KAMBOÇYA (Ocak-2006)

PHNOM PENH
Vietnam Saygon'dan yarım saatlik bir uçuşla Başkent Phnom Penh'e geliyoruz.
Kamboçya'da ilk durağımız Kraliyet Sarayı. Saraya girmeden önce ilk dikkatimi çeken çevredeki kolsuz ve bacaksız insanların sayıca ne kadar çok olduğu oluyor.
Dünyada en fazla mayının döşendiği ülkelerin başında geliyor Kamboçya. 10 milyonluk ülkede 9 milyon mayın olduğu söyleniyor. Yani neredeyse kişi başına bir mayın düşüyor.
Phnom Penh'de kamuya açık her yerde ''Mayınlara Dikkat!'' afişlerinin altında ''Kamboçya'da her 250 kişiden biri mayınlar yüzünden sakat'' yazısı var. Ve Kamboçya'da tüm bu uyarılara rağmen her ay (her yıl değil) 300 kişi mayına bastığı için yaralanıyor.

Bu ülke neden bu halde? Elimden geldiğince özet yaparak bu ülkenin tarihini, Kraliyet Sarayı'nın fotoğrafları eşliğinde anlatmak istiyorum.
Kamboçyalılar, kökenlerini eski Khmer İmparatorluğuna dayandırdıklarından kendilerine Khmer diyorlar.
Khmerler, komşuları Siyam (bugünkü Tayland) ve Vietnam ile tarih boyunca savaşmış. Hatta söylenen o ki Tayland ile Vietnam, Kamboçya'yı istila edip paylaşacakları zaman Kamboçya Kralı, Fransızlardan koruma istemiş ve 1863 yılında Kamboçya'yı resmi olarak Fransız sömürgesi haline getiren belgeyi imzalamış.

1941 yılında ülkeye yeni kral seçilmesi gerektiğinde, Fransızlar; en genç, en tecrübesiz lise öğrencisi Prens Norodoum Shanouk'da karar kılmışlar. Ama ''Ummadık taş baş yarar'' misali, Sihanouk, kral olduktan sonra Fransızlardan bağımsızlıklarını geri almak istemiş. Bunun üzerine Fransa, kralın önünü kesmek için monarşiyi lav ederek ülkeyi seçime sokmuş.
1953 yıllarına gelindiğinde ise Hindiçin bölgesinde Fransa'nın egemenliği bitmek üzeredir. Fransızların Vietnam'da verdiği ağır kayıplardan sonra sömürge yönetiminin Kamboçya'da da zayıflamasını fırsat bilen Sihanouk, parlamentoyu kapatıp ülkeye tekrar monarşiyi getirerek bağımsızlıklarını Fransa'dan kesin olarak geri almış.

Yıllar sonra  ''Kambersiz düğün olmaz'' misali ABD bölgede boy gösterir. Amacı ise komünizme geçit vermemek:)) 
Güney Vietnam'a yerleşen ABD, komünist rejimi benimseyen Kuzey Vietnam'a karşı ''Vietnam Savaşı''nı başlatır. Ayrıca Kamboçya'nın kuzeyinde, komünist rejim yanlısı olan Kızıl Khmerler yavaş yavaş palazlanmaya başlamışlardır. 
Sihanouk ile başta düşman olan bu Kızıl Khmerler, Sihanouk'un ABD tarafından sürgüne gönderilmesiyle ''Düşmanımın düşmanı benim dostum olur.'' sözünü doğrularcasına eski düşmanlar dost olur. Ve... dünyanın en büyük soykırımına sebep olan Kızıl Khmerler böylece kralın da yardımıyla güçlenmeye başlarlar.

Bize bu tarihi bilgiler verilirken bir taraftan da sarayı geziyoruz. O güzelim sarayın bahçesinde ilerlerken birden buranın dokusuna uymayan bu metal bina karşımıza çıkıyor. Bu binanın hikayesi de oldukça garip. Nasıl mı?
III.Napolyon, Süveyş Kanalı'nın açılışına giden Kraliçe Eugeni'ye, ''kendini evinde hissetsin'' diye bu binayı yaptırıp hediye etmiş. Süveyş Kanalı'nın açılışından sonra ise bina söktürülerek bu sefer Kamboçya Kralına hediye edilmiş. İşte, bahçenin ortasında duran o bina, bu binaymış.

