ÇİN (Ekim-2006)

PEKİN
İstanbul'dan yaklaşık on saati bulan THY'nın direkt uçuş sonrası ilk olarak Pekin'e ya da diğer ismiyle Beijing'e geliyoruz.
İlk karşılaştığım manzara; fotoğrafta görüldüğü gibi şantiye gibi bir şehir, şehrin üzerine çökmüş puslu, sisli bir hava ve alabildiğine yüksek binalar...
Çin bu mu ya da Pekin? Nerede o eski evler?
Bu şehri, eski değerlerinden ve hatıralarından hızla kurtulmaya çalışan sonradan görme insanlara benzetiyorum.
Hayal kırıklığı içindeyim. Ben mi çok iyi araştırmadım? Ya da  hayalimdeki Çin çok başkaydı da hep öyle mi kalsın istedim, bilmiyorum.

Pekin'e akşam üstü geliyoruz. Akşam yemeğine kadar otel çevresinde ufak bir tur atacak kadar zamanımız oluyor.
Bu geziye aile dostlarımızla birlikte çıktık. ''Acaba onlar da benim gibi hayal kırıklığı yaşıyorlar mı?''diye düşünmeden edemiyorum. Ancak, öğrenmem için sormam lazım ama ben soramıyorum.
Aslında bu beğenme ve beğenmeme durumu beklentilere göre değişir, bunu da biliyorum, biliyorum da... Onları bu geziye sürükleyen ben olduğumdan dolayı işin rengi biraz daha -en azından benim açımdan- farklı.

Akşam yemeği için otelin restoranına gidiyoruz. Çok şık, şıkır şıkır bir otel. Her türlü lüks ve konforu abartıya kaçacak şekilde otellerinde kullanmışlar. Ancak sofranın aynı oranda şık olduğunu söylemek zor.
Şimdi, akşam yemeği deyince aklıma geldi. ''Yedikleriniz içtikleriniz sizin olsun sen gördüklerini anlat derler ya...'' Ben gördüklerimi zaten anlatmaya çalışıyorum, bunun yanında biraz da yediklerimizden bahsedeyim.
Çin'de tüm restoranların masaları genelde yuvarlak ve bu yuvarlak masaların üzerinde camdan yapılmış dönen bir platform var. Tüm menü, çorba hariç, masaya ortak tabaklarda servis ediliyor. Masanın üstündeki camı döndürerek istediğiniz kaptan tabağınıza yemeğinizi alıyorsunuz. Beklendiği gibi sofrada ne ekmek var ne de tuz... Yemek çubuklarını kullanamayan turistler için çatal getiriyorlar. Masaya en son -bizdeki tatlı misali- büyük bir kase içinde çorba geliyor. Diğer yemeklerde olduğu gibi çorbanın da tadı tuzu yok, duru bir su içinde yüzen sebze parçalarına ''çorba'' diyorlar.
Her hayvanın vücuda faydalı olduğuna inanan Çinliler; maymun, kurbağa, yılan, akrep hatta fare etini yiyebiliyorlarmış. Ülkenin kuzeyinde bu listeye köpek eti, güneyinde ise kedi eti ekleniyormuş.
Çinlilerin olduğu mekanda yemek yiyor olmak ise büyük bir işkence. Yemek çubuklarının bütün zarafetine rağmen yemeklerini biraz fazla iştahlı ve gürültülü yiyorlar: höpürdeterek ve arada tükürerek.
Neyse daha fazla uzatmayayım, aç bir şekilde ama moralimizi bozmamaya çalışarak şehrin merkezinde bulunan büyük alışveriş merkezlerine gitmek üzere sofradan kalkıyoruz. Midemiz doymadı bari alışveriş yaparak ruhumuzu doyuralım diyoruz.

İstanbul'dayken kızım, bilindik bir markanın spor ayakkabısından alacaktı. Ayakkabıyı evirip çevirirken ''Made in China'' yazısını okuyunca almaktan vazgeçtik. Çünkü nasılsa Çin'e gidiyoruz oradan daha ucuza alırız diye düşündük. 
Pekin'e geldiğimizde kızımla birlikte büyük bir spor mağazasına girdik. İstanbul'da baktığımız markayı ve modeli bulduk. Buraya kadar her şey iyi hoş! Ancak ne görelim? Ayakkabı Çin'de, Türkiye'den daha pahallı. İçimden ''ya sabır çekiyorum.'' Bu Çin'de bir yanlışlık mı var yoksa biz başka bir yere mi geldik?
Daha sonraki bir akşam, bu sefer ucuz ve fason ürünlerin satıldığı bir AVM'ne gidiyoruz. Keşke gitmez olaydık. Ne aldıysak ancak birkaç ay dayandı, sonra hepsi çöpe gitti. Üstelik o çöpe giden ürünler için yaptığımız pazarlıklara, verdiğimiz emeğe yanıyorum.

