salata yapmak. 
Aman tanrım o da ne? Salatanın içindeki maydonoz sandığım şey iğrenç bir tat, sabunumsu kokuyor. Sonradan öğreniyorum ki bu yeşilliğin ismi "coriander" Ülkenin yarısı bu yeşilliği çok severken diğer yarısı da nefret ediyormuş. Ortası yok yani:) Bu tat durumunun insan genetiği ile alakası var dediler. Ne kadar doğru bilmiyorum. 

Akşamüstü yine koşup The Still & West,e geliyoruz. Pub’ın dışındaki teras alanı Portsmouth’un en güzel manzaralarından birini sunuyor. Bir yanda Gosport Yarımadasının kıyısı, diğer yanda Spinnaker Tower’ın zarif silueti, ortada ise limana girip çıkan feribotlar ve tekneler…
Özellikle gün batımına doğru, süzülen altın rengi ışıkla birlikte ortam bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. Feribotlar geçerken dalgalar duvarlara çarpıyor, uzaktan martı sesleri geliyor.
Bence The Still&West, sadece bir pub değil, Old Portsmouth ruhunu birebir yaşatan bir nokta. Tarihi binasıyla, deniz kokulu havasıyla ve Spinnaker Tower manzarasıyla burası şehrin en unutulmaz duraklarından biri.

Yan yana duran masalardaki sohbetler birbirine karışıyor. O an kimse yabancı değil, bir arkadaş gibi masalara konuk oluyorlar... Aldığım dersler işe yaramış. Sohbeti götürüyorum. İş başa düştü tabi. 
Konu nereden açıldıysa Bodrum'u konuşuyoruz. Bodrum'u öven İngilizler... Hahaa sohbet ve bira olunca da ben:)

Deniz durgun, yüzeyi bakır rengi. Bir anda dev bir feribot beliriyor. Yanımızdan geçerken motorun derin sesi suyun içinde yankılanıyor. Büyük ihtimalle Fransa’ya gidiyor, belki de daha güneye... İspanya’ya...
Düşünüyorum da, oralara gitme isteği içimde kıpırdanmıyor.
Sadece var olan anı yaşıyorum; Güneşin denize bıraktığı turuncu bir çizgiyi, insanların neşesini ve Portsmouth’un yavaşlayan zamanını...