Kraliyet Sarayı'ndan sonra Phnom Penh'i geziyoruz. Şehrin kötü tarihinden başka geriye anlatacak pek bir şey kalmamış. Fransızlardan kalma bir kaç kolonyal yapı dışında gerisi oldukça acıklı. Yollar, binalar, yapılar en önemlisi de insanlar yaralı bu başkentte...
Amerikan işgali sonucu dört yıl boyunca bombalanan ülke, ''Kızıl Khmerler''in güçlenmesine, daha sonra da bir katliama dönüşecek süreci başlatmış.
Kim bu Kızıl Khmerler? Ya da kimlerden oluşmuş, liderleri kim?
''Kızıl Khmerler''in lideri, Pol Pot denen cani bir adam. Köylü bir aileden geliyor. Hükümet bursuyla okumaya gittiği Fransa'da başarılı olamamış, ancak, bu ara komünist çevrelerle iyi ilişkiler kurmuş. Ülkesine döndüğünde ise Kamboçya Komünist Partisini kurmaya çalışmış, olmamış. Çin'e kaçmış orada Mao'dan etkilenmiş ve en son ülkesine bir gerilla olarak geri dönmüş.

Pol Pot, gerilla olarak Kamboçya'ya döndüğünde artık kendi ordusunu kurmalıydı ve öyle de yaptı. Bu ordunun askerlerini; beyinlerini kolayca yıkayabileceği, kanı kaynayan ergen gençlerden oluşturdu ve bu orduya ''Kızıl Khmerler'' adını verdi. 
1975 yılına gelindiğinde ise ordusuyla Phnom Penh'e girdi. Ve o andan itibaren Kamboçya için takvimler durdu. Artık yıl 1975 değil, 0'dı. 
Yerel rehberimizin bize anlattığına göre; Phnom Phen'e giren ''Kızıl Khmerler''i halk önce büyük bir coşku ile karşılamış. Çünkü yıllarca süren ABD'nin bombardımanından bıkmış olan halk, tüm ümitlerini ABD'ye karşı mücadele veren ''Kızıl Khmerler''e bağlamış.
Ancak halkın bu coşku ve sevinci çok kısa sürmüş. Halkın üzerine ateş açan gerillalar ertesi günü beklemeden o gece Phnom Phen'i boşaltmışlar. O sırada Phnom Phen'in nüfusu 2 milyonmuş. Bugün ise ancak 1 milyon civarında...
Kamboçyalı yerel rehberimiz bir bayan, o günleri yaşamış biri. Bize bu olayları anlatırken gözleri buğulanıyor. Şehir boşaltılırken üç çocuğundan ve kocasından onu ayırmışlar her biri bir tarafa dağılmış ve bir daha onlardan haber alamamış.

Kentteki 2 milyon nüfus, günler ve aylar süren, aç ve sefil bir halde yürütülerek ülkenin her bir yanına dağıtılmış.
Pol Pot'a göre başlarına ne geldiyse hepsinin sorumlusu batı sömürgeciliğiydi. Ona göre, kurtuluş için her şeyi sıfırlamak gerekiyordu. O yüzden tarihi bile sıfırladı. 
Yine Pol Pot'a göre kentler kötülük yuvasıydı. Ülkede yaşayan 10 milyon nüfusun hepsini çiftçi yapmak için kentlerde yaşayanları uzak köylere, dağlara, bayırlara, ovalara sürdü.
Hastaneler, okullar, gazeteler, tüm yayın evleri, müzeler, fabrikalar, kapatıldı hatta yakıldı. Din yasaklandı. Müzik yasaklandı. Darphane havaya uçuruldu para ortadan kaldırıldı, değiş tokuş sistemi getirildi. Tüm motorlu araçlar yakıldı. Ülkede sadece öküz arabaları kaldı.
Aile kavramı ona göre değildi. Çocuklar ailelerinden, eşler birbirlerinden ayrıldı. Yani her şeyin altını üstüne getirdi. 