Çin'de genelde İngilizce bilmiyorlar. Hadi onu da geçin Latin harflerini de tanımıyorlar. (Haklı olarak) Biz de bu durumda, önceden gideceğimiz yerlerin ve kaldığımız otelin Çince yazılışını resepsiyondan alıyorduk. Taksi şoförüne bu yazıyı gösterip gitmek istediğimiz yere ancak bu şekilde ulaşabiliyorduk.
Bu Çinlilerin taksileri de çok ilginçti. Nasıl mı?
Şoför mahalli bir kafes ile yolculardan izole edilmiş. Filmlerden bilirim; şoför ile arkada oturanlar arasında cam bir paravan vardır. Hayır! Bu öyle değil, şoförün yanındaki koltuğa bile otursanız yan koltuktaki şoför tel bir kafesin içinde. 
Niye böyle bir şeye gerek gördüler acaba? O kafes şoförü mü koruyor? Yoksa şoförden müşterileri mi? Neyse bu ülkede bir şeyler ters! Daha ilk günlerimiz, alışamadım. Daha doğrusu bu ülkede henüz ''gezgin'' olamadım, baksanıza her şeyi eleştiriyorum.

Nihayet, asıl turumuz şimdi başlıyor, Çin Seddi'ndeyiz. 
Yukarıda, fotoğrafta görülen yer ise Çin Seddi'ne tırmanmadan önce taşıtların bırakıldığı bir alan. Bir süre sonra bu alandan ''pat, güm'' diye sesler gelmeye başladı. ''N'oluyor?'' diye aşağı baktığımızda havai fişeklerin patlatıldığını gördük. Daha doğrusu göremedik, gündüz vakti görünen sadece barut dumanıydı. Neden gündüz vakti havai fişek patlatılır onu da anlamadım ya neyse...

Çin Seddi'ni bilmeyenimiz yoktur. Onun için çok fazla ayrıntıya girmeden, benim orada öğrendiğim birkaç bilgi kırıntısını ve kendi gözlemlerimi buraya aktaracağım.

Çin Seddi'ne çıkılan ilk bölümler restore edilmiş. Çoğu yerde taşlar ve sıvalar yepyeni. Bunu yapmaya mecburlar aslında ama ben bu yenilenme yüzünden taşlara dokunduğumda binlerce yıl öncesinin hayalini kuramakta biraz zorlandım.
Çin Seddi, kuleler ve kulelerin arasına örülmüş duvarlardan oluşuyor. Girişten başlayarak ilk kuleye çıkmak bile kolay değildi, hadi biraz zorlarsanız ikinci kuleye de gidilir. Ancak daha sonraki kulelere gidip dönmek için iyi bir performans şart!
Basamaklar ise oldukça dardı. Çinlilerin ayak ölçülerine göre yapılmış. Çıkarken bu durum fazla problem yaratmasa da inişte, bizi epey bir zorladı.

Duvarın restore edilmiş hali bu fotoğrafta daha net görünüyor. Gelen ziyaretçilerin, genelde ilk kulede nefesleri kesildiği için duvarın daha sonraki bölümlerinde, kalabalık, yerini sessizliğe bırakmış.
Zamanım olsa ve tabii ki yeterli nefesim; bir sonraki kuleye, sonra bir diğerine gidip kaybolasım geliyor.
''Uzaklar bu mu?'' diyorum. Baktıkça, içimde nasıl da bir yalnızlık ve sonsuzluk duygusu uyanıyor.

