MEKSİKA (Ekim-2013)

Meksika'ya gitmeden önce bana deselerdi ki '' Kafandaki Meksika nasıl bir yer?'' Hemen gözümün önüne gelen ilk görüntüleri sıralardım; büyük kayaların olduğu bir çöl, çölde kocaman kocaman kaktüsler, bu kaktüslerin hemen dibinde; geniş kenarlı şapkasıyla uyuklayan, bıyıklı esmer bir adam...
Daha sonra ise büyük katedraller ve kafasında uzun tüyler takmış Kızılderili tarzında adamlar, ya da ne bileyim geniş etekli kadınlar gözümde canlanırdı, o kadar.
Meksika'yı gezip görünce yukarıda yazdıklarımın yanlış olmadığını ancak Meksika'nın bu simgelerle anlatılamayacak kadar zengin bir içeriğinin olduğunu gördüm. Tarih, sanat, tat, renk, müzik, gelenek, efsane dolu hikayeler.... hepsi bu ülkedeydi.

Evet, görülecek ne çok şey vardı bu ülkede... Gezip gördüklerimin ne kadarını buraya aktarabilirim bilmiyorum ama elimden geldiğince Meksika'yı en başından, hatta vize işlemlerinden itibaren anlatmaya başlayayım.
Meksika'ya girebilmek için yeşil pasaportunuzun olması yetmiyor, ülkeye giriş vizesini bizzat kendiniz, ya Ankara'dan ya da İstanbul'daki Meksika Fahri Konsolosluğun'dan almanız gerekiyor. Bu yol çok teferruatlı, randevulu, gittisi geldisi, beklemesi, belgeleri çok olan bir yol. Eğer pasaportunuzda daha önceden alınmış geçerliliği olan ABD vizesi varsa işiniz kolay, elinizi kolunuzu sallayarak bu ülkeye girebiliyorsunuz. Şayet ABD vizeniz yoksa Meksika vizesi yerine ABD vizesi alın derim. Bir taşla iki kuş vurmuş olursunuz.

Buraya kadar tamam. Şimdi uçak yolculuğuna gelirsek... Geçmiş yıllarda bu bölgeye genelde İberia Havayolları uçardı. Her bindiğimde iyi dileklerimi gönderdiğim bu havayolları batmış, çok üzüldüm. Yerine Air France ile uçtuk. Al birini vur öbürüne... Benim için değil ama gidecek olanlar için iyi haber; iki aya kadar THY'nin Mexico City'e direkt uçuşları başlıyormuş.
Bu bilgileri verdikten sonra artık Mexico City'e geliyorum.
Cuma sabahı saat 6'da İstanbul'dan bindiğimiz Paris aktarmalı uçakla aynı günün akşamı saat 6'da Mexico City'e indik. Tabii ki yolculuğumuz 12 saat sürmedi, 8 saatlik zaman farkını da üstüne eklersek tam 20 saat sonra yamulmuş bir halde Meksika'daydık.
Mexico City Havaalanı'nı boydan boya rengarenk duvar resimleri süslüyordu. Daha girişinden renkli bir ülkeye geldiğimiz nasıl da belliydi. Sonra valizleri almaya gittik, salonda kocaman köpekler geziyordu. İstisnasız tüm valizleri kokladılar. Allah'tan uyuşturucuları yanımıza almamışız:)
En son ''tamam bitti'' çıkıyoruz derken, bir ışıklı butona basmamızı istediler. Şansımız varmış, bastığımız buton ''yeşil'' yandı. Kırmızı yansaydı valizleri açacaklardı.
Havaalanına dair son bilgi; Meksika'da onların deyişiyle ''dolares'' ile alışveriş yapamıyorsunuz. O yüzden havaalanı çıkışındaki döviz bürolarından ''Meksika Pezosu'' almanızda fayda var.
1 USD = 13 pezo yapıyor.

MEXİCO CİTY
Mexico City'i anlatmaya  nereden başlasam bilemedim. Öylesine tarihle iç içe geçmiş bir şehir ki, belki de öncelikle tarihini anlatmakla başlamalıyım. Biliyorum tarihe girersem yazı uzayacak ve birçokları için okuması sıkıcı olacak ama her şeye rağmen bu şehri anlamak için Mexico City'nin tarihine kısaca göz atmakta fayda var diye düşünüyorum.
Orta Amerika, Kolomb öncesi dönemde birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış bir bölge. Bunlardan en bilinenleri Olmek, Toltek, Teotihuacan, Zapotek, Mikstek ve Aztekler. (Mayaları ve İnkaları burada işe karıştırmıyorum. İnkalar Peru'da kaldı, Mayalara sonra değineceğim.) Konumuz ise Aztekler yani Meksikalıların ataları...
Dünyanın en görkemli medeniyetlerinden birini kurmuş olan Aztekler aynı zamanda dünyanın en zalim medeniyetlerinden biri olmuş. Yönetmenliğini Mel Gibson'un yaptığı ''Apocalypto'' filmi bu konuda epey bir ipucu veriyor.
Azteklerin bu bölgeye nereden geldikleri konusunda farklı tezler var. Bunların neler olduğunu burada yazmayacağım. Ancak hikayesi olan şehirler bana her zaman daha ilginç geldiğinden anlatılan bir efsaneyi buraya aktaracağım.
Bu efsaneye göre göçebe bir halk olan Azteklerin kutsal kahini Tenoch, rüyasında bir kartal ile yılanın buluşmasını görür ve gördüklerinin kendi halkı için iyiye işaret olduğuna karar verir. Günlerden bir gün bu göçebe halkın karşısına; kaktüs üzerine tünemiş, ağzında yılan tutan bir kartal çıkar, rüya gerçek olmuştur. Aradıkları yerin burası olduğuna karar verip bu topraklara yerleşirler. Böylece Aztek Medeniyeti'nin ilk temelleri atılır. Yıl, M.S 1300... Bizim Osmanlı Devleti'nin de kurulduğu yıllar.
İşte Mexico City'deki Antropoloji Müzesin'de çektiğim yukarıdaki temsili fotoğraf, efsanede anlatılan bu yeri gösteriyor. Aztek Medeniyeti'nin kurulduğu bu yer; 2250 metre yüksekliğinde, etrafı volkanik dağlarla çevrili Texcoco Gölü üzerinde bulunan birkaç adadan biri. Burası aynı zamanda günümüzdeki Mexico City'nin de merkezini oluşturuyor.
Bugünkü Meksika bayrağının ortasında görülen, ağzında yılan tutan kartal logosu da bu efsaneden kaynağını almış.

Sonuç olarak büyük bir medeniyet kuran Aztekler, başkente, kutsal kahinleri Tenoch'un adından esinlenerek Tenochtitlan adını verirmişler. Zamanla, bataklık olan gölde ''chinampa'' denilen, bataklıkta kök salan bitkiler yetiştirmişler. Bu bitkiler ile sağlamlaştırdıkları ağaç parçalarının üzerine de gölün dibinden çıkardıkları çamuru koyarak hem yaşadıkları yeri hem de tarım alanlarını genişletmişler. Tenochtitlan bu sistemle büyüyüp, Venedik gibi kanallar şehri olmuş. Gölün üstünde büyüyen bir şehir olduklarını hiçbir zaman unutmayan Aztekler, inşaatlarında, daha hafif olan volkanik kayaları kullanmışlar.
15. yüzyıla gelindiğinde ise Tenochtitlan, nüfus olarak o zamanın birçok Avrupa şehrinden daha büyükmüş.

14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış olan Aztekler, gelişmiş tarım ve sulama yöntemlerine sahiptiler. Kendilerine ait bir dinleri, takvim ve alfabeleri vardı. Yukarıdaki temsili resimde olduğu gibi gelişmiş şehirlere sahiptiler.
Sonra ne oldu da böylesine gelişmiş bir medeniyet tamamen ortadan kalktı?
Tabii ki hepimizin bildiği gibi bu sorunun cevabı istilacı İspanyollarda yatıyor. Bu topraklara gelen İspanyollar taş üstünde taş bırakmadan her yeri yıkıp geçmişler.
Aztek Medeniyetine baktığımızda kana susamış çok zalim bir halkla karşılaşırız. İnsan düşünmeden edemiyor;
''Nasıl oluyor da böylesine savaşçı bir halkı İspanyol denizci Hernan Cortes birkaç yüz askeriyle alt edebilmiş?''
Bana göre işin özü Azteklerin dininde, daha doğrusu inançlarında yatıyor.
''Nasıl?'' derseniz, kısaca anlatmaya çalışayım.
Aztekler çok tanrılı bir dine inanıyor ve tanrıları için sürekli insan kurban ediyorlardı. Özellikle güneş onlar için çok önemliydi ve her akşam batan güneşin tekrar doğması için güneşin susuzluğunun giderilmesi gerekiyordu. Susayan sadece güneş olsa iyi, savaş tanrısı, yağmur tanrısı hepsi susuyordu. Susayınca da kan istiyorlardı.
Binlerce insan kurban edildi, yetmedi. Bu sefer savaştıkları insanları esir alıp kurban etmeye başladılar. Ancak kurban edilecek insan mutlaka canlı olarak ele geçmeliydi. Bu yüzden tüm savaş taktiklerini öldürme değil, esir alma üzerine kurdular. Zaten madenleri işlemeyi bilmiyorlardı. Savaş aletleri; taş ve sopalardı. Tekerleği keşfetmemişlerdi, ''at'' gibi savaşta kullanılacak hayvanları tanımıyorlardı.
Bir de tüm bunların üstüne, Azteklerin güneş takvimi 16. yüzyılda dünyanın sonunun geleceğini gösteriyordu. Bu zaman da İspanyolların bu topraklara ayak bastığı günlere denk düşüyordu. Tanrılar yalan söylemezdi, yok olacaklardı. Böylece yaşam inançlarını da yitirdiler. Ve beklenen son geldi!

Cortes, 1519 yılında Tenochtitlan'a geldiğinde şehrin ihtişamı karşısında gözleri kamaşır. Çok sayıda köprü ve kanallarla birbirine bağlanan yapay adalardan oluşmuş bu kent, sayısız tapınaklara ve geniş yollara sahiptir. İspanyol askerlerinin arasında kızıl saçlıların oluşu Aztek kralı II. Moktezuma'ya güneşi anımsatmış olmalı ki beklenen tanrıların geldiğini düşünüp Cortes ve askerlerini sarayında konuk eder. Ancak bu konukseverlikten çabuk sıkılan Cortes, kralı esir alıp altın ve gümüşlerin peşine düşer.
Öte yandan Azteklere sürekli kurban vermek zorunda kalan buranın yerli kavimleri İspanyollarla iş birliğine girerek onlara hem rehberlik hem de askeri yardım yaparlar.
1521 yılına gelindiğinde ise başkent Tenochtitlan, İspanyolların eline geçer. Bu şehirde yaşayan Aztekler zorla Hıristiyan olmaya zorlanır. Olmayanlar işkenceyle öldürülür. Bu yetmezmiş gibi bir de üstüne İspanyollardan bulaşan çiçek hastalığı da iyice bellerini büker. Azteklerin direnecek güçleri kalmamıştır. Şehir yakılıp yıkılır.
Bir devir de böylece kapanır.
Şimdi aynı yerde dünyanın en büyük üçüncü meydanı sayılan Zocalo Meydanı var. Meydanın tam ortasında kocaman bir Meksika bayrağı dalgalanıyor. Meydanın kuzey kısmında Latin Amerika'nın en büyük katedrali olan Metropolitan Katedrali tüm ihtişamıyla yükseliyor. Aztek krallarının sarayı olan yerde ise, 235 metre bina boyuyla Başkanlık Sarayı uzanmakta.