Ülkede önce aydınlar sonra doktor, öğretmen, avukat gibi meslek sahibi olanlar öldürüldü. Sonra üniversite mezunları, sonra yabancı dil bilen ve gözlük takanlar... 
Pol Pot yabancılara karşıydı. Khmer olmayanları öldürttü. 
Yüz binlerce insan işkenceden, yüz binlercesi yollarda talan olmaktan, yüz binlercesi açlıktan, yüz binlercesi ağır çalışma koşullarından öldü.
Pol Pot, Fransızlardan kalma ülkenin adını bile Kamboçya'dan ''Kampuçya'' ya değiştirdi.
Kızıl Khmerlerin dört yıllık ''Demokratik Kampuçya''sından geriye iki milyonu aşkın ölü, bir kaç milyon öksüz, yetim ve yıkık bir ülke kaldı.
Oscar ödüllü ''Ölüm Tarlaları'' filmi bu yakın tarihi çok başarılı bir şekilde işlemiş.

Phnom Penh'in 20 km dışında Toul Sleng Jenosid ''Savaş Müzesi'' var. Kamboçyalı aydın ve beyin takımının korkunç işkencelerden geçirilip asıldığı bu yer eskiden yatılı bir okulmuş. Hem de kentin en değerli okulu. Aileler çocuklarını bu okula göndermek için can atarlarmış. Sonra kent, Kızıl Khmerlerin eline geçince Pol Pot bu okulu kapatarak burayı işkence merkezi haline getirmiş













Bu üç katlı büyük binada, yaklaşık dört yıl süren insanlık dramının önemli arşiv ve materyallerinin bir bölümü hala muhafaza edilmekte. İnsanın baktıkça içinin acıdan titrediği işkence aletleri, çekilmiş eski (arşiv) resimler ve tablolara işlenmiş insanlık dramını canlandıran katletme metodları, canlı bir tanık gibi müzenin duvarlarında asılı. Bu okulun bahçesinden toplu mezarlar çıkarılmış. Toplanan kafatasları camdan bir kulenin içine konmuş. Dolaşması zor bir müze. İnsanı insanlığından utandıran bir müze.

Sonuca gelirsek; bundan sonrası tam bir ''Ali Cengiz olayı''
Pol Pot rejimine son vermek için Vietnam, Kamboçya'ya giriyor. Vietnam'ın Kamboçya'ya giriş bahanesi, aşırı komünist olan Pol Pot rejimini, faşistlikle suçlaması. Ancak o sırada Vietnam'da, Demokratik Kampuçya da olduğu gibi komünist bir rejim var. İşte burada dengeler bozuluyor, çünkü; olaya Vietnam karıştığı için Vietnam'dan dolayı kuyruk acısı olan emperyalist ülkeler, bu sefer Kızıl Khmerlerin yanında yer alıyor.
Hindiçin bölgesinde komünizmi yok etmek isteyen batılılar ise rotalarını şaşırıp aşırı komünist yönetim olan Kızıl Khmerlere, yani bu canilere yardım elini uzatıyor.
Daha sonra, 2 milyondan fazla insanı katleden Kızıl Khmerler, savaş suçları mahkemesinde hesap vereceklerine, kaçtıkları Tayland sınırında ABD ve bazı batılı rejimlerin ve Çin'in büyük desteği ile önemli bir güç durumuna getiriliyorlar. BM ise soğuk savaş bitimine kadar Pol Pot ve Kızıl Khmerlere Kamboçya halkının temsilcisi olarak birer sandalye veriyor. Ve... Pol Pot'un eceliyle öldüğü 1998 yılına kadar iç savaş sürüyor.
Şimdi ülkede her yer mayın dolu. Barış süreci yaşarken bile sivil halk hala tehdit altında.
Yerel rehberimiz bizi uyarıyor ''Ana caddeler dışında, bilmediğiniz yerlerde dolaşmayın, her an bir mayına rastlayabilirsiniz''

Şimdi Kamboçya yaralarını sarmaya çalışıyor. Kızıl Khmerlerin dağılıp halkın arasına karıştığı biliniyor. O yüzden özellikle geceleri sokağa çıkmak pek güvenli değil.