Biz oradayken duvarın uzunluğuna 6.000 km demişlerdi. Daha sonra 700 km'lik bir duvarın daha açığa çıktığı açıklandı.
Ne olursa olsun ha altı bin ha yedi bin... Gözümüzün gördüğü haliyle bile duvar öylesine devasa bir eser ki...
Bunun üzerine ''Türkiye'nin en batısı ile en doğu sınırının arası kaç km gelir?'' diye araştırdım. Yaklaşık 1600 km olduğunu öğrendim. Varın gerisini siz düşünün artık.
Bu duvarın yapımı kabaca MÖ 3.yüzyıla dayanıyor. Daha doğru bilgi ise şöyle; M.Ö 7.yüzyılda bu topraklarda birbiri ile savaşan yedi derebeylik varmış. Bu derebeylikler kendi içlerinde güvenliklerini sağlamak; hem gözlem yapmak hem de dumanla işaretleşmek için önceleri belli bölgelere kuleler inşa etmişler. Daha sonraları, bu kuleler arasına duvarlar örülerek derebeylik sınırları oluşturulmaya başlanmış. M.Ö 3.yüzyıla gelindiğinde ise Qin Derebeyliği, diğer altı derebeyliği yenerek Qin Hanedanlığı'nı kurmuş. İşte Çin İmparatorluğu'nun ilk temelleri Qin Hanedanlığı'nın başındaki Qin Shi Huang tarafından atılmış Bu yıllarda kuzeyden gelen Hunluların tehditleri de artınca önceki dönemlerde yapılmış olan duvarların birleştirilmesi düşünülmüş, böylece ortaya Çin Seddi çıkmış. Duvarın gittikçe uzatılması, bakım ve onarım çalışmaları ise M.S 17. yüzyıla kadar devam etmiş.
''17. yüzyıla gelindiğinde dünya artık eskisi gibi değildir. Savaş teknikleri değişmiş, kılıcın yerini, top tüfek almıştır. Böyle olunca, duvarın eski koruyuculuğu da kalmadığından dolayı yapımına son verilmiş'' dense de Çin Seddi'nin sadece savunma amaçlı yapılmadığını söyleyen birçok kaynak var.

Bir de deniliyor ki, uzaydan bakıldığında -insan eliyle yapılmış- tek görünen yapı Çin Seddi'ymiş. Gerçi bu durum, uzayda nereden baktığınıza göre ya da neyi görmek istediğinize göre değişir. Yeri geliyor uzay istasyonlarından -eğer isterlerse- benim evimin yolunu bile görebilirler.












Öğleden sonra Yasak Şehri gezmeye gidecektik. Ancak öyle bir yağmur bastırdı ki, gidişimizi ertesi güne erteledik. 
Yağmurun dindiği zamanlarda biraz çevreyi gezdik. Parklarda kalabalık insan grupları vardı ''n'oluyor?'' diye merak edip baktığımızda, çok heyecanlı bir bahsin üstüne geldiğimizi gördük. Daha sonraları bu durumu kanıksadık. Çünkü Çinlilerin sokaklarda, parklarda sürekli bahisli kumar oynadıklarını gördük.

Yasak Şehir
Dünya'nın en büyük sarayı. Tabii ki UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'nde.
Adından da anlaşılacağı üzere İmparatorun izni olmadan kimse, ne bu saraya girebilir ne de çıkabilirmiş. Yine tipik Çin geleneğine uyularak saray, yedi metreyi bulan yüksek duvarlarla çevrelenmiş.
1406-1420 tarihleri arasında inşa edilen sarayda, Ming ve Qing  Hanedanları, 500 yıl boyunca halktan kopuk bir biçimde Çin'i buradan yönetmiş.

Yasak Şehrin iki ana bölümü var. Birincisi, hanedanın ailesiyle kaldığı bölüm. Diğeri de devlet işlerinin yürütüldüğü bölüm. 
Devlet işlerinin yürütüldüğü bölümde hiç ağaç olmaması dikkatimi çekiyor. Yerel rehbere sebebini sorduğumda; ''Hanedanlar, suikastlardan korktukları için böyle açık alanları tercih etmişler '' diyor.
Ağaçların arkasına birileri saklanır diye mi düşünüyorlardı acaba? Kim bilir?











Sarayın ana yapım malzemesi ahşap. Bu durumda bu sarayı bekleyen en büyük tehlike -dışarıdan biri içeri giremediğine göre- yangın! Önlem olarak avlulara bu bakır kazanlar konulmuş. İçinde sürekli su dolu olan bu kazanlar, kış gelince içindeki su donmasın diye alttan sürekli ısıtılırmış.