Bunca tarihi bilgiden sonra gezimize dönelim. Otelimiz; ''NH Centro Historico Hotel'' orta halli bir yer. Ancak Zocalo Meydanı'na çok yakın. Otelin camından başımızı uzatsak neredeyse meydanı göreceğiz, o kadar yakın yani.
Mexico City'deki ilk günümüz. Kahvaltının ardından meydana yürüyerek gideceğiz, ancak yol barikatlarla kapatılmış, ortalık polis kaynıyor. Kenardan, köşeden, duvarlara yapışarak barikatları atlayıp El Zocalo Meydanı'na çıkıyoruz. Ancak burası daha beter durumda. Meydan, tamamen yaya ve araç trafiğine kapatılmış, buranın tek hakimi polisler! Taksim'e mi çıktık Zocalo'ya mı anlamak imkansız!
Tabii ki bu durumun sebebi sonradan anlaşılıyor. Devlet, ülkedeki tüm öğretmenlere; çalışanlar dahil, yeterlilik sınavı koymuş, buna karşı çıkan öğretmenler de greve gitmiş, eylem yapıyorlarmış. Ayrıca bizim paramızla 600 lira civarında olan öğretmen maaşlarının da arttırılmasını istiyorlarmış.
Meydana giremeyişimizin bir diğer sebebi de meydanı dolduran dev çadırlardı. Ülkenin Pasifik kıyılarında, Eylül ayının sonlarına doğru  şiddetli bir kasırga yaşanmış, bu kasırgada zarar görenlerin yaralarını sarmak için yapılan yardımlar bu çadırlarda toplanıyormuş.
Meksika, daha en baştan hareketlilik açısından Türkiye'yi aratmayacak gibi duruyor:)

Zocalo Meydanı, görüntü olarak benzemese de tarz olarak bizim Sultanahmet Meydanı'na çok benziyor. Birçok tarihi yapı bu meydan ve çevresinde toplanmış. Turist otobüslerinin ilk uğrak yeri yine bu meydan. O yüzden Mexico City'deki otel tercihini bu bölgeye yakın bir yerde yapmakta fayda var. Böylelikle o korkunç şehir trafiğine girmeden neredeyse tüm tarihi yerlere yürüyerek gitme şansınız olacak.
O gün, onca hareketliliğe rağmen Metropolitan Katedrali'ni gezebildik. Öğrendiğimize göre, bu tarihi yapı gölün üzerine yapıldığını hatırlatırcasına her yıl birkaç santimetre toprağa gömülüyormuş. Ancak bu çökme eğik olarak gerçekleştiğinden Katedral yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmış. Son yıllarda temel sağlamlaştırma çalışmalarına başlamışlar.
Katedralin içi ile ilgili anlatabileceğim çok fazla şey yok. Benim için diğer katedrallerden bir farkı yoktu.

Katedralin bahçesinde; II. Jean Paul'ün Meryem Ana ile birlikte oldukları büyük bir heykeli vardı. Bu ülkeye beş kez gelen Papa, anlaşılan Meksikalılar tarafından çok sevilmiş olmalı ki birçok yerde onun resim ve heykelleriyle karşılaştık.
Bu ülkede resmi din yok! Din resmileşmeyince devlet yardımı da yok! Ancak halkın %89'u Katolik ve oldukça dindarlar.
1978 yılında Zocalo Meydanı'nda yapılan metro çalışmaları sırasında Aztek Piramidi'nin (Templo Mayor) kalıntıları ortaya çıkmış. Meydanın o günkü hareketliliğinden dolayı bu kalıntıları göremedik. Katedralin bahçesinde açılmış olan ufak bir camdan, aşağıdaki tarihi zenginliği görmeye çalıştık ama yetersizdi.
Yine meydanda olduğunu söylediğim Başkanlık Sarayı gezilecek yerlerin başındaydı. Özellikle Diego Rivea'nın yaptığı duvar resimleri açısından. Ama o gün o binayı da kapatmışlardı.

Zocalo Meydanı'ndaki Metropolitan Katedrali'ne yüzünüzü döndüğünüzde sol kolunuz üzerinde bulunan sokağın başında ''AVENİDA FCO. I. MADERO'' yazar, işte buraya mutlaka girmelisiniz.
Caddeye; askeri diktatörlüğe karşı gelen, Meksika'daki devrimci birliğin simgesi haline gelen Francisco I.Madero'nun ismi verilmiş. Aynı zamanda ''Devrim Sokağı'' olarak da adlandırılan bu yer, günümüzde de sıklıkla protesto yürüyüşlerine sahne oluyormuş.
Bizim İstiklal Caddesini'ne çok benzettiğim Madero Street, taşıt trafiğine kapalı. Bu yüzden rahatlıkla gezebileceğiniz bir yer.

Madero Sokağı'na, İspanyol dönemine ait birbirinden güzel kolonyal binalar sağlı sollu dizilmiş. Yukarıda fotoğrafı olan yer ise binlerce fotoğrafın, karikatür ve çizimlerin sergilendiği Estanquillo Müzesi.
Müzenin karşısında 1821 yılında İspanyollardan ayrılarak bağımsızlık anlaşmasının imzalandığı Cizvit Kilisesi var. Kilise öylesine toprağa çökmüş ki, kiliseye girmek için köprü yapılmış.

Yine aynı sokakta ismi ''Casa de los Azulejos'' olan ya da ''Fayans Ev'' olarak geçen bu muhteşem tarihi yapının geçmişi 16. yüzyıla kadar gidiyor. Bu bina ilk olarak iki ayrı ev olarak yapılmış, sahipleri de zengin ve asil iki aileymiş. 18. yüzyıla gelindiğinde bu iki aile arasında gerçekleşen bir evlilik sonucu evler birleştirilmiş ve dış cephesi mavi beyaz çinilerle kaplanmış. Zamanın en sükseli evlerinden biri olan ve saray olarak adlandırılan bu bina günümüzde kafe olarak işletiliyor.
Duvarlarında rengarenk resimleri olan, yerel kıyafetli bayan garsonların hizmet ettiği, günün yorgunluğunu atabileceğiniz, enfes kahvelerinden içip, pastalarından yiyebileceğiniz ender güzellikte bir yer.


















Madero Sokağı büyük bir park alanı olan Alameda Central'e açılıyor. Burada Meksikalılar için önemli iki bina var. Bunlardan birincisi ''Latin Amerika Kulesi''... 1956 yılında yapıldığında Meksika'nın en yüksek binasıymış.
İkinci bina ise ''Meksika Güzel Sanatlar Sarayı Müzesi'' yani ''El Palacio de Bellas Artes''
Özellikle bu ikinci binayı biraz daha ayrıntılı anlatmak istiyorum.

El Palacio de Bellas Artes, öylesine zarif bir binaydı ki, ne yazık ki o günkü ziyaretimizde bu binanın güzel fotoğraflarını alamadım. Ertesi akşam tekrar buraya yolumuz düştü, ben yine şansımı denedim, olmadı. Ya fotoğrafa elektrik telleri girdi, ya yağmur yağdı:)
Eve gelince bu binanın internette bulduğum başka fotoğraflarına baktım, içlerinde çok başarılı çekimler vardı, kıskandım!

Binanın içi, İtalya'dan getirilen mermerlerle mükemmel bir renk uyumu gözetilerek döşenmiş. Ama en önemlisi binanın içi; Diego Rivera, Rufino Tamayo, Jose Clemente Orozco gibi duvar ressamlarının eserleriyle dolu.
El Palacio de Bellas Artes, aynı zamanda Meksika'nın en önemli opera binası. Burayı gördükten sonra bizim Atatürk Kültür Merkezi'nin harap hali gözümün önünden geçti, sonra da Taksim Meydanı'na yapılacak olan Topçu Kışlası, Cami, AVM gibi söylemler aklıma geldi. Ne diyebilirim ki, sözün bittiği yer burası!

Bana göre ve eminim birçok kişiye göre Diego Rivera'nın resimleri, önüne oturup saatlerce seyredilecek türden resimler. Rivera'nın duvar resimlerinde, ilk bakışta aralarında bir bağ yokmuş gibi duran birçok obje sıkışık bir halde durur. Aslında öyle değildir, bir kitabı okur gibi ne çok şey anlatır resimdekiler...
Yukarıdaki fotoğrafta görülen resmi, Diego Rivera, boyutları farklı olmak üzere iki kez yapmış. Sebebine gelince; Rivera, New York'taki Rockefeller Center'ın dış yüzüne duvar resmi yapması için Rockefeller Ailesi tarafından Amerika'ya davet edilir. Diego Rivera, resmi yapar. Rockefeller'in oğlu duvar resmine Lenin'in eklendiğini görünce, Diego'ya, resimden Lenin'i kaldırmasını yoksa bu durumu babasına açıklayamayacağını söyler. Sıkı bir devrimci olan Diego tabii ki böyle bir teklifi kabul etmeyerek her şeyi yüzüstü bırakır ve Meksika'ya geri döner. Arkasından, resmin yapıldığı duvar Rockefellerlar tarafından yıktırılır.
Diego, daha sonra aynı resmi El Palacio de Bellas Artes'in duvarına -yukarıda görüldüğü gibi- yapar.

Opera binasından nereye atladım, burası neresi mi? Mexico City'nin güneyinde, şehir merkezine yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta, kanallarında rengarenk salların dolaştığı,  keyifli mi keyifli bir yer.
Bitmedi, bu sallardan birine binip yavaş yavaş kanalların içlerine doğru ilerlediğinizi bir düşünün bakalım, sonra Meksika yemeklerinden yapılmış bir sofranın önünüze açıldığını, buz gibi Corona biranızı yudumlarken saçları biryantinli beylerin Latin ezgiler eşliğinde size şarkılar söylediğini... İşte burası Xochimilco... Aztek dilindeki anlamı ise ''çiçek bahçesi'' demek.