Akşam üstü, Mekong Nehri'nin sahiline ya da benim deyişimle ''kordonboyuna'' iniyoruz. Kordonboyu, el arabaları içinde bir şeyler satmaya çalışan seyyar satıcılarla dolu. Halkın bir kısmı ise bizde olduğu gibi çimlere oturmuş piknik yapıyor.
Nehir boyunca, neredeyse tüm dünya ülkelerinin bayrakları sıralanmış, dalgalanıyor. Bizim bayrağımızı da diğer bayrakların arasında görünce pek bi sevindirik oluyoruz.

Seyyar satıcıların neler sattıklarına bakmak istediğimizde bu altı bacaklılar karşımıza çıkıyor. Galiba yılların getirdiği zor yaşam koşulları, halkı her türlü şeyi yer durumuna düşürmüş. Ya da ben yanlış düşünüyor olabilirim, Fransızların salyangozu çok sevmeleri gibi onlar da bu bacaklıları seviyorlardır, kim bilir...

Eski bir tekneyle Mekong Nehri'ne açılıyoruz. Nehrin karşı yakasında sefil bir hayat var.
Nehir turunu yaparken diğer taraftan Kamboçyalı rehberimiz anlatıyor:
''Milyonlarca insanın evinden yurdundan göçtüğü ve neredeyse 3 milyona yakın insanın hayatını kaybettiği ( o zamanlar Kamboçya'nın nüfusu 7 milyonmuş) üzücü olaylardan dolayı, bugün bir o kadar da insan hala yarı göçebe durumunda yaşıyor. 

''Yaşamları, bu ev haline dönüştürdükleri ufak kayıklarda geçiyor. Ülkede sosyal ve ekonomik güvence yok. Özellikle yaşlılar, kadın ve çocuklar ağır sorunlar yaşıyor. Daha çocukluğunu yaşayamayan ufak genç kızlar fuhuşa sürükleniyor.''

''Kamboçya'nın genç ve kendini geliştirmek isteyen bir nüfusu var. Buna karşın yolsuzluk ve adam kayırma had safhada. Ama insanlar hala umutlu ve eskiyi tamamen unutabilecekleri bir yarın düşlemeyi sürdürüyorlar.''

Güneş batmak üzere... Birazdan tüm bu yoksulluk, gecenin karanlığında görünmez olacak.
Karşı kıyıdaki Phnom Phen'in silueti gün batımında daha bir güzel görünüyor.
Bu ülkede yaşayan halkın daha güzel günler görmesini dileyerek karanlık daha fazla çökmeden otelimize dönüyoruz.

SIEM REAP
Ertesi gün Siem Reap'e uçuyoruz.
Siem Reap, Khmer dilinde ''Yenilgiye uğrayan Siyam'' demekmiş. Angkor'a on kilometre uzaklıkta olan Siem Reap, yeşilin bin bir çeşidiyle sarmalanmış, ortasından nehir geçen, kasaba gibi küçücük bir yer. 
Şehirleşmesi Phnom Penh'e göre çok farklı. Aslında burası Angkor'dan dolayı bir turizm merkezi. Kamboçya'ya gelen turistler genelde Phnom Phen'i atlayıp doğruca Angkor'u görmeye Siem Reap'e geliyorlarmış. O yüzden bu kentin çok lüks otelleri, alışveriş merkezleri ve kumarhaneleri var. 