Rivayete göre Yasak Şehir'de 800 bina ve 9999 oda bulunmaktaymış.
O zamanlar Çin'de şu inanış hakimmiş; dünyanın merkezinde Çin  İmparatoru yani ''Tanrının Oğlu'' oturmakta, Tanrı ise göğün merkezinde 10.000 odalı bir sarayda kalmaktaymış. O yüzden Yasak Şehir'deki oda sayısı, tanrının gökyüzünde bulunan sarayındaki oda sayısından eksik tutulmuş.

Yasak Şehrin içinde gezerken kocaman logosuyla karşımıza ''Starbucks Cafe!'' çıkıyor.
Olmaz, bu kadarı da fazla artık diyorum. Düşünün; bizim Topkapı Sarayı'nın içine kocaman bir McDonalds'ın oturtulduğunu...
Gerçi bir kahve kolik olarak kahvemi yudumlarken sarayı gezmek güzeldi ama... ''Ama''sı var işte...
Daha sonra gazetelerde okudum; çok büyük tepki çektiği için Starbucks'ı kaldırmışlar. İyi de etmişler.

Yıllar önce, Bertolucci yapımı olan ''Son İmparator'' filmini izlediğimde çok etkilenmiştim. ''O sahnelerin ihtişamı aldı beni bu şehre getirdi,'' desem yalan olmaz.  Ancak filmi izlerken aldığım tadı, bu saray kompleksini gezerken aldığım söylenemez.
Bir kere her yer çok kalabalık; yılda on milyon turistin Yasak Şehri ziyaret ettiği söyleniyor. İkincisi, saray çok büyük. Bir süre sonra insanın algılama ve kavrama yeteneği düşüyor, tüm binalar aynı gelmeye başlıyor.
Aynı gün içinde fotoğraf çekmek, anlatılan bilgileri sindirmek, not almak derken bir de saray büyük olunca saatlerin yorgunluğu da üstüne bindi sonunda ben tükendim. Keşke daha çok zamanım olsaydı da sindire sindire Yasak Şehri gezip bol bol fotoğraf çekseydim ama olmadı.
Halbuki Yasak Şehir'de resimlenecek o kadar çok obje ve bina vardı ki...
Neyse sonunda bir kaç fotoğraf daha alarak Yasak Şehir ile dip dibe olan Tiananmen Meydanı'na geçtik.

Tiananmen Meydanı
Mao'nun resminin durduğu duvar, aynı zamanda Yasak Şehrin duvarı... Ve Yasak Şehrin güney kapısı Tiananmen Meydanı'na açılıyor.
Bu meydan, Ming ve Qing Hanedanları döneminde sarayın ana girişini oluşturuyormuş. O tarihlerde burası saraya ait bir meydan olduğundan bu alanın da etrafı yüksek duvarlarla çevriliymiş. 
Yukarıda, Çin Seddini anlatırken de belirttiğim gibi Çinliler bu duvarları sadece savunma amaçlı yapmıyorlarmış. Sınırlandırmak, bir şeyin çerçevesini çizmek için de yapıyorlarmış ya da bu duvarlar ''yasak girilmez!'' demenin bir başka yoluymuş.

Tiananmen Meydanı, günümüz şehirlerindeki ''en büyük şehir meydanı'' olarak geçiyor. Burası aynı anda bir milyon kişinin içine sığabileceği bir büyüklüğe sahip. Bu meydanın bir çok ''en'' leri var. Ancak en büyük ününü 1989 Haziranında yaşamış. Kara bir ün!












Meydanda sürekli asker bulunduruyorlar. Askerlerden birinin yanına gidip resim çektirmek istedim, çok ciddiydi sert bir biçimde arkasını döndü. Kendi bilir, ben de onu uzaktan zumladım.
Meydana, Çin Olimpiyatlarının başlama zamanını gösteren kocaman bir dijital saat koymuşlar. Saat aynı zamanda geri sayım da yapıyor. Buna göre demek ki biz Çin'e olimpiyatlardan 656 gün önce gitmişiz.

Meydanın bir köşesinde Uygur Türklerine rastlıyoruz. Uygur Türkleri, Çin'de ''azınlık'' olduklarından tek çocuk dayatması onlara uygulanmıyormuş.
Yeri gelmişken söz edeyim:
Türklerin ''Doğu Türkistan'' diye adlandırdığı Sincan Uygur Özerk Bölgesi'ne, Çin, 1970'lerden sonra etnik kimliği baltalamak için Doğu Türkistanlıların dini kimliğini öne çıkarmış. Yani ümmetçiliği öne çıkarmış. Bu bölgede alfabe; Latinceden Arap harflerine dönmüş. 25 yıl önce 100 camileri varken bugün 20 binin üstünde camileri olmuş.
Bugün Uygurlar, kendilerini ''Türk'ten çok Müslüman'' olarak tanımlıyorlar.

Tiananmen Meydanı'nın hemen yanındaki ünlü Çangan Bulvarı'na çıkıyoruz. Söylenene göre; 20-25 yıl öncesine kadar Pekin'de yüksek bina yokmuş. Şimdi ise Pekin, küreselleşmenin o tek düze sıradanlığında... Şehirde eski Çin mimarisinden eser kalmamış. Yine söylenenlere göre; şehrin görüntüsü üç ayda bir değişiyormuş. Şehirleşme hızı da %40'ları bulmuş.
Sabah akşam her yaştan yolcusuyla bir ırmağa dönen bisiklet ordusu ise neredeyse yok olmuş. Şimdilerde lüks arabalar geniş caddelerin trafiğini tıkıyor.
Giyimler alabildiğine batı özentisi içinde.. Saçlar punk olmuş, sarı olmuş. Giysilerinin üzerinde batı markaları bas bas bağırıyor.
Yerel rehberimiz bize eski Çin'i anlatırken konu giysilere geliyor ve diyor ki;
''Mao döneminde herkesin tek tip ve sadece bir elbisesi vardı. Biri öldüğünde, insanlar o ölen kişinin elbise ve ayakkabısını alabilmek için sıraya girerlerdi.''
Elbette bu durumun özenilecek bir yanı yok! Ancak eski rejim biteli daha ne kadar oldu ki? Günümüzün Çinlileri o günlerini çok çabuk unutmuşa benziyor. Korkunç özenti toplumu olmuşlar.

Yazlık Saray
Pekin'deki tarihi son durağımız Yazlık Saray oluyor. Kent merkezine 15-20 km uzaklıktaki saray 18.yüzyılda yapılmış.
Sarayın, -yazın serinlik versin diye yapılmış- kocaman yapay bir gölü var. Gölün tabanından çıkarılan topraklardan da söylenene göre Pekin'in en yüksek tepesi yapılmış. Tepenin üzerinde de zarif bir pagoda bulunuyor.
19. yüzyıla gelindiğinde Çin'in ''Ejderha'' lakaplı İmparatoriçesi Cixi, donanmaya ayrılan bütçeyi kullanarak hem sarayı restorasyondan geçirmiş hem de kendisi için yeni bölümler ekletmiş.

Bununla da yetinmeyen müsrif olduğu söylenen İmparatoriçe, kendisi için mermerden bir gemi yapmalarını istemiş. Mermerden yapılmış bir geminin bu iş için doğru bir seçim olmadığı, her an batma tehlikesiyle karşılaşabileceği İmparatoriçeye söylense de Cixi'nin ısrarı üzerine gemi yapılmış. Söylendiği gibi gemi suya iner inmez batmış. Daha sonra batan gemiyi sudan çıkarıp kıyıya sabitlemişler.
İşte Yazlık Saray'ın gölünde bulunan, camları vitraylarla süslenmiş, yandan çarklı mermer gemi, batan geminin ta kendisi ve gerçekten görülmeye değer. 

Akşam yemeği için Sincan bölgesine ait yerel bir restorana gidiyoruz. Daha içeri girmeden mangal kokuları buram buram burnumuza geliyor. Çin'e geldiğimizden beri yarı tok, yarı aç bir vaziyette gezdiğimizden ''burası tam bize göre'' deyip mutlu mesut bir biçimde üstüne de Uygur Türklerinin dans gösterilerini izleyerek geceyi noktalıyoruz.
Ertesi sabah Xian'a uçuş var.

XIAN
Xian, Pekin'e göre çok daha küçük -yaklaşık dörtte bir büyüklüğünde- çok daha kafamdaki Çin'e yakışan bir şehir. Bu şehrin tarihi önemi büyük. Xian, Çin İmparatorluğu'nun ilk başkenti ve İpek Yolu'nun da doğudaki ilk durağı...

Xian'a geldikten sonra ilk olarak Müslüman Mahallesi'ne uğruyoruz.
Bana göre bu mahalle Xian'ın en orijinal yerlerinden biri. Buradaki Müslümanlık; geçmişte İpek Yolu üzerinde ticaret yapmış daha sonra buraya yerleşmiş olan Müslümanlardan geldiği gibi, İpek Yolu aracılığıyla taşınan Müslümanlığın da göstergesi.