Gerçekten de taa Azteklerden bu yana, buradaki bahçelerde hala rengarenk çiçekler yetiştiriliyor.
Bu sayfanın başında Azteklerin başkentleri Tenochtitlan'ı nasıl kurduklarından bahsetmiştim. İşte burası da Texcoco Gölü'nün bir bölümü ve Xochimilco yüzyıllar öncesi Aztekler'in suda köklendirdikleri ''chinampa'' bitkilerinin oluşturduğu yapay adalardan meydana gelmiş. Tek fark; Tenochtitlan'ın kanalları İspanyollar tarafından kurutularak kapatılmış ve Mexico City olmuş. Xochimilco(Soçimilko) ise ismi ve kanallarıyla birlikte hala ayakta, Azteklerden kalma düzenini sürdürüyor. 















O gün hava çok güzeldi. Yayıldık salın ahşap döşemelerine...
Ellerinde gitar ve trompetleriyle süslü elbiseli ''Mariachiler'' yanımıza geldi. En güzel şarkılarını bizim için söylediler. Ya da bana öyle geldi:)

Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo'nun, şimdi müzeye dönüştürülmüş olan evini görmek üzere Coyacan'a geliyoruz. Evin dış cephesinde kullanılmış olan çivit mavisi renginden dolayı ev, ''Mavi Ev''olarak biliniyor.
Meksika'ya gelmeden bir hafta önce Salma Hayek'in başrolünü oynadığı ''Frida'' filmini iki kez izlediğimden dolayı ev bana tanıdık geliyor. Frida ise hepten tanıdık.

Frida'nın tablolarından çok onun fotoğrafları ilgimi çekiyor. Düşünmeden edemiyorum, bir kadın nasıl oluyor da bu kadar farklı, etkileyici, cüretkar, karizmatik, mağrur, asi, tutkulu ya da hüzünlü olabilir? Daha doğrusu bunların hepsi bir kadında bulunabilir mi? Bir kadın bıyıklı haliyle Frida gibi çekici olabilir mi? Ya da başına sıklıkla çiçek takacak kadar feminen olan bir kadın nasıl olur da böylesine erkeksi imaj verebilir?
Eminim böyle görünmek için özel bir çaba harcamadı Frida... O önüne konulanı yaşadı, hem de dibine kadar. Hayat onun hamurunu öylesine farklı yoğurdu ki, ortaya böyle bir kadın çıktı.
1900'lü yılların başında doğan sanatçının kısa süren hayatını -kendi fadesiyle- başına gelen iki korkunç kaza şekillendirdi. Biri, geçirdiği otobüs kazası ve kazadan ona miras kalan acılı bir beden, diğeri de kalbini yakan, acıtan Meksika'nın ünlü duvar ressamı olan kocası Diego Rivera...


Resim yapmaya, kaza sonrası aylarca yatmak zorunda olduğu yatağında başladı. Annesi yatağının üstüne bir ayna yaptırdı. Böylece, resimlerindeki model kendi oldu, çizip boyadıkları ise acıları.
Bedensel acıları geçmeden Diego Rivera'ya aşık oldu, evlendiler. Kendinden yirmi bir yaş büyük, iki evliliğini bitirmiş, çocukları olan, iflah olmaz çapkın, çirkin, şişko bir adamdı. Evliliklerinden kısa bir süre sonra eski alışkanlıklarına geri döndü Diego... Frida ise içindeki aşk acısını azaltmak için tablolarına...

İçindeki acı tablolarına öylesine yansıyordu ki; yaptığı resimleri, sürrealist olarak tanımlayanlara ''Yaptığım resimler benim gerçeğim'' diyerek karşı çıkıyordu.
Resimlerindeki ustalık, Pablo Picasso'ya bile ''Biz onun gibi insan yüzleri çizmeyi bilmiyoruz'' dedirten sanatçının 143 resminin olduğu ve birçok tablosunun Madonna'nın özel koleksiyonunda olduğu biliniyor.





''Mavi Ev'' diye başladım Frida'nın hayat hikayesine daldım.
Tekrar eve dönüyorum; Fridanın evi geniş sayılabilecek bir avlunun etrafındaki bölümlerden oluşmuş.
Diego ile paylaştığı odası, solda fotoğrafta görülen resim tuvali, sağda görülen mutfağı ise olduğu gibi korunmuş.
Başka bir bölümde ölümünden elli yıl sonra gün ışığına çıkan uzun etekleri, ayakkabıları, elbiseleri, ağrıları yüzünden hep takmak zorunda olduğu korseleri sergileniyor. Sanatçı bu evde doğup büyümüş, hayatının büyük bir bölümünü burada geçirmiş ve yaşama bu evde veda etmiş. Ölümünden sonrası için ''Yatarak çok fazla vakit geçirdim. Yakın sadece'' diyen sanatçının külleri, odasındaki konsolun üstündeki vazoda bulunuyor.

Meksika'ya gelip de 'tekila'dan bahsetmesem olmaz. Bizim için rakı neyse, onlar için de tekila aynı şey. Aralarındaki en büyük fark; tekila, tüm dünya tarafından tanınırken, rakı böyle bir şansı yakalayamamış.
Tekila, adını Jalisco Eyaleti’nde bulunan Tequila kasabasından almış. Anladığım kadarıyla da tekila üretimi Jalisco ve ona komşu birkaç eyaletin tekelinde. Aynı zamanda tekila üretimi için gereken bütün şartlar yasalarla korunmuş. Şişenin üzerindeki etikette yazan NOM kelimesi ve yanındaki rakamlar, tekilanın devlet tarafından izin verilmiş elliye yakın imalathaneden hangisinde yapılmış olduğunu gösteriyor ve tekila alırken bu etiketin olmasına mutlaka dikkat etmek gerekiyormuş


Meksika'ya gelmeden önce tekilanın herhangi bir kaktüsten elde edildiğini sanırdım. Öyle değilmiş. Tekila, bizdeki 'Paşa Kılıcı' ya da 'Aloe Vera' bitkisini andıran, 400 farklı cinsi olan agavenin yalnızca ''Mavi Agave'' denilen türünden, distilasyon yöntemi ile elde ediliyor.
Tekila, hemen yaptım oldu bitti türünden bir içki değil. Bir kere agave bitkisinin olgunlaşması için 8-12 yıl gerekiyor. Olgunlaşan bitki sağdaki fotoğrafta görüldüğü gibi yaprakları kesiliyor ananasa benzeyen ana gövde buharda pişiriliyor, sıkılıp suyu çıkarılıyor, fermantasyona bırakıldıktan sonra iki kez distilasyondan geçirilip en son dinlenmeye bırakılıyor.


Meksika'da ''bütün tekilalar mezcaldir ama bütün mezcaller tekila değildir'' söylemi var. Burada adı geçen mezcal, tekila imalatı için ayrılmış Mavi Agave bitkisinden daha farklı bir agave türünden elde ediliyor. Tekiladan farklı olarak bitki buharda değil odun ateşinde pişiriliyor, böylece yanmış odunun kokusu içkiye geçiyor. Tek distilasyon yapılıyor ve bu aşamada mezcalin içine agave bitkisinin kökünde ve yaprakları arasında yaşayan kurtçuklardan konuyor. Manevi olarak kurdun, bitkinin ruhunu taşıdığına ve bu ruhun kurdu yiyene geçtiğine inanılıyor.
Neyse buraya kadar iyi, güzel. ''Tekila ve mezcalleri 'shot'ladık kurtları onlara bıraktık.'' derken, durumun öyle olmadığını öğreniyorum. Bilirsiniz, tekila tuz ve limonla birlikte alınır. Ancak limona kattığımız tuzun rengi resimdeki gibi kırmızımtırak olunca ''Burası Meksika, tuza kırmızı biber karıştırmışlardır'' dedim, hiç önemsemeden limonumu bu tuza batırıp arkasından da tekila shot... derken, aklıma geldi sordum;
''Tuzun içinde biber mi var?''
''Hayır! Ezilmiş agave kurdu var''
''Aman Tanrım! Demek ki o günden bu yana agave bitkisinin ruhuyla birlikte yaşıyorum:)

Fotoğraftaki yer, ünlü Garibaldi Meydanı ve Mexico City'nin en canlı meydanlarından biri. Burası ilginç bir yer. Meydana girdiğinizde, geldikleri bölgeye göre farklı renklerde elbise giymiş olan Mariachiler yani seyyar müzisyenler sizi bekliyor oluyor. Her grubun bir şefi var. Bu şefle ufak bir pazarlık yapıyorsunuz. Pazarlığın konusu ise; kaç kişilik orkestra ya da kaç şarkı istediğiniz üzerine oluyor. Sonra onlar başlıyor çalmaya, yan taraftan başka Mariachi grubunun müzikleri sizin müziğinize, dans edenleri ise birbirlerine karışıyor...
Buradaki eğlence gecenin ilerleyen saatlerine kadar bu şekilde sürüp gidiyor.

Akşam yemeği için tekrar Zokola Meydanı'ndayız. Meydana çıkan ara sokağın birinde yer alan ''Cafe de Tacuba'' isimli restoranta giriyoruz. Burası, tarihi dekoru içinde 1912'lerden bu yana hizmet veren; özel kıyafetli garsonları, müzik ziyafeti çeken Mariachileri ve lezzetli yemekleriyle kesinlikle birinci sınıf bir yer.
Servis, masaya gelen Aztek çorbasıyla başlıyor. Çorbanın içinde cips, biber ve peynir var, tadı güzel. Daha sonra masaya soslu tavuk ve siyah fasulye püresi geliyor. Ama hepsinden önce, ilk olarak acı soslar masada yerini alıyor.
Meksika mutfağını daha sonraki günlerde de bolca deneyimledik. Yeri geldikçe burada bahsedeceğim. Ama şu bir gerçek ki Türk mutfağının üstüne mutfak tanımam.

Ertesi gün sabah erkenden kalkıp Guadalupe Klisesi'nin pazar ayinine yetişiyoruz. Bu kilise Katolik Hıristiyanları için çok önemli ve mucizevi. Sebebini sonra anlatacağım. Önce izlenimlerimi aktarayım.
Kilisenin olduğu bölge Mexico City'nin yaklaşık 10 kilometre dışında bulunuyor. Kilisenin olduğu yere merdivenlerden çıkılıyor, basamak ve yollar çiçek ve mumlarla bezenmiş. Bahçenin içinde yeni ve eski olmak üzere iki kilise var. Eski kilisenin olduğu yerde ise Azteklere ait bir ibadethane varmış. Tabii ki beklendiği gibi, İspanyollar burayı yıkıp 1536 yılında eski dediğimiz kilisenin yapımına başlamışlar. Fakat zemin yumuşak olunca, depremlerin de etkisiyle kilisede çatlaklar ve çökmeler başlamış. Yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan kilise günümüzde kullanım dışı, ama içine girip gezilebiliyor.