Siem Reap'da kaldığımız otel, Sofitel Royal Angkor. Otel, Phnom Phen'de kaldığımız otelle karşılaştırılamayacak kadar lüks. Burada adettenmiş, otel girişlerinde yerel müzik aleti çalan bir bayan bulunurmuş. Otele her giriş çıkışta, istisnasız sürekli müzik aleti çalan bu bayanı gördüğümde ''nasıl olup da bu kadar uzun süreli oturabiliyor'' diye merak etmiştim. Belki de kızlar değişiyordu, ben fark edemedim.

Siem Reap'e geliş amacımız Angkor Tapınakları'nı görmek. Ancak Angkor öyle bir günde gezilecek gibi değil. Programda Angkor'a üç gün ayrılmış. Bu süre içerisinde kaldığımız otel bizim sığınağımız oluyor. Çünkü hava buralarda alabildiğine sıcak ve nemli. Öğlene doğru sıcakla birleşen nem, nefes almamızı bile güçleştiriyordu. O yüzden, sabah erkenden Angkor'a bir tur yapıp dönüyor, akşam üstü tekrar ikinci bir Angkor çıkartması yapıyorduk.

Ve şimdi sıra geldi ''Muhteşem Angkor''a...
Bu ülkeye gelmeden önce televizyonda izlediğim bir belgesel, Angkor'u fark etmem için yetti de arttı bile. Sonra, merak başladı. Angkor ile ilgili yazılar okumaya, Angkor'un fotoğraflarını bulup seyretmeye başladım. Tüm bunların ardından geriye tek bir şey kalmıştı, Angkor'a, kalkıp gelmek! 
Böylesine görmek istediğim  bir yeri gördüğüm için şanslıydım. Tanrıma her zaman olduğu gibi yine şükrettim.

 
Biz daha Osmanlı İmparatorluğu'nu kurmadan önce Uzak Asya'nın bu köşesinde Khmer krallıkları mucizeler yaratmış. Çünkü; insan elinden çıkma en görkemli, en ince, en rafine sanat eserleriyle süslenmiş yapıtlardan biri Angkor.
Antik kent; 235 kilometrekarelik bir alanı kaplayan bir ''Dünya Harikası'' 
















Her şey, Khmer krallarının kendilerini tanrı ilan etmeleriyle başladı. Tanrı ve kral bir olunca halkı yönetmek daha kolaydı.
Khmer halkı taptıkları, kutsadıkları tanrı ile krallarını eş tuttu. Zaten halkın başka seçeneği de yoktu.
Her kralın kendi tanrısal imgesini yansıtacak, canlı tutacak, öldüğünde ruhunun tanrıyla bütünleşmesini sağlayacak bir ya da bir kaç eser ortaya koyması kaçınılmaz oldu.
Khmer halkı yontu sanatının ustasıydı. IX. yüzyılda, Khmer krallarının başkenti, Angkor'a taşımalarıyla Khmer halkının bu becerisi, yapı ve yontu sanatındaki ustalığı birleşince mucizenin tohumları atılmış oldu.'' diyor kitaplar.

Khmerler, daha ilk başta görkemli ve akıllı bir şehircilik planı izlemişler. Temiz kaynak suları için ayrı, atık sular için ayrı yollar inşa etmişler. Sulama için arklar ve barajlar oluşturmuşlar. Angkor'un başlıca özelliklerinden olan büyük sarnıç, kanal ve hendek sistemi Angkor'un etrafındaki büyük topraklarda tarımın yapılmasını sağlamış. 
12. ve 13.yüzyıllarda bu şehrin nüfusunun 750 binleri bulduğu söyleniyor.

Şimdi, günümüze kadar ayakta kalan yapıların tümü tapınak. Zaten taşı ve taş oymacılığını sadece tapınaklarda kullanmışlar. Ancak bu tapınaklar ibadet için yapılmamış. Bunlar kralı temsil eden, tanrının tüm simgelerini sergileyen yapılar.
Bir zamanlar Angkor'daki kralların sarayları ve halkın yaşadığı evler ahşaptanmış, tabii ki onlar günümüze kadar ulaşamayıp çoktan yok olmuş.

Angkor tapınaklarının yapıldığı Angkor dönemi, Khmer İmparatorluğu'nun Güney Doğu Asya'da büyük güç oluşturduğu, 802'den 1431'e uzanan 600 yıllık bir dönemi kapsıyor.
1431'de Siyamlılar başkent Angkor'a saldırmışlar ve Khmerlerin su yollarını ele geçirip tarımlarına el koymuşlar. Bu durumda Khmerler başkentlerini güneye, Phnom Phen'e taşımaya karar vermişler ve Angkor terk edilmiş. Sanıyorum Siyamlılar Khmerlerin sadece su yollarını ele geçirmekle kalmamış aynı zamanda tahrip de etmiş olmalılar ki yüzyıllar boyunca Angkor'a kimse uğramamış. Böylece Angkor, ormanın derinliklerinde yitip giderek ''Kayıp şehre'' dönüşmüş. Sadece Budist keşişler ve bazı gezginlerin burayı bildiği söyleniyor.
Angkor, tam 400 yıl boyunca sessizlik içindeki bu bekleyişini sürdürmüş, taa ki Fransız gezgin Henri Mouhot'un keşfiyle, 1860 yılında dünyanın ilgisi buraya çekilene kadar.
Daha sonra bölgede yaşanan savaşlar yüzünden Angkor hak ettiği ölçüde turizme açılamamış. Son olarak ülkede yaşanan iç savaşın da bitmesiyle 2000 yılında turizme tekrar açılan Angkor, kesintisiz olarak turist akınına uğramakta...

Angkor Wat
Khmer mimari sanatının şaheseri sayılan, yeryüzünün en büyük tapınağı Angkor Wat... Kamboçya bayrağında da bu tapınağın silueti bulunuyor. Balonla Angkor Wat üzerinde dolaşanlar yukarıdaki fotoğrafta olduğu gibi bu muhteşemliğe tanık oluyor. (Ben olamadım, o ayrı)
Kimi mimarlık kitaplarında Angkor Wat için ''İnsan beyninin bugüne dek tasarladığı en görkemli, en uyumlu yapıt'' diye bahsediliyor.
Angkor Wat, 12. yüzyılda kendini Tanrı Vişnu ile bir tutan Kral Suryavarman tarafından yaptırılmış. 
Burada, Mısır piramitlerinden daha fazla taş kullanılmış ve her santimetrekarenin üzeri kabartmalarla işli.














Angkor Wat, kendi içinde küçük bir kent. Seksen iki hektarlık bir alana yayılmış.
Tapınağın içine giriyoruz, dar koridorlardan ilerleyip kapılardan geçiyor, kapıların ardındaki duvarları inceliyoruz. Burada her şey simetrik. Sağda ne varsa solda da, önde ne varsa arkada da aynısı var. Sonsuz bir uyum ve huzur var burada.

Apsaras, yani tanrı katının kutsal dansçı kızları. Üstleri çıplak boyunları zengin takılarla süslü. Altlarında bir peştemal sarılı. Her birinin saçları, duruş biçimleri birbirinden farklı. Sanki taş duvarlarda dans etmeyi sürdürür gibiler.

Angkor Wat'taki duvar kabartmalarını teker teker incelemek mümkün değil. Neredeyse birkaç saatimizi, terastaki bu duvarın, sadece bir bölümünü incelemekle geçirdik.
Bu duvar kabartmalarında neler yoktu ki? Sıradan yaşamlar, savaşlar, cennet ve cehennem, süt okyanusunun canlanması, tanrılar, şeytanlar...

Bir tam gün Angkor kompleksinin sadece Angkor Wat bölümünü gezebildik. 
Akşam otele döndüğümüzde yemekte Kamboçya'nın her biri birbirinden güzel kızlarının sergilediği apsara danslarını seyretmek tüm yorgunluğumuzu aldı. Danslarındaki ana figür olan el ve özellikle ayak bileği hareketleri oldukça değişikti.

Angkor Thom
Ertesi gün, Dünya Harikası Angkor'un surlarla çevrili bir başka bölümü olan Angkor Thom'a (Büyük Kent anlamına geliyor) geçtik.  
Surlarla çevrili bu alanda öncelikle kraliyet ailesi ve devlet görevlilerinin yaşadığı düşünülse de Çinli gezginlerin yazdıklarına bakılırsa burası çevreyle birlikte 100 bin kişinin yaşadığı bir kentmiş.

Angkor Thom'un birkaç girişi var. En etkileyici olanı ise ''Zafer Kapısı'' diyorlar. Ben diğer kapıları görmedim.
Zafer Kapısı'na giriş, taştan yapılmış bir köprüyü geçerek yapılıyor. Köprüde sağlı sollu 54'er heykel bulunuyor. Bir yılanı çekiştiren heykellerin güler yüzlü olanları iyiliği, asık suratlı ve çirkin olanları ise kötülüğü ve şeytanı temsil ediyormuş.

Bayon
XII. yüzyılın sonunda Kral VII. Jayavarman tarafından yaptırılan Bayon Tapınağı'nın en önemli özelliği, devasa gülümseyen yüzler.
Tapınak, ''Tanrı-Kral'' düşüncesinin gerilediği bir dönemde yaptırılmış. Kralın bir tanrı olduğu düşüncesinin Jayavarman tarafından canlandırılmaya çalışmasının bir ürünü olduğu sanılıyor. Eskiden 54 tane olan bu kabartma yüzlerden günümüze 37 tanesi gelebilmiş. Bu yüzlerin kimi temsil ettiği tam bilinmemekle beraber VII. Jayavarman özelliklerine sahip Buddha kabartmaları olduğu sanılıyor.

Ta Phrom
Ta Phorm, Angkor’un en ilgi çekici tapınaklarından biri. Tapınağı sarmalamış banyan ağaçları; duvarların, koridorların arasından çıkarak büyüleyici bir görüntü oluşturmuş.
XII. yüzyılda Kral VII. Jayavaman’ın annesine yaptırdığı bu tapınağın yeniden ortaya çıkarılışı ise oldukça sıkıntılı olmuş. Tapınağın küçük bir bölümü turistler için ağaçlardan temizlenmiş. Yapılan çalışmalar sonucunda; tarihi dokuya zarar verilmemesi için bitki gövdelerinin yapıyla birleşmesine izin verilmiş, ağaçların sadece yaprakları temizleniyormuş.

Banyan ağaçlarının kökleri, kimi yerde 30 metre yükseklikteki bir duvarın en tepesinden yere kadar ulaşmış sonra toprağın içinde kaybolmuş. Kimi yerde kökler; dev heykelleri, dev taş duvarları ikiye bölmüş, dörde ayırmış. Kökler iki taş arasından yol bulamadı mı taşı parçalamış, yol buldu mu yürüyüp gitmiş. Köklerin toprağa her ulaştığı yerden yeşiller yeniden fışkırmış. Dallar, kökler, taşlar birbirine kenetlenmiş.
Müthiş bir savaş, müthiş bir aşk var burada...












Törenlerin ve çeşitli oyunların yapıldığı oldukça büyük bir alana geliyoruz. ''Filler Terası'' adı verilen bu alan, kraliyet ailesi oyun ve törenleri seyretsin diye yapılmış. Alan, gerçek ölçekte fil kabartmalarıyla donatıldığı için bu adı almış.
Biraz ötede Cüzzamlı Kral Terası bulunmakta. Bu alana neden Cüzzamlı Kral Terası ismi konmuş, bilinmiyor.

Banteay Srei
3. ve son gün Banteay Srei’ye engebeli bir yoldan ulaşıyoruz. Buranın bir diğer adı ''Kadınlar Tapınağı'' Bu ismi almasındaki en büyük sebep, diğer yapıların aksine buradaki yapıların devasa değil minyon olması ve pembe taşlardaki oymaların kadınlar tarafından yapılabileceğinin düşünülmesiymiş.

Üçüncü günün sonunda artık Angkor'a veda etme zamanı geliyor. Bu antik bölge; bende, başka hiçbir yerle karşılaştıramayacağım kadar değişik etkiler bırakıyor. Yukarıda da yazdığım gibi Angkor'u gördüğüm için şanslı olduğumu biliyorum ve buradan mutlu bir biçimde ayrılıyorum.
Son olarak Angkor'u toparlarsam;
-Angkor, içindeki tapınaklarla birlikte bir kompleks. Tapınakların arasındaki uzun mesafelerden dolayı bir tapınaktan diğerine yürüyerek gidilmiyor. Adım başı tuk-tuklar var. Ya da çok ucuza bisiklet kiralanabilir. Bazı yerlerde de fillerin sırtında Angkor'un tadı çıkartılabilir. Tabii bunların yanında otobüs ve taksiler de tercih edeceğiniz diğer taşıtlar arasında...
-Angkor'a giriş bileti, herkesin hemfikir olduğu gibi en az 3 günlük alınmalı. Günlük giriş 20 dolar, üç günlük giriş ise 40 dolar. 
-Angkor'u gezmek çok yorucu ve hava da sıcak olduğundan, rahat ayakkabı ve bol giysiler seçilmeli.
-Sabah çok erken ve akşam güneş batarken, özellikle Angkor Wat kaçırılmamalı. 
-Balonla, mutlaka Angkor'u yüksekten seyretmeli. 

Kamboçya'daki son günümüzde Tonle Sap nehri üzerinde küçük bir turumuz daha var. Artık Siem Reap'ten ayrılıyoruz. Siem Reap'in dış mahallelerinden geçiyoruz. Geçtiğimiz yerlerde bazı evler, ağaçların üzerine oturtulmuş, bazı evler ise palmiye ağaçlarının arasında kaybolmuş.

Derme çatma teknelerden birine binip başlıyoruz Tonle Sap Nehri'ni ve nehirdeki köyleri gezmeye. Tonle Sap Nehri'ni gezmek oradaki yaşamı koklamak başlı başına bir olay.
Yol boyunca; bulaşıkların burada yıkandığını, çocukların burada oynadığını, banyonun bu suda yapıldığını görüyoruz.

Tonle Sap Nehri'nin hikayesine gelince: Bir gün çok canı sıkılan kral, önünde akıp giden akarsuya bağırır. ''Yeter bu yana aktığın, yüzyıllardır bu yöne gittiğin! Emrediyorum, artık ters yöne ak!''
Akarsu kulaklarına inanamadı. Yeryüzünde bir akarsuyun ters yöne aktığı hiç duyulmuş görülmüş şey mi!
Ama buyruk büyük yerden gelmişti. Madem kral buyurmuştu...
Akarsu bir süre ne o yana ne bu yana akabildi. Sonunda kararını verdi ve aşağıdan yukarıya akmaya başladı. Ama bu durum da içine çok sinmedi.
Sonunda yeni bir karar aldı. Bundan böyle kimi zaman alışık olduğu yana kimi zaman da kralın buyruğundan yana akacaktı.
İşte o gün bugün, senenin altı ayı bir yöne, öteki altı ayı öbür yöne akan yeryüzündeki tek akarsu Kamboçya'daki Tonle Sap'dır.
Ve o gün bugün, Tonle Sap'ın krala hem boyun eğişini hem de başkaldırışını kutlamak için Khmer halkı adaklarla, kutsamalarla, şenliklerle üç gün üç gece boyunca ''suların ters dönüşünü'' kutluyor.

En son tekne turumuz bitip karaya çıkıyoruz. Yol boyunca yaşamın bu sefer nehirde değil, sokaklarda aktığını, evlerin kapılarının bile olmadığını fark ediyorum. ''Belki de sıcak hava bu insanların şansıdır'' diye düşünüyorum, en azından soğuk hava ile boğuşmuyorlar.
Bu güzel ve acılı ülkeden ayrılırken içimden ''Hoşçakal, Kamboçya'' diyorum. İnşallah bir gün hak ettiğin güzel günlere kavuşursun.