Çin'de Müslüman Mahallesi'ne gidilir de oranın camisine gidilmez mi? Tabii ki gidilir, biz de öyle yaptık.
742 yılında yapılmış, Xian'ın en büyük camisi olan Ulu Cami'yi ziyaret etmek için daha caminin bahçesine girmeden ana kapıda, bizden ücret almaya kalktılar.
''Ne zamandan beri Müslümanlar camiye parayla giriyorlar?'' diye sorduğumuzda, ''o zaman Müslüman olduğunuzu ispatlayın'' dediler.
Neyse uzatmayayım, Besmele çekerek içeri kabul olduk.

Caminin oldukça büyük olan avlusundan içeri girdik. Ancak burada bize camiyi çağrıştıracak bir yapı göremedik. Ne bir kubbe ne de tek bir minare... Buradaki tüm yapılarda Çin mimarisi hakim.
Avluyu geçtikten sonra ahşaptan yapılmış caminin ana binasına geldik. Örtüleri taktık, ayakkabılarımızı çıkardık ve içeri girdik. Caminin içi gerçekten çok enteresandı. Tüm iç duvarlar Kuran ayetleriyle döşeliydi. Bir köşede duran Çin Alfabesiyle yazılmış olan Kur'an ise çok ilginçti.













Cami çıkışında değişik bir dünyanın içine girdik. Sanki burası çekik gözlü insanların yaşadığı küçük Arabistan gibiydi. Dükkanlardan sokaklara, Kur'an sesleri yükseliyordu. Erkeklerin üzerinde uzun entariler, başlarında ise takkeler vardı. Kadınların ise tabii ki hepsi örtülüydü.
Çin'in ortasında böylesine radikal bir Müslüman mahallesine düşmek eminim hepiniz için aynı ilginçlikte olurdu. Bir de tüm bu dokunun üzerine yan yana dizilmiş dükkanların tezgahları arasında avare avare dolaşmak çok hoştu. Bu dükkanlarda neler yoktu ki... İpek kumaşlar, Çin porselenleri, antik Çin'e aitmiş gibi duran objeler...
Neredeyse günümüzün çoğunu burada geçirdik.

Üstte fotoğrafta görülen yer ise bizim Taksim Meydanı işlevinde olan bir yer. Bu meydanın ortasında ise Ming Hanedanlığı zamanında yapılmış, Xian'ın sembolü sayılan Çan Kulesi bulunuyor.
Gece oldu mu kule öyle güzel ışıklandırılıyor ki...

Ertesi gün Terracotta Müzesi'deyiz. Önce, bu müzenin nasıl oluşturulduğundan bahsedeyim.
1974 yılında bu bölgede yaşayan bir köylü, müzenin bulunduğu yerde tarlası için su kuyusu açmak istemiş. Ancak kuyu için kazı yaparken karşısına su yerine heykel parçaları çıkmış. Durumu hemen devlet yetkililerine haber vermiş ve yapılan kazı çalışmalarında bunun 20.yüzyılın en büyük arkeolojik keşiflerden biri olduğu anlaşılmış. 
Şimdi ise; kazılarda ortaya çıkarılan İmparator Qin'in binlerce minik parçaya ayrılmış paramparça ordusu yeniden ayağa kaldırılmış ve kazı alanının üstü kapatılarak bu müze oluşturulmuş. Aynı zamanda tarihi miras kabul edilen müze, UNESCO tarafından koruma altına alınmış.
Bu tarihi mirası bulan o köylü ise her gün müzenin önünde duruyor ve müzeden alınan Terracotta kitapçığını 5 yuana imzalıyor. Biz de bu ara kitapçığımızı imzalatma fırsatını kaçırmadık tabii...
Müzenin içine girildiğinde bizi 360 derecelik cine-vizyon gösterisi için bir salona aldılar. Gösteriyi güzel hazırlamışlar. Daha sonra üst kata, Qin'in askerlerini görmeye çıktık.

Şimdi Terracotaların tarihine kısaca bir göz atarsak;
Çin daha imparatorluk haline gelmeden önce beyliklerle yönetiliyormuş. MÖ 3.yüzyılda, Çin'deki tüm beylikleri yenen Qin Shi Huang, Qin (Çin diye okunuyor. Çin'in ismi bu hükümdardan gelme) İmparatorluğu'nun temellerini atmış.
İmparator Qin, tahta geçer geçmez insanlık tarihinin o en eski, en karşı konulmaz merakına teslim olmuş; ''öbür dünyadaki hayat''ın hazırlığına başlamış. 700 bin Çinli, 36 yıl boyunca çalışmış, İmparator Qin'in öbür dünyadaki yerini hazırlamışlar.

İmparator Qin, yeryüzündeki Çin diyarının bir modelini inşa ettirmiş yeraltına...
Sarı nehrin sularını sırdan akıtmış. Kütüphanesindeki kitapları bambuya yazdırmış. Sonra kendine en uzun ömürlü metal sayılan bronzdan dökme bir atlı makam arabası yaptırmış.
Arabanın üstündeki şemsiyeye, güneşin konumuna göre şekil değiştirebilen bir düzenek kurdurtmuş.

Cengaverlerin eline bronz yaylar, kargılar vermiş. Generallere, zırhlı üniformalar... Altlarına yağız Moğol atları koydurtmuş İmparator Qin...
Bu toprak heykelleri 1000 derecede pişirmişler. Ve ''pişmiş toprak'' anlamına gelen Terracotta ordusu böyle kurulmuş. 
İlk yapıldıklarında renkliymiş heykeller, sonra zamanla solmuş renkleri. Ama hala aralarında hafiften renklerini koruyanlar var.
Buradaki her askerin yüzü farklı, biri diğerine benzemiyor. Söylenene göre bu toprak heykelleri yapan işçiler karşılarına bir diğer işçiyi alıyor ve heykele onun yüzünü yapıyormuş. Buradaki Terracottaların sayısının 8 binleri bulduğu, süren kazılar sonucunda yenilerinin bu sayıya eklenebileceğini söylüyorlar.
Terracottaların içinde hiç kadın yok. Çünkü üç bin kadın imparatorla birlikte mezara diri diri gömülmüş; Qin'i öbür dünyada eğlendirmek için...

Geçtiğimiz yıllarda Çin, Terracotta askerlerinin ''Modern Dünya Harikaları'' arasına girmesi için başvurmuş. Ancak toprak heykellerin beden kısımları kalıp dökme suretiyle yapıldığından dolayı Çin'in bu isteği kabul görmemiş. Ama ben onları kendi harikalar listeme aldım. Çin'e duyurulur:))

GUILIN
Çin'in güneyinde, sıcak bir iklime sahip olan Guilin'deyiz. Guilin Li Nehri'nin yanına kurulmuş 450.000 nüfuslu küçük, şirin mi şirin bir şehir. Bir şehir ki, adı ''Akasya Ormanı'' demek. Bir şehir ki içi dışı akasya ağacı, lotus çiçeği ve palmiye ormanı...

Çok güzel bir oteldeyiz. ''Guilin Lijiag Waterfall Hotel.'' Belli zaman aralıklarında, otelin çatısından bırakılan sular tüm otel cephesi boyunca; yukarıdan aşağı akıyor.













Li Nehri'ni; gündüz başka güzel, gece daha bir güzel duran Ay ve Güneş Pagodası'yla, dünyanın ünlü köprülerinin minyatürleri süslüyor.
Guilin, gece yaşayan bir şehir. Kentin içinde bir çok kafe ve her türlü zevke göre hazırlanmış dünya mutfakları var. Böyle olunca biz de Donald amcama gitmekten kurtuluyoruz. Hava sıcak mı sıcak. Tüm masa ve sandalyeler sokaklara atılmış. Bir de gece kurulan bir pazarı var ki! 
Çin'in en çok bu şehri beni mutlu ediyor.

Ertesi gün Li Nehri'nde bir tura çıkıyoruz. Nehir boyunca ilerleyip ağaç dolu tepelerin arasından süzülüyoruz. Buradaki dağların şekilleri bana Vietnam'ı hatırlatıyor.

Sanki bir tiyatro dekorunun içindeyim. İşte önümde bir perde açılıyor. Bulutlar dağları sarmış, bulutlar suya inmiş, sis tepelere çekilmiş, su nerede bitiyor, dağ nerede başlıyor, hangisi bulut, hangisi sis ya da ışık oyunu bilemiyorum.

Sadece manzara mıydı güzel olan? Yayıldık teknenin güvertesine, önümüzde deniz mahsullerinden oluşan bir menü, daldık bir sohbetin içine...
Bu resim hiç bitmesin, bu nehir gezisi hiç bitmesin, bu düş hiç bitmesin diye diye bitirdik Li Nehri'ni.











Nehir turu sonrası indik şirin mi şirin bir kasaba olan ''Yangshuo''ya...
El işi, göz nuru işlemelerin olduğu tezgahların arasında dolandık salına salına...
''Red Flute'' Mağarası'nı da unutmadık bu ara...

Ertesi gün çay bahçelerindeydik. Sudan ucuz bu ülkede çay.
Çay içmenin de bir adabı var. O güzelim porselenlerde yudumladık yaprağın, çiçeğin özünü...

ŞANGHAY
Şanghay' a vardığımızda artık akşam olmak üzereydi ve iş çıkışı trafiğine yakalandık. Aman Tanrım! Burada ne kadar çok gökdelen var. Her yer beton.

Akşam trafiğinden çıkışımız epey bir zaman aldığından karnımız iyice zil çalmaya başlamıştı. Geç de olsa sonunda kendimizi bir restorana atabildik. ''Allah açlıkla terbiye etmesin'' derler. Beğenmediğim Çin yemeklerini bile iştahla yiyişimi hatırlıyorum. Ancak bu sefer yemeklerden bahsetmeyeceğim. Restorandaki tablolardan söz edeceğim.

Restoranın duvarları birbirinden güzel tablolarla süslenmişti. Önce bunları yağlı boya tablolar zannettik.
Hayır! Değilmiş.
Meğer bunlar çok ince ipek ipliklerle işlenmiş tablolarmış. İlgilendiğimizi gören restoran sahibi, ''bir alt katta bu tabloların sergilendiğini ve satışa sunduklarını'' söyledi. Onca açlığa rağmen yemeği unuttuk, doğruca bir solukta alt kata indik.
Aman Tanrım, sanat bu işte!
Ancak inanılmaz yüksek fiyatlara satılan bu tabloları sadece seyredebildik.











Sanghay'da gorülmesi gereken yerlerin basinda gelen Şanghay'ın simgesi olmuş, dev bir TV kulesi ''Oriental Pearl Tower''dayız. 263. kattan şehri seyrediyoruz. Şanslı olduğumuz söyleniyor. Genelde bu kadar açık bir manzarayı bulmak zormuş.

Daha sonra; adettenmiş, biz de o adete uyup bir turist gemisine binip Huangpu Nehri'nde Sanghay'ın gece manzarasını izliyoruz.
Şanghay, Çin'in iş ve ticaret kenti. Şehir, büyük Huangpu Nehri tarafindan iki parcaya ayrilmiş. Bati yakasına ''Puxi'' dogu yakasina ise ''Pudong'' deniyor. Gökdelenler ise Pudong bölgesinde... 

Huangpu Nehri boyunca, 1930'lardan kalma, emperyalist ülkelerin kendi mimarilerini simgeleyen, 50 ye yakın bina ışıldıyor. Şimdi bu binalar; banka, yazıhane, otel ve restoran olarak kullanılıyor. Bu binaların bulunduğu yerin adı ise Bund bölgesi olarak geçiyor. Şanghay Limanı eskiden buradaymış. 

Ülkenin her yanından Çinlilerin gelip gururla gezdikleri, bir hayli frapan ve modern bir şehir Shangay.
1921 yılında ilk Çin Komünist Partisi de bu şehirde kurulmuş. Bugün bir anı olarak duruyor partinin tuğla binası, Versace'ler, Dior'lar, Levis'ler arasında;)
Yoruldum bu şehirde...
Bir ara, filmlerden hatırladığım eski Sanghay gözümün önüne geliyor. Geliyor ama görüntü çok çabuk kayboluyor.
Şimdi; nehirde hasır yelkenli kayıkların yerlerini dolar getirip götüren dev gemiler almış. Boynuzlu mandarin konaklarının yerini ise gökdelenler...



Atıyoruz sonra kendimizi Yu Yuan Bahçelerine... Bahçeler kentin ortasında, Ming Hanedanı'ndan kalma rüya gibi bir yer.

Dalıp gidiyorum havuzdaki rengarenk balıklara... Bu güzel bahçenin etrafını saran gökdelenleri görmezden gelerek.

Akşamı ediyoruz Yu Yuan'da ve yanıbaşındaki küçük dükkanlarda...
Ertesi gün yurda dönüş var.