RUANDA (Haziran-2012)

Ah! Ruanda... Düşündükçe insanı insan olmaktan utandıran, dünyanın film izler gibi seyirci kaldığı, tarihin en kanlı soykırımının yaşandığı, zavallı, kandırılmış insanların ülkesi...
Bizim ülkemizden çok az kişinin gezip gördüğü -münferit gezilerin dışında- Ruanda'ya gelen ilk Türk grubuyuz.
Israrlarımız sonucu bizleri kırmayıp bu geziyi bizlere hazırlayan Fest Travel'a da en başta buradan teşekkür etmek istiyorum.
Belki birçok kişinin düşündüğü, hatta sadece düşünmeyip dillendirdikleri gibi siz de sorabilirsiniz...  ''Neden Ruanda?''
''Neden?'' sorusuna benim ve eşimin vereceği cevap çok net aslında... ''Soyu tükenmekte olan dağ gorillerini görebilmek!''

Evet, dağ gorilleri için Ruanda'dayız. Daha sınıra gelir gelmez üç kişilik goril ailesinin heykelleriyle karşılaşmak bizler için hoş bir sürpriz oldu.
Sınırda pasaport işlemleri uzun sürüyor. Ben de bu arada goril ailesinin önden, arkadan, yandan bilumum fotoğraflarını çekerek sıranın bize gelmesini bekliyorum.
Vize işlemleri ve pasaport kontrol sırası bize geldiğinde ise işini olabildiğince ağırdan alan görevli memurun, bir süre şüpheli bakışlarına maruz kalıyoruz; uzun bir süre bir pasaporta bakıyor bir bizim yüzümüze... Sonra kalkıp iç kısma geçiyor, bu ara biz hala bekliyoruz. Kendimi, Ruanda'ya girmeye çalışan kaçaklar gibi hissediyorum. Bir süre sonra geri dönen memur, sert bir biçimde; Fransızca konuşup konuşamadığımızı soruyor. Verdiğimiz ''Hayır'' cevabıyla da ortam sanki biraz yumuşuyor, pasaportlara mühürler basılıyor ve geçiş iznini alıyoruz.

Ruanda'ya çok kez gelip gitmiş ve bu ülkeyi iyi tanıyan araç sürücümüz Faruk'a, ''Bütün problem Fransızca da mıydı?'' diyorum. Ruandalıların, özellikle Fransızlara karşı neden böylesine takıntılı olduğunu soruyorum, sonuçta soykırımda sadece Fransa'nın değil, bir çok ülkenin parmağı vardı!
Faruk, ''Ruanda, ülkedeki soykırımın asıl sorumlusu olarak Fransa'yı görüyor,'' diyor ve ekliyor ''artık Fransızların ülkeye girişleri neredeyse imkansız gibi bir şey...''
Hatta bir seferinde Amerikalı bir turist grubunu Ruanda'ya geçirecekken gruptaki çiftlerden birinin eşi Fransız diye Amerikalı kocaya giriş vizesi vermelerine rağmen Fransız olan eş ise vize alamamış.
Ruandalılar, Fransızlara karşı böylesine tepkiliyken olayın ironik olan bir de öbür yüzü var. Örneğin; hala Ruanda'nın para birimi frank... Yeri gelmişken yazayım 1USD- 591 Ruanda frankı yapıyor.
Ülkede kabul edilen iki resmi dilden biri Fransızca, bir diğeri ise yerel dil olan Kinyarwarda...
Eski İngiliz sömürgesi olan Uganda'da trafik soldan akarken Ruanda'da Fransa'daki gibi sağdan akıyor. Prizler, elektrik voltaj sistemi ve daha bir sürü şey hep Fransızlardan miras!

Sınırı geçtikten sonra, aracımızın geçtiği yolları yayalarla paylaşır haldeydik. Her yer öylesine kalabalıktı ki...
Hava da iyice kararmak üzereyken -bu ara elektriğin de olmadığını belirtmeliyim- yolda dağınık halde yürüyen, zar zor seçilen insanlara çarpmamak için bizim Faruk insanüstü çaba harcıyor. ''Eğer yayalardan birine çarpar ve onu sakat bırakırsam ömür boyu o kişinin geçimini sağlamak zorunda kalırım,'' diyor.
Ülkedeki yasa böyleymiş. Yine bu yasanın açıklarından faydalanmak isteyen çaresiz insanların kendilerini nasıl yola attıklarını ya da araçlarıyla çarpıp yaraladıkları insanların sorumluluğunu üstlenmek istemeyen sürücülerin hangi acımasız yollara saptıklarını da anlattı ama bunları geçiyorum.

Akşam hava iyice karardıktan sonra nihayet otelimize ulaşabiliyoruz. Genelde goril safariye çıkacak olan turistlerin tercih ettiği bir yer olan ''Mountain Gorilla View Lodge'' aynı zamanda gorillerin bulunduğu Volcanoes National Park'ın hemen yanında...
Normalde deniz seviyesinden 1500 metre yüksekte yer alan Ruanda'nın, özellikle dağlık olan geldiğimiz bu bölgedeki yüksekliği ise 2000 metrenin  üzerinde... Üşümeyi sevmeyen ben, bu yüksek rakımlı bölgenin soğuk olacağını bildiğimden, ona göre hazırlıklı gelmiştim. Ama neye yarar? Valizimle birlikte içindeki kalın giyeceklerimi de iç eden THY'nın bir kez daha kulaklarını çınlatıyorum.
Üşüyerek büzüşmüş bir halde söylene söylene odamıza geldiğimizde ise kenarda duran şömineyi  görmek, söylemlerimin yerini sevinç çığlıklarının almasına yol açıyor. Açıyor açmasına da bu mutluluğum pek de uzun sürmüyor. Çünkü; oda çok büyük ve şömine ancak kendini ısıtıyor