Eski kilise böyle olunca onu yerinde bırakıp hemen yanına bir yenisi inşa edilmiş. Yeni kilisenin inşası için bütün dünyadan buraya bağış yağmış. Sonuçta oldukça modern görünümlü bir kilise ortaya çıkmış. Yukarıya koyduğum fotoğrafa tüm kiliseyi sığdıramadım. Eğer sığdırabilseydim kilisenin görünümü, bir kadının açılmış eteği biçiminde görülecekti. (Azizenin eteği)


''Şimdi bu kilise niye bu kadar önemli?'' sorusuna gelirsek; İspanyollar geldikten sonra Hıristiyanlığı seçen Juan Diego isimli yerli, bu bölgede Guadalupe Azizesi'yle karşılaşır ama bu karşılaşmaya kimse inanmaz. Juan Diego daha sonra Azize ile üç kez daha karşılaşır ve son karşılaşmada Azize, Juan Diego'ya elindeki çiçekleri verir. Yerli Diego bu çiçekleri elbisesinin eteklerine takar. Daha sonra elbisesinden çiçekleri çıkarttığında, elbisenin üzerine Kutsal Azize'nin yüzünün çıkmış olduğunu görürler. İşte üzerinde Guadalupe Azizesi'nin resmi bulunan kumaşın, 1535 yılından kalan kumaş olduğu söyleniyor ve o resim şimdi yeni kilisede asılı.
Resmi görmek için kilisenin içindeki mihrabın arka kısmına dolanıp yürüyen bir platforma geçiyorsunuz ve o sırada fotoğraf aldınız aldınız yoksa yürüyen platform sizi kilisenin dışına çıkarıyor. Resmin önündeki yığılmayı önlemek için böyle bir çare düşünmüşler.
İspanyollar da o zamanlar, zavallı yerlileri Hıristiyanlığa çekmek için iyi hikayeler bulmuşlar.

Mexico City'e 50 kilometre uzaklıktaki antik şehir Teotihuacan'a gidiyoruz. Şehir merkezinden ayrılır ayrılmaz gecekondu hakimiyeti başlıyor. Kolay değil, Tokyo'dan sonra dünyanın en kalabalık başkenti burası. Mexico City'nin nüfusunu araştırdım, kaynaklar farklı rakamlar vermiş ama şu bir gerçek ki, nüfus; 23 ile 28 milyon arası bir yerde, orası kesin:)
Dünyanın en fakir insanı diye bir tanım var mı bilmiyorum ama dünyanın en zengin adamı bu ülkede yaşıyor. Meksikalı Carlos Slim Helu... ''Carlos'' ismini, cahil bilgiçliğiyle mafya ile ilişkilendirsem de adamı tanımıyorum, günahını almayayım:)
Mafya deyince aklıma geldi; Meksika'da 2006 ve 2012 yılları arasında tam elli bin kişi fidye için kaçırılmış. Ülkenin kuzeyi ise tam bir facia. Uyuşturucu kartelleri, neredeyse sınırlarını çizmiş bağımsızlıklarını ilan edecekler.
Meksika'nın Amerikan yanlısı genç ve yakışıklı bir başbakanı var; Enrique Pena Nieto. ''Ben bu kartellerin üzerine giderim'' diye başa gelmiş. Bu konuda başarılı mı, diye sordum. Dostlar alışverişte görsün, dediler.
Sonuçta, birçok Latin Amerika ülkesinin yaptığı gibi, yönetimde devrime gidemeyen Meksika, hala yolsuzluk ve gelir dağılımındaki dengesizliklerle uğraşıyor.

TEOTIHUACAN
Antik çağdan kalma bir şehir, Teotihuacan... Kimler tarafından kurulduğu ve neden terk edildiği bilinmiyor. Çünkü bu uygarlığa ait hiçbir belge ve yazı bulunamamış. Burada yaşayan uygarlığın M.Ö 2.yüzyılda buraya yerleştiği ve M.S 6.yüzyılda da tarih sahnesinden çekildikleri biliniyor.
Yaklaşık 600 yıl sonra Aztekler bu bölgeye geldiklerinde terk edilmiş bir şehirle karşılaşıyorlar. Kente, Azteklerin kullandığı Nahuatl dilinde ''Tanrıların Şehri'' ya da ''Tanrıların doğduğu şehir'' anlamına gelen ''Teotihuacan'' adı veriliyor.

Teotihuacan, gerçekten ilginç ve etkileyici bir yer. Geniş bir alana yayılan şehir, aynı zamanda Meksika'nın en büyük antik şehri olarak geçiyor. Şehrin ortasından, doğu batı ekseninde iki kilometre uzunluğunda geniş bir yol geçiyor. Aztekler buraya ''Ölüler Yolu'' adını vermiş. Yolun sağında ve solunda düzenli aralıklarla saray ve tapınaklar inşa edilmiş. Ölüler Yolu'nun sonunda Ay Piramidi bulunuyor.
Şehrin merkezinde ''Ana Tanrı Quetzakoatl'' (Tüylü Yılan) tapınağı var. Ne hikmetse bu Tüylü Yılan, Orta Amerika Medeniyetlerinde sürekli karşımıza çıkıyor. Demek ki her dönemin adamı gibi, bu da her dönemin tanrısı...

Ölüm Yolu'nun güney kısmında ise tüm ihtişamıyla ''Güneş Piramidi'' yükseliyor. Güneş Piramidi, dünyanın 3'üncü, Meksika'nın ise 2'inci büyük piramidi olarak geçiyor.
Mısırdaki piramitlerle Teotihuacan'daki Güneş ve Ay Piramidleri'ni kıyaslayacak olursak, elbette aralarında benzerlikler olduğu gibi birçok farklılıklar da var. Örneğin; buradaki piramitler, zaten var olan bir tepenin üzeri taşlarla kaplanarak elde edilmiş ve bu piramitlerin kral mezarlığı olarak kullanıldığına dair hiçbir bulgu yok. Gerçi piramitlerin tepesindeki tapınaklar, burada kurban edilen binlerce insana mezar olmuş ama... buradaki konumuz başka.

Sonunda, ilk defa bir piramide tırmanmanın heyecanıyla zirveye kadar ulaştık. Bence bu piramide çıkmanın zor tarafı, çıkışta yoruluyor olmamızdan çok inişin tehlikeli oluşuydu. Merdivenler çok dikti ve bu kalabalıkta birinin dengesi bozulmaya görsün düşerken domino etkisiyle çok kişiyi yanında sürüklerdi.
Piramidin merdivenlerine bir tür önlem olsun diye boydan boya çelik bir halat çekilmişti. Gerçi halata tutunmadan basamakları çıkmak daha kolaydı ama dediğim gibi iniş kötüydü, hele yanınızda hoplayıp duran kızlarınız varsa:)


Güneş Piramidi'nin tepesinde eskiden oda şeklinde bir tapınak varmış. Tanrıya kurban edilen insanların kalpleri, -kalp daha atarken- göğüs kafesinden çıkarılıp ateşe atılır, sonra baş bedenden ayrılır ve daha fazla kan akıtmak için cesetler piramidin tepesinden aşağı yuvarlanırmış. Günümüzde ise bu tapınağın yerinde geniş bir düzlük var. Bu düzlüğün ortasında da küçük bir çukur; gelen ziyaretçiler bu çukura parmaklarını sokup dileklerde bulunuyor.
Güneş Piramidi'nin zirvesinden bakıldığında ise; Ay Piramidi ve Ölüm Yolu tüm açıklığı ile aşağıda uzanıyor.
Daha sonra Ay Piramidi'ne de çıktık. Ancak bu piramidin en tepesine kadar çıkış izni yoktu. Allah'tan yoktu çünkü zıplayan bu çekirgeleri o gün zor zapt ettim.

 Öğleden sonra Meksika Antropoloji Müzesi'ndeydik. Müze, çok büyük bir avlunun etrafını çevreleyen salonlardan oluşmuş. Her salon, ayrı bir mezo-Amerika medeniyetine ayrılmış. Bir salonu gezip bitirdikten sonra diğer bir salona girmek için bu ortadaki avludan geçiyorsunuz. Avluda ise; büfe, kafe, değişik sergilerin olduğu stantlar, müzik ne isterseniz var. Bu şekilde hem müzeyi gezip hem de aralarda mola vermek iyi oluyor.
Müze için ayırdığımız üç saatlik süre elbetteki burayı gezmek için yetmiyor. Çünkü dünyanın sayılı müzeleriyle boy ölçüşecek boyutta büyük ve zengin olan müzeye birkaç saat değil, birkaç gün ayırmak gerekir diye düşünüyorum. Bizimki sadece ''geçiyordum uğradım'' misali bir şeydi...

Müze çıkışında Bolivar Caddesi'nde bulunan ''Osmanlı Saati''ni görmeye gidiyoruz.
Bu saat, 1910 yılında Meksika'nın bağımsızlığının 100.yılı anısına hediye edilmiş. Hediye eden tabii ki Osmanlı Devleti değil. O tarihlerde İstanbul nere, Mexico City nere...
Dış cephesi çinilerle kaplı, kadranında hem latince hem de arapça rakamlarları olan saati, Meksika'ya göç etmiş olan Osmanlı vatandaşları hediye etmiş.
Saatin üstünde ''Osmanlı Cemaatinden Meksika'ya- Eylül 1910'' yazıyor.

Ertesi sabah Mexico City'den ayrılıp güneye, Meksika'nın Chiapas eyaleti'ne geçeceğiz. Ama geçmeden önce Mexico City'yle ilgili aklımda kalan son birkaç ayrıntıyı buraya aktarayım.
Büyük şehirlerin en büyük derdi olan trafik, Mexico City'de ayyuka çıkmış durumda. Yetkililer trafiği rahatlatmak için bir gün tek, bir gün çift plakaların trafiğe çıkışına izin veriyor. Bu kurala uymayan araç sahiplerinin ise 24 saat araçları bağlanıyor, üstüne de 1000 peso para cezası veriliyormuş.
Bu ara dikkatimi çekti, şehirde hala troleybüsler çalışıyordu. Eski günler aklıma geldi.
Bir de aynı bizde olduğu gibi trafik sıkıştığında camları silmek için aracın önüne atlayanlar ya da bir türlü akmayan trafiğin içinde yiyecek satmaya çalışanlar vardı.
Tevekkeli değil, bu şehirde kendimi neden yabancı hissetmediğim:)

Mexico City yemyeşil bir kent. Çöl buraya uğramamış, kaktüsler ise çölde değil, özel olarak parklarda yetişiyor. Hava durumuna gelince, şehrin çok değişken bir iklimi var. Hava, genelde sabahları serin ve puslu oluyor, öğlene doğru güneş açıyor ve hava ısınıyor, akşam ise genelde yağmur yağıyor.
Mexico'nun gece hayatı ise oldukça renkli. O kadar yüksek sesle eğlenip koro halinde şarkılar söylüyorlar ki, şehirde kaldığımız ilk gece bu sesleri duyunca ''iyi saatte olsunlar, gece yarısı protesto yürüyüşüne mi geçti bunlar'' diye, düşünmedim desem yalan olur.


Ertesi gün Mexico City'den uçakla Chipas eyaleti'nin başkenti olan Tuxla Gutierrez'e, oradan da fazla oyalanmadan ''Chipa de Corza'' adlı küçük bir kasabaya geliyoruz.
Kasabada; meydanda 1562 yılında İspanyollar tarafından Endülüs mimarisi tarzında yapılmış olan büyük bir çeşme, meydanın etrafında ise kolonyal dönemi yansıtan kemerli binalar ve bize Mexico City'i aratacak olan cehennem gibi bir sıcak vardı.
Öğle yemeğini, kasabanın yerel bir restoranında aldıktan sonra ''Sumidero Kanyonu''na gitmek üzere Chipa de Corza'dan ayrılıyoruz.


Sumidero Kanyonu, Chipa de Corza kasabasına yaklaşık yarım saat uzaklıkta, Rio Grijalva Nehri üzerinde bulunuyor. Kanyon, teknelere binilerek geziliyor. Teknelere binilen yer başta çok cazip gelmese de kanyonun derinliklerine doğru ilerledikçe muhteşem bir doğa ile baş başa kalıyoruz.

Kanyonun iki tarafındaki dağlar kimi noktalarda yaklaşık 1000 metre yüksekliğe ulaşıyor. Bir de bu dağların arasından şelalelerin aktığını, bir ağaçtan öbürüne maymunların atlayıp zıpladığını, kuşların etrafınızda uçuştuğunu düşünün...












Bu ara nehrin timsah kaynadığını da belirtmeliyim. Tabii ki bu işe en çok ikiz kızlarım seviniyor, doğal bir ortamda ilk kez timsah görüyorlar. Ablalarının ise timsahlarla ilgilendiği yok, kesin o daha önce bir yerlerde görmüştür:)
Sonuç olarak, iki saate yakın süren kanyon gezimiz oldukça keyifli geçiyor. Bundan sonraki durağımız; yaklaşık 300 kilometre uzaklıktaki ''San Cristobal de Las Casas'' şehri...

Yola çıktıktan bir süre sonra otobanda trafik iyice kitleniyor. Yavaş yavaş ilerleyerek gişelere ulaştığımızda yolun niye tıkandığı belli oluyor. Latinler yine bir protestonun peşindeler. Kalabalık bir grup, otoban gişelerini tutmuş, gişelerde çalışan memurları da etkisiz eleman haline getirmişler.
Şimdi n'oldu?'' diyoruz. Gayet sakin bir biçimde ''Eski hikaye, öğretmen hakları için buradalar'' diyor şoför.
Göstericilerin fotoğrafını almak istediğimizde ise ''Çekmeseniz iyi olur'' diyor. Adam haklı, ben de başka fotoğraf çekmeden elimdeki bu kareyle yetiniyorum.
Kalabalığın arasından geçerken otobüsün kornasıyla onlara destek veren şoföre biz de neyin ne olduğunu bilmeden ''Gezi Parkı'' ruhuyla alkışlarımızla destek çıkıyoruz.
Vallahi çılgın bunlar!












SAN CRİSTOBAL DE LAS CASAS
Akşam karanlığı çökmek üzereyken ''San Cristobal de las Casas''a giriyoruz.
Şehir, çok katlı binalardan korunmuş yapısıyla, daracık sokakları ve rengarenk boyanmış evleriyle unutulmaz şehirlerim arasına giriyor.
Chipas eyaletinin sınırları içinde yer alan San Cristobal, Meksika'nın en iyi korunmuş kolonyal şehirlerinden biri ve İspanyolların 1528 yılında Yeni Dünya'da kurdukları ilk şehir olarak anılıyor.
Ancak şehrin hikayesi bu kadarla kalmıyor. San Cristobal de las Casas'ın da içinde bulunduğu Chiapas eyaleti, Meksika'nın en fakir ve sorunlu bölgelerinden biri. Aynı zamanda bu bölge, yerli halkın yani Mayaların nüfusunun yoğun olduğu yerlerden biri ve yüzyıllardır yerlilerle Mestizolar(İspanyol ve yerli karışımı melez halk) arasında bitmeyen sorunlar var. Bu yüzden 1994 yılında bölge bir iç savaşa sürüklenmiş. Zapatistlerin maskeli lideri Subcomandante Marcos liderliğinde başlayan iç savaşta San Cristobal de las Casas, isyancıların eline geçen ilk şehir olmuş.

İki gün bu şehirdeyiz. Konakladığımız yer ''Hotel Mexicana Casa'' adında kolonyal döneme ait bir otel. Otel için kolonyal döneme ait dediğimde sanırsınız ki bu özellik sadece bizim kaldığımız otel için geçerli, ertesi gün şehri dolaşmaya çıktığımda gördüm ki bu şehirde yeni diyebileceğim bir yapı zaten yok, yapıların çoğu kolonyal dönemden kalma... İşte böylesine buram buram tarih kokan bir şehir burası.


Akşam yemeği için ''el Fagon de Jovel'' adındaki bir restorana gidiyoruz. Oldukça otantik bir yer ama en önemlisi yemekleri çok lezzetli. Yeri gelmişken, Avrupalılar daha Amerika Kıtası'nı keşfetmeden önce bu bölge insanlarının yediği ekmekten ''tortilla''dan bahsetmek istiyorum.
Tortilla, mayasız mısır unundan yapılan, yufkadan biraz daha kalın olarak hazırlanan bir ekmek. Küçük yuvarlaklar halinde açılan hamur, saçın üzerinde pişiriliyor ve sıcak sıcak servis ediliyor.
Nereye, hangi restorana ya da büfeye giderseniz gidin karşınıza hep tortilla çıkacak.
Tortillanın içine değişik katıklar koyup sardığınızda ise Meksika'nın en ünlü yemeği olan ''tako'' yu tatmış oluyorsunuz. Yani kısacası bizim için ''döner'' neyi ifade ediyorsa onlar için de ''tako'' aynı anlama geliyor.
O akşam yemekte tako vardı. Tortillaların içine koyacağımız malzeme ise fotoğrafta görüldüğü gibi et, soğan, biber ve bol peynirden oluşmuştu.

Ertesi sabah San Cristobal de las Casas'ın dağ köylerinden biri olan ''San Juan Chamula'' köyüne geliyoruz. Bu köyde Maya yerlileri yaşıyor.
Bu köye geldiğimde Mayalarla ilgili öğrendiğim iki şey oldu. Birincisi, Mayaların tarih sahnesinden silinmediklerini; üstelik hala kullandıkları yerel dilleri, gelenek görenek ve tamamen kendilerine has kıyafetleriyle  gümbür gümbür yaşadıklarını gördüm.(Buradaki bilgisizliğimi cehaletime verin)
İkincisi ise Mayaların genel bir uygarlık adı olduğunu onların da kendi aralarında gruplara ayrıldığını ve hatta bu Maya gruplarının tarihte birbirleriyle savaştıklarını öğrendim.
Buraya kadar tamam ama bu köyle ilgili anlatacağım şeyler daha yeni başlıyor.
Bu köyde Maya yerlilerinin Tzotzil grubu yaşıyor ve Meksika Devleti'nin yasaları burada geçerli değil, geçerli olmadığı gibi devletin polis ve askerinin de sözü bu köyde geçmiyor. Hal böyle olunca Chamula yerlileri, kendi kanunlarını kendileri yapmış.
Örneğin; köydeki yerliler, ruhlarının bozulacağını düşündüklerinden fotoğraf çekimine izin vermiyorlar, göstere göstere fotoğraf çekerseniz suç işlemiş oluyorsunuz. Bir de olur ya, buraya gelmiş bir turist olarak; kutsal kabul ettikleri şefleriyle karşılaşır bir de  resmini çekmeye kalkarsanız fotoğraf makineniz elinizden alındığı gibi yüklüce bir para cezasının üstüne iki gün de hapis cezası alıyorsunuz. Bu konuda hiç afları yok!
O yüzden köyde fotoğraf çekerken konu mankeni olarak birbirinizi çekmenizde fayda var. Bu sayede çevreyi de fotoğraf karenize alabilirsiniz, sonra istediğiniz gibi fotoğrafı kesin. Yoksa, makinenizin objektifini direkt olarak burada yaşayan insanların üstüne odaklama olasılığınız yok.

Daha bitmedi.
Köyün meydanında bir kilise var. Genelde ilgimi çekmeyen kiliselerin hepsini bir tarafa koyuyorum bu kiliseyi ise apayrı bir yere... Çünkü, bu güne kadar hiçbir ibadet yeri buradaki kilise gibi beni böylesine afallatıp şaşkınlığa düşürmedi.
16. yüzyılda yapılan kilise, İspanyolların, yerli halkın inançlarını ne kadar değiştirebildiklerini göstermesi açısından da ilginç bir yer.
Gerçekte, İspanyollar yerlilerin dinlerini değiştirmek için çok uğraşmışlar, ya İsa'nın ten rengini buradaki yerlilerin rengine uydurmuşlar, ya da olağanüstü mucizeler gibi yöntemlere baş vurmuşlar.
Çarmıha gerilmiş bir adamın kendine bile faydası dokunamazken inanırlara yardım edeceği fikrini bir türlü benimsemeyen yerlileri, bazı şeylere inandırmak zor olmuş.
İşte yarı Hıristiyan yarı pagan inancın hakim olduğu bu kilisenin içinde bir de üstüne üstlük fotoğraf çekene hapis cezası olunca aldı beni bir merak!

Kiliseye gelince; kilisenin içi hafif loş, hatta yanan mumlar ve tütsülerden dolayı duman altıydı. Bir de pencerelerden süzülen ışık dumanları daha bir görünür hale getirdiğinden, havada uçuşan dumanlar kilisenin içini daha bir egzotik hale çevirmişti.

Zemin çam ağacının iğnemsi yapraklarıyla kaplanmıştı. Normal bir kilisede olması gereken oturma yerleri burada yoktu ve ibadet etmek isteyenler yerdeki yaprakların üstüne diz çökmüştü. Belki binlerce mum ve yüzlerce canlı çiçek kilisenin her yerindeydi.
İçeride haç işareti var mıydı hatırlamıyorum ama çarmıha gerilmiş İsa heykeli yoktu. Gerçi Mayalar da haç işaretini kullanıyor ama haçın onlardaki anlamı çok farklı.
Sağlı sollu dizilmiş aynaların önünde sandıklar vardı ve bu sandıkların içinde ahşaptan yapılmış, kıyafet giydirilmiş azizlerin heykelleri, heykellerin önünde de bahsettiğim o rengarenk çiçeklerden vardı.
Kilisenin tavanından aşağıya çadır şeklinde perdeler inmişti.

Mumların çoğu yerde ve diz çöküp oturanların önünde yanıyordu. Bitmeye yakın olan mumlar, yangın çıkmasın diye bir grup genç tarafından hemen söndürülüp kaldırılıyor, yerlere dökülen mumlar temizleniyor, yerler siliniyor sonra yeni çam yaprakları yere atılıyor ve yeni mumlar yanıyordu. Bu işi o kadar seri yapıyorlardı ki çünkü kilise sürekli dolup boşalıyordu.
İbadet edenleri seyrettim; sırtına çocuklarını bağlamış olan kadınlar, yaşlılar, hastalar, erkekler öylesine kendilerinden geçerek ibadet ediyorlardı ki, bizi görmüyorlardı bile... O sisin dumanın içinde fark edilmeden dolaşmak, gerçekliğim konusunda beni şüpheye düşürdüğü anlar yaşadım. Burası ruhumu allak bullak eden öylesine uhrevi bir yerdi.
Sonra, yanan mumların farklı renklerde olduğunu ve beyazımsı bir renkte yünlü panço giymiş kişilerin etrafında daha çok insan toplandığını gördüm. Bunlar şifacıymış ve mumların rengi, tedaviye gelen kişinin hastalığıyla çok ilgiliymiş. Aklıma Hindistan'daki Ganj Nehri geldi orada da şifacı rahipler vardı ve etrafını saran insanlar...
Benim şaşkınlığım devam ederken, eline tavuk alan bir şifacı bunu hastasının başının üstünde gezdirdikten sonra tavuğun boynunu kırıp attı, hastalığı yapan kötü ruh tavukla birlikte gitmişti. Bu ara ritmik mırıldanmalar, iç çekmeler arasında hayretle yerdeki kola şişesini gördüm. Bir baktım, insanlar bu kolayı içip ağızlarından gaz çıkarmaya çalışıyorlardı, böylelikle içlerindeki kötü ruhlar çıkıp gidiyormuş.
Ben artık burada koptum ve dışarı çıktım. Bu ara belirtmeliyim ki yukarıdaki fotoğraflar bana ait değil, gizlice çekilmiş olmaları lazım.

Kilisenin önündeki meydanda yerel bir pazar vardı. Tabii ki bu pazarda da fotoğraf çekemedim. Olsun iyi oldu aslında. Bu yasaktan faydalanıp avare avare o çok sevdiğim pazar yerini gezdim.
Bu köyle ilgili son bir bilgi vermek istiyorum. Buradaki yerlilerin İsa peygamberi fazla benimsemediklerinden bahsetmiştim. Onun yerine Hz. İsa'yı vaftiz eden Vaftizci Yahya'ya inanıyorlar ve Hz. Yahya genelde koyunlarıyla gezdiğinden asla koyun eti yemiyorlar. Sadece koyunun yününü kullanıyorlar ve köydeki kadınların neredeyse hepsi siyah renkli aynı model yün eteklerden giyiyorlardı.
Pazarı gezerken bir ara düşündüm, bu İspanyollar buralara gelmiş bu insanların altınını gümüşünü alıp gitmişler keşke inançlarına dokunmasalarmış. Şimdi iki ara bir derede kime inanacaklarını bilmeden dolanıp duruyorlar. Ne tam eski inançlarına dönebiliyorlar ne de Hıristiyanlığı tam olarak yaşayabiliyorlar.

Burası, San Juan Chamula köyü değil, ama ona çok yakın, hemen onun karşı tepesinde olan bir başka Maya kasabası; adı da San Lorenzo Zinacantan. Aynı Chamula Köyü gibi burada da Maya kültürü yaşatılıyor, Maya dili olan Tzotzil konuşuluyor.
Bu köyün en büyük özelliği ise başta A.B.D olmak üzere bütün dünyaya ihraç edilen gülleri yetiştiriyor olmaları. Tabii burada sadece gül yetiştirilmiyor, gülün yanında diğer rengarenk çiçekler de seralarda yerlerini almış.
Yüzlerce taze çiçeği Chamula Kilisesi'nde gördüğümde çok şaşırmıştım. Tevekkeli, çiçekler buradan gidiyormuş.


Zinacantan'da yerel bir pazara giriyoruz. Daha çok sebze ve meyvenin satıldığı pazarda kadınlar bir örnek giyinmiş; mor, eflatun ve lacivert rengin hakim olduğu kıyafetlerin üzeri; seradaki çiçeklerle bir örnek.
Pazarda dolaşıyoruz ama dikkatimi çekiyor sanki bizler orada değilmişiz gibi davranıyorlar. Pasif direniş! Fotoğraf çekerken de çok büyük tepkileri yok, ancak rahatsız oldukları belli; hemen sırtlarını çeviriyorlar.
Böyle davranmakta haklılar mı? Hem de dibine kadar...
Sonuçta onların kendilerine ait küçük bir dünyaları var, bir anda bizler onlara ait bu dünyaya selamsız sabahsız dalıp, fotoğraf makinelerini şaklatıp sonra da oradan kı...mızı dönerek ayrılmıyor muyuz?
Bazen bu tarz oldu bitti durumlar beni rahatsız ediyor. Daha ileriki yıllarda ''geçiyordum uğradım'' tarzında, kısa zamanda çok yer gezmeyi amaçlayan seyahatlere bir son verip çok sevdiğim yerlerde uzun süreli konaklayarak, o yöre halkının yediklerinden yiyerek, onlarla sohbet ederek gittiğim yerin aheste aheste tadını çıkararak gezmek istiyorum.
Olur mu? İnşallah diyelim.

San Lorenzo Zinacantan Kasabası'nda çiçekçiliğin yanında dokumacılıkta gelişmiş. Dokumalar tamamen elde, kadınlar tarafından yapılıyor.
O gün kasabadan ayrılmadan önce yaptıkları dokumaları satan; hem ev hem de atölye olarak kullanılan bir Maya evini ziyaret ettik.

Evin mutfağında tortilla yapan bir bayan vardı. Tortillanın yanında bizlere peynir ikram ettiler. Sonra biraz alışveriş yapıp bu güzel kasabadan ayrıldık.
Bu gittiğimiz iki Maya köyünde de çektiğim fotoğraflara baktığınızda bu bölgedeki kadın hakimiyeti dikkatinizi çekecektir. Gerçekten de Maya kadınları sadece evde oturmayıp ticari hayatta da etkin bir rol üstlenmişler. Ve inanın çok dominantlar.

Aynı gün içinde tekrar San Cristobal de las Casas'a döndük. Amacımız, Santo Domingo Kilisesi ve kilisenin hemen yanında bulunan yerel pazarı gezmekti. Ama öyle bir sağanak yağışa tutulduk ki, (Allah beni seviyor, aynı gün içinde üçüncü bir kilise ve pazarı kaldıracak durumda değildim.) bunun üzerine yönümüzü güzel bir restorana sonra da bir kafeye çevirdik.
Ertesi sabah Guatemala'ya gitmek üzere yola çıktık. Yaklaşık üç saat sonra sınırdaydık. Guatemala'yı bir sonraki bölümde anlatacağımdan şimdi atlıyorum.

Bir hafta sonra Guatemala ve Meksika arasında sınır kabul edilen aynı zamanda Mayalar için kutsal olan Rio Usumacinta Nehri'ni geçerek Corozal'den tekrar Meksika'ya girdik. Burada öğle yemeğin aldıktan sonra sınırdan da zorlanmadan geçip, Bonampak'a gitmek üzere yola çıktık.

Bonampak'a ait tabelaları gördüğümüzde ''tamam geldik'' dedik ama ormanın içine doğru daha gidecek çok yolumuz varmış. Bu yolun bir kısmını özel taksilerle diğer kısmını da yürüyerek aldık.
Meksika'daki taksiler arka koltuğa en fazla üç kişi alıyor. Zaten normali de bu. Ancak bizim gibi kalabalık bir aileyseniz bu ülkede işiniz zor, arkaya dört kişi sıkışayım deseniz bile onlar kabul etmiyor. Bu durumda yedi kişilik büyük taksi almanız gerekiyor.
Buraya kadar tamam. Ancak Meksika'daki bu taksi kuralı ormanın içinde bile bizi buldu. Zaten ortada topu topu birkaç taksi var, yağmur ormanlarının arasına sıkışmış küçücük bir köydesiniz ve şoför size diyor ki, arkaya dört kişi binemezsiniz, kurallara aykırı! Bu da iyi:)
Galiba bu kural tanımazlık sadece bizim ülkemize has bir şey:) Ya da ben bu işe pratiklik diyeyim.

Bu bölgeye Lacandon Mayaları hakim. Köydeki taksileri çalıştıranlar da onlar. 
Daha önce gittiğimiz Maya köylerinde Tzotzil Mayalarını görmüştük. Bunlar da Lacandon Mayaları. Fizyonomileri diğer Mayalardan farklı; daha yuvarlak yüzlü ve daha beyaz tenliler. Genelde düz saçlılar. Kızılderililere çok benziyorlar. Köyün erkekleri saçlarını uzatıyor ve mutlaka beyaz elbise giyiyorlar. Kadınlar ise rengarenk...

Neyse, sonunda Bonampak arkeoloji bölgesine gelebildik. Burayı ilk olarak 1946 yılında iki Amerikalı gezgin keşfetmiş. Bu bölgede yaşayan Lacandon'lu Mayaların buradan elbette haberleri vardı ve Amerikalılara burayı gösteren de onlardan biri olmuş
Bu arkeolojik bölgenin en büyük özelliği ise, fotoğrafın sol alt kısmında görülen üç odacıklı yapı. ''Templo de las Pinturas'' yani ''Resimler Tapınağı'' adı verilen bu odaların tavan ve duvarları rengarenk fresklerle kaplanmış.

Erken Klasik Maya döneminde yapılmış olan bu freskler, Maya resim sanatının günümüze kadar ulaşabilmiş en kapsamlı ve en iyi korunmuş  birkaç örneğinden biri.
Resimlerin konusuna gelince; ilk oda savaşa hazırlık törenlerini, ikincisi savaş ve elde edilen esirleri, son odadakiler de kazanılan bir savaşı ve sonrası yapılan törenleri tasvir etmekte.
PALENQUE
O akşam Bonampak'a yaklaşık 100 kilometre uzaklıkta bulunan Palenque'deki ''Chan Kah Resort Village'' da kaldık. Çok fazla özelliği olan bir yer değildi. Bana göre otelin en iyi tarafı ormanın içinde oluşuydu. Buraya kadar her şey iyi güzel... Gece yarısı korkunç bir uluma ve bağırışla uyandık. Ama nasıl bir bağırma o öyle, nasıl bir uluma... Sanırsınız ki, odanızın önünde biri boğazlanıyor. Ya da daha ileri giderek Mayalar tanrılarına insan mı kurban ediyor diye de düşünebilirsiniz.
Neyse, sabah durum anlaşıldı. Bu korkunç sesleri çıkaran Orta Amerika bölgesinde yaşayan ''Howler Monkeys'' adını verdikleri bir tür maymunmuş. Böylece kendisiyle olmasa da sesi aracılığıyla bu maymunla tanışmış olduk.

Ertesi sabah erkenden Maya Uygarlığı'nın en önemli şehirlerinden biri olan Antik Palenque'deydik.  Bu şehir 1987 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi'ne girmiş.
Meksika'daki birçok Maya yerleşim yerinde olduğu gibi Palenque'de Chiapas eyaletinde yer alıyor.
Zaten Mexico City'den ayrıldığımızdan beri ülkenin en güneyinde yer alan bu eyalette dolanıp duruyoruz. Sebebine gelince; Chiapas, Maya nüfusunun en yoğun olduğu yerlerden biri. Aynı zamanda bu bölge Guatemala ile de sınır komşusu olduğundan Guatemala'ya giriş ve çıkışı bu eyaletten gerçekleştirdik.

Palenque antik kenti, Meksika'nın en nefes kesen yerlerinden biri. Yemyeşil tropik bir orman ve bu ormanın çevrelediği muhteşem bir mimari ile karşılaşmak, üstelik tüm bu mimari eserleri yaparken insanların; metal aletler kullanmadıklarını, tekerleği daha icat etmediklerini bilmek gerçekten insanın nefesini kesiyor.
Burası ''Klasik Maya Dönemi (M.S 250-900)''şehirlerinden biri ve o dönemin en kalabalık merkezlerinden biriymiş. En parlak dönemini M.S 500-700 yılları arasında yaşayan şehir, 9. yüzyılın sonlarına doğru sebebi bilinmeyen bir nedenden dolayı terk edilmiş.
Mayalar bu şehirde yaşarken buranın ismi tabii ki Palenque değilmiş, 16. yüzyılda bu coğrafyaya gelen İspanyollar, ormanın sarıp sarmaladığı bu şehre Palenque ismini vermişler.
20. yüzyılın başlarında antik şehrin arkeolojik kazıları başlamış ve söylenen o ki şimdiye kadar şehrin ancak %5'i açığa çıkarılmış Palenque'nin geri kalan bölümü ise gizemini hala korumakta...

Açığa çıkarılmış gizemli yerlerden biri Yazıtlar Piramidi ya da diğer bir deyişle Yazıtlar Tapınağı'ndaki mezar olmuş.
Buranın hikayesine gelince; Alberto Ruz Lhuiller adlı arkeolog Palengue antik şehrinin tekrar yapılanması ve ortaya çıkarılmasında en çok emeği geçen insanlardan biri. Hatta mezarı da bu antik şehrin içinde ve bu piramidin tam karşısında.
Bu arkeolog, uzun araştırmaları sonucu Yazıtlar Tapınağı'nın içinde bulunan taşlardan birinin altında piramidin merkezine doğru inen gizli bir merdiven bulur. Bu merdivenlerdeki taş ve molozları ancak iki yılda kaldırır ve sonuca ulaştığında karşısında bir lahit vardır. Bu ilk defa karşılaşılan bir durumdur.
Lahitin tonlarca ağırlığındaki kapağı kaldırılır ve o dönemin ünlü kralı Pakal'ın cesedine ulaşılır. Cesedin yüzünde yeşim taşından yapılmış bir maske vardır. Lahiti gün yüzüne çıkarmak isterler ama bu mümkün olmaz. Lahit, piramidin yapımı tamamlanmadan buraya yerleştirilmiştir.










Bugün için Kral Pakal'ın temsili heykeli ve lahitten alınan yeşim taşı maskesi Meksika Ulusal Antropoloji Müzesi'nde sergilenmekte. Sağdaki fotoğrafta  ise piramitten çıkarılamayan lahitin birebir kopyası görülüyor bu fotoğrafı da Palengue''de bulunan Alberto Ruz Lhuiller Müzesi'nde çektim.
''Niye kralın yüzünde yeşim taşından bir maske vardı?'' derseniz. Yeşim taşı o zamanlar Mayalar için altın ve gümüşten daha değerliymiş ve ölümsüzlüğü temsil ediyormuş.
Peki, benim sorduğum gibi ''Bu lahitin içinden çıkan cesedin Kral Pakal'a ait olduğu nereden biliniyor?'' gibi bir soru sorarsanız... ''Çok basit; tabii ki burada bulunan hiyelogrif yazıtlardan'' diye sorunuza cevap gelecektir:) Ama şunu da belirtmeliyim ki Maya yazısı zor çözümlenmiş, alfabetik olmayan bir yazı türü olduğundan hala daha bu yazının %30'nun ne anlama geldiği bulunamamış.
Yine bu yazıtlardan anlaşıldığı üzere o yıllarda ortalama yaşam süresinin 30 lu yaşlar olmasına rağmen Kral Pakal'ın 80 yaşına kadar yaşadığı ve bu şehirdeki yapıların çoğunun onun zamanında yapılmış olduğu biliniyor.

Şehrin bir diğer bölümünde Güneş ve Haç Tapınakları var. Burada bulunan piramitlerin her birine çıkıp inmek o sıcak ve nemli havada zor oldu ama Palenque'nin en iyi fotoğrafları da buradan alınıyor.

Daha sonra sarayın dar koridorlarında ilerledik. Yüzyıllar önce bu koridorlarda dolaşan kısa boylu Mayaları hayal ettim. Bana hep gizemli gelen o Mayaları...
Saraydaki duvarın birinde, daha çocuk yaşta tahta geçen Pakal'a tacını takan annesiyle birlikte resmedildiği rölyefe gözüm takıldı sonra T şeklindeki pencerelerinden onlar gibi ben de ormana doğru uzanan manzarayı seyrettim. Dünya ve zaman mefhumu ne kadar ilginç; sanki aradan onca yüzyıl geçmemiş, her şey çok yakın zamanda yaşanmış gibiydi.
Sarayın birbirine bağlanmış binalarında dolaşırken en ilginç yapı tabii ki sarayın kulesiydi. Sarayın kaidesinden dört kat yükseklikte olan kuleyi; Kral Pakal, gökyüzünü incelemek için yaptırmış. O yıllar için değerlendirme yapılacak olursa kule, bir mimarlık ve inşaat harikası olarak kabul ediliyor.

Palengue antik kentinden Alberto Ruz Lhuiller Müzesi'ne doğru giderken güneş ışığının süzülmekte zorluk çektiği bir ormandan ve Aqua Azul Şelalesi'nden geçtik.
Bugün için Mayaların bu şehri terk etmelerinde en büyük sebebin kuraklık olduğu söyleniyor. Bu suları ve yeşilliği görünce bu işte bir yanlışlık var dedim ama bilimsel veriler benimle aynı fikirde değil!

CAMPECHE
Palenqu'den Campeche'ye 300 kilometrelik bir yol var. Akşam güneş batarken Campeche eyaletinin Meksika Körfezi'ndeki aynı isimle anılan Campheche şehrine geliyoruz.
Meksika'ya geldiğimizden beri ilk defa denizi bu şehirde gördük. Deniz deyince aklıma geldi, 2010 yılında bu bu bölgede meydana gelen BP 'ye ait petrol kuyusundaki sızıntıyı eminim çok kişi hatırlıyordur. Hele o simsiyah petrole bulanmış pelikanları unutmak mümkün mü?
O akşam sahilde bulunan Ocean View Otel'de kalıyoruz. Yeterli konfora sahip güzel bir yer.

Ertesi sabah, Campeche'yi keşfetmek için şehir turuna çıkıyoruz. Deniz kenarı boyunca İzmir Kordonboyu gibi uzayıp giden yürüyüş yolunu bir önceki akşam buraya geldiğimizde keşfetmiştik. Aslında şöyle bir baktığımda Meksika ile Türkiye arasında ne kadar ortak yön buldum. Ama bu ülkenin bize hiç benzemeyen yönleri de bir o kadar çok. Örneğin; sanat bizde olmadığı kadar bu ülkenin kanına işlemiş. O gün Campeche'nin dama tahtası şeklinde olan sokaklarında dolaşırken yolun ortasında sergilenen modern sanat heykellerinin arasında gezinmek çok hoştu.
Aslında sadece bu şehirde değil, -konu bu şehirde açıldı diye burayı örnek verdim- Meksika'nın en küçük köyünde bile ''Meksika ve Sanat'' dediğinizde karşınıza köklü bir geleneğin çıktığını fark etmek hiç de zor değil.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde olan şehir 16. yüzyılın ortalarında kurulmuş ve o yüzyılda İspanyolların en önemli liman kenti durumundaymış.
Şehrin merkezi hala  tipik İspanyol kolonyal mimarisini yansıtıyor. Şehrin etrafı ise bu liman kentine sık sık saldırılar düzenleyen Karayip korsanlarından korunmak amacıyla surlarla çevrilmiş ve bu surların bir bölümü hala ayakta...

UXMAL
Campeche'den otobüsle iki saat süren bir yolculuk sonrası UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Uxmal'e geliyoruz. Uxmal, antik bir Maya kenti.
Antik kente girdiğimizde karşımıza ilk olarak ''Büyücü Piramidi'' çıkıyor. İnanışa göre piramidin ismi bir büyücünün yumurtadan doğan oğlu tarafından verilmiş. Bu piramit, kenarlarının eliptik oluşuyla diğer Maya piramitlerinden çok farklı, başka örneği yok.
Piramidin altında, her biri diğerinin üzerine yapılmış olan beş ayrı tapınak bulunuyor. Bunun sebebini ise kısaca özetlersem; Mayalar gökyüzünü çok iyi incelemiş ve bunun sonucunda o ünlü takvimlerini oluşturmuş bir medeniyet. 52 yıllık döngüler onlar için çok önemli. Her döngü bittiğinde bir sonraki 52 yılın iyi geçmesi için bir tapınak yapılmış,  ama nedense her yeni tapınak aynı ''zaman'' gibi eskinin üzerine yerleşmiş.

Uxmal ören yerinde birçok yapı var bunlardan biri de saray. Burada yine farklı bir mimari olan ''Puuc'' stilinden bahsedildi. Ben de burada öğrendim Puuc Stili; binaların alt bölümlerinin sade üst bölümlerinin süslemeli olmasıymış.
Maya Medeniyeti, ''Klasik Öncesi, Klasik ve Klasik Sonrası'' olmak üzere üç ana bölüme ayrılıyor. Guatemala, Honduras ve Meksika'nın Chiapas eyaletinde gördüğümüz Maya şehirleri Klasik Dönemi içeriyordu. Bu dönem kapanıp şehirler terk edildikten sonra Mayalar bu sefer yerleşim yerlerini Yucatan Yarımadasında kurmuşlar. Kurmuşlar diyorum çünkü buradaki halk gidip Yucatan Yarımadası'na taşınmamış. Aradan çok uzun bir süre geçtikten sonra bu bölgede yeniden bir medeniyet kurmuşlar. Bu döneme de Klasik Sonrası Dönem denmiş. İşte Uxmal'de Yucatan Yarımadasında kurulmuş olan bir Maya şehri.
Mayalarla ilgili daha etraflıca bilgiyi Guatemala bölümünde anlatacağım. Çünkü Mayaların ilk çekirdek oluşum yeri orası.

Tüm Maya kentlerinde gördüğümüz top sahası. Kimi şehirlerde çok büyüktü; Chichen İtza'daki gibi, kiminde ise çok daha küçük Palenque'de olduğu gibi...
Burada oynanan oyuna ''Kutsal Top Oyunu'' diyorlar. Sağ ve soldaki duvarlarda bulunan çemberlere kauçuktan yapılmış olan bir topu geçirme esasına dayanan ve sonunda mutlaka birinin öldürüldüğü kanlı bir oyun bu...

MERİDA
Uxmal'e yaklaşık bir saat uzaklıkta, Yucatan eyaletinin başkenti olan Merida'dayız.
Meksika'daki şehirlerin canlılığına alışkın olmamıza rağmen o akşam burada değişik bir hareketlilik vardı. Tabii durum bir süre sonra anlaşıldı, her yıl kutlanan Maya Festivali'ne denk gelmiştik.
Ülkenin başbakanı da o gün festival için bu şehirde olunca polis aynı bizde olduğu gibi yolların bazılarını barikatlar kurarak kapatmıştı. (Ya sabır!)


Şehir, eski ve yeni diye iki kısma bölünmüş. Eski şehir kolonyal binalarıyla yine çok güzel. Ana meydanın adı Zokola ve meydanda her zamanki gibi dev bir katedral bulunuyor.
Dediğim gibi o gün şehir alabildiğine canlıydı. Her köşeden yükselen müzik sesleri birbirine karışmış, dansçılar ise akşamki festival için prova yapıyorlardı.

CHICHEN ITZA
Gece Merida'da konakladıktan sonra sabah iki saatlik bir yolculuk sonrası Chichen Itza'ya geliyoruz. Mayaların en ünlü şehirlerinden biri olan Chichen Itza bu ününü boşa çıkarmayacak kadar kalabalık bir yer. Onca Maya şehrini sessiz sakin bir biçimde güzel güzel gezmişken buradaki curcuna gerçekten baş döndürücü!

Chichen Itza, en çok Amerikalı turistler tarafından işgal edilmiş gibi görünüyor. Aynı zamanda turistik ada Cozumel'e yanaşan büyük yolcu gemilerinden inen turistler de buraya uğramadan Meksika'dan ayrılmıyorlarmış.
Şehre, sağlı sollu kurulmuş hediyelik eşya tezgahlarının arasından geçerek girdik. Neredeyse bir tabur asker de önümüzde ilerliyordu. Grup halindeki üniformalıların pek hayra alamet olmadıklarını bilirim ama bu durumdan da bir şey çıkaramadık. Belki de Amerikalı Conilerdi, kim bilir?

Bu kalabalığı atlattıktan sonra geniş bir alanın içinde yükselen, yılan tanrı Kukulkan'a adanmış El Castillo Piramidi ilk ziyaret yerimiz oluyor. Piramide çıkılmıyor, zaten Yucatan Yarımadası'nda bulunan hiçbir piramide çıkılmıyor.
Bu bölgede bulunan antik Maya şehirleri; Uxmal olsun ya da Chichen Itza, evet, buraları daha modern, daha bakımlı, daha turistik ama bir o kadar da samimiyetten uzak, daha ticari geldi bana... Bir Tikal ya da bir Palenque'de bulduğum doğallığı buradaki yerleşim yerlerinde bulamadım. Üstelik El Castillo Piramidi ''Modern Dünya'nın Yedi Harikası'' arasında sayılmasına rağmen!
Bu piramit neden ''Modern Dünya'nın Yedi Harikası'' arasına girmiş derseniz; bir kere oylama internetten yapılmış(en önemli etken) ve 21 Mart ile 23 Eylül'de yani gece ile gündüzün eşit olduğu ekinoks döneminde güneş ışınları bu piramide öyle bir düşüyormuş ki piramidin merdivenleri boyunca yapılmış olan tüylü yılan heykeli Kukulkan sanki hareket ediyor gibi görünüyormuş.
O tarihlerde burada toplanan insan kalabalığına ait fotoğrafları gördüm, eminim benim gibi siz de aralarında olmak istemezdiniz.

Chichen Itza'da değişik özellikte birçok bina var; Savaşçılar Tapınağı, Başrahibin Mezarı, Pazar Yeri, Geyik Evi, Kutsal Kuyu gibi... Ancak Chichen Itza yorucu ve uzun bir gezinin son ayağını oluşturduğundan yukarıda ismini yazdığım binaların çoğuna bakmışım, fotoğraflarını bile çekmişim ama görmemişim, hatırlamıyorum. Aklımda kalanlar arasında Caracol yani Salyangoz Kulesi var. Mayaların uzayı gözlemlemek için kullandıkları bu bina oldukça ilgi çekici. Nasıl olmasın ki? Geçen sene 21 Aralık 2012'de kıyamet kopacak diye az mı tantana yapıldı? İlginç olan ise bu gözlemevinin en üst katında bulunan pencerelerin pervazlarını gözlem hattı olarak kullanan Mayaların yüzyıllar sonra insanlığı böylesine korkutmaları...
Son olarak Pelotte yani Kutsal top oyunundan bahsedip Mayaları burada kapatıyorum.
Daha önce bahsetmiştim en büyük top sahası Chichen Itza'da bulunuyor. Hatta bu oyunun nasıl oynandığına dair kabartmalar da buranın duvarlarını süslüyor. Aslında süslüyor demek yanlış olur çünkü oyun kanlı!
Oyun, iki takımdan oluşuyor ve her takımın yedi oyuncusu var. Sahaya yıldızların konumuna göre yerleşen oyuncular kauçuktan yapılmış olan topa kalça ya da omuzlarıyla vurarak duvarda asılı olan çemberden topu geçirmeye çalışırlarmış. Topun sadece bir kez potadan geçmesiyle de oyun sonlanırmış.
Mayaların uğurlu sayısı on üç olduğundan maçın bitiminde oyunculardan biri kurban edilip geriye on üç oyuncu kalırmış.

CANCUN
Sırada Cancun var. Cancun, Quintana Roo eyalet sınırları içinde bulunan bir tatil adası. Ada; Karayip Denizi'nde bulunuyor ve yaklaşık 20 kilometreyi bulan ince bir şerit halinde uzanıyor. Adanın bir tarafı Karayip Denizi'ne bakarken diğer tarafı adayı anakaradan ayıran lagün boyunca uzanıyor. Bu dar şerit şeklindeki kara parçasının üzerine ise yüzlerce otel sıralanmış.
Ada, 1970'li yıllara kadar kimsenin ilgisini çekmeyen bataklık bir bölgeymiş. Daha sonra çok uluslu şirketlerin ilgi alanına girmiş, Amerika ve Kanadalı turistler için ideal bir bölge olarak seçilmiş. Yıllık ortalama sıcaklığın 26 derecelerde dolaşması, A.B.D'ye yakınlığı, buraya yapılan yatırımların kısa sürede geri döndürülebilir olması çok uluslu şirketlerin burayı seçmelerindeki önemli etkenler olduğu söyleniyor.

Cancun'u ansiklopedik bilgilerle tanıttıktan sonra geziye kaldığımız yerden devam edeyim. En son Chichen Itza'da kalmıştık. Bu antik şehirden ayrıldıktan sonra geniş ve bir o kadar işlek olan otobana girerek yaklaşık bir dört saat sonra Cancun'a ulaşıyoruz.
Cancun, anakarada bulunan şehir ve adada bulunan tatil yöresi olmak üzere iki kısımdan oluşmuş ve bu iki yer arasındaki bağlantıyı ise bir köprü sağlıyor.
Cancun'un turistik olmayan şehir kısmının bir özelliği yok. Burası da 1970'lerden sonra otellerde çalışanların barınma ve her türlü ihtiyacını karşılamak üzere kurulmuş.

Köprüyü geçip Cancun'un ada kısmına geçtiğimizde ise bol palmiyeli bir yol bizi bekliyordu. Yolun okyanus tarafı çok yıldızlı oteller tarafından tamamen doldurulduğundan, yol boyunca okyanus manzarası seyredemedik. Yolun diğer tarafında, yani göl kısmında ise alışveriş merkezleri, bar ve kafeler vardı.

Sonra, ''Hotel Great Parnassus'' isimli, her şey dahil sistemiyle çalışan dev bir otele geldik. Odalar konforlu ve büyüktü. Balkona jakuzi bile yerleştirmişlerdi. Buraya kadar her şey iyi ve güzeldi. Ama bu dev oteli çevirebilmek için büyük bir enerjiye ihtiyaçları varmış, bunu da otelin hemen yanına kurdukları dev bir tesisten sağlıyorlardı. Bir düşünün yüzlerce jeneratörün aynı anda dibinizde çalıştığını ve tabii ki burada oluşan gürültünün nasıl bir şey olabileceğini... O gece doğru düzgün uyuyamadım, deve kuşu misali başımı yastıkların altına sokarak sabahı zor ettim. Ertesi gün odayı değiştirmek zorunda kaldık.

Otelde kaldığımız ilk akşam tercihimizi İtalyan restoranından yana kullandık. Sonra gitarıyla bir müzisyen yanımıza yaklaştı, gitarının sapında bir kağıt asılıydı. Kağıdın üzerinde de ''çekinmeden bahşiş verebilirsiniz'' yazıyordu. Güzel çalıyordu, belki daha uzun kalır diye müzisyenimize iyi bir bahşiş verdik ama bahşişi alır almaz yanımızdan uzaklaştı.
Ertesi gün, günlerden Cumartesi'ydi. Kahvaltıya inerken otelin, hafta sonu tatili için yüzlerce orta sınıf Amerikalı turist tarafından istilaya uğradığını gördük. Her yer öylesine kalabalık oldu ki...


Neyse, dediğim gibi zor bir gecenin ardından birkaç saatlik uykudan sonra sabah güneş doğmadan sahile inmek iyi geldi. Şanslıydım sahilde sarı bayrak dalgalanıyordu. Öğrendiğime göre günlerdir denize girmenin yasak olduğunu gösteren kırmızı bayrak o sabah kalkmış, yerine ''dikkatli olunursa denize girilebilir'' demek olan ''sarı bayrak'' gelmişti. Kendimi okyanusa bıraktım.



Onsekiz gün süren, dört bin kilometre otobüs yolculuğu yaptığımız gezinin son durağının Cancun olması iyi oldu aslında... Her ne kadar burayla ilgili arada serzenişlerim olsa da, bu tarz tatil sistemi tercihlerim arasında olmasa da, gece sahildeki şezlonglarda okyanusun sesini dinleyerek geçirdiğimiz saatler her şeye değerdi.
Cancun'da iki gün kaldık. Daha sonra, uçağa da Cancun'dan binerek Paris aktarmalı olarak İstanbul'a vardık.

Biliyorum, Meksika yazısı biraz uzun oldu. Ben bile sona yaklaşırken başta ne yazdığımı unuttum. Ama bildiğim bir şey daha var ki, o da Meksika ile ilgili buraya yazamadığım daha çok şeyin olduğudur.
Şimdi geriye dönüp baktığımda Meksika gezisinin beklentilerimin çok üzerine çıktığını görüyorum. Böyle olunca da bu gezi benim için gerçekten sürprizlerle dolu geçti diyebilirim.
Darısı gitmeyenlerin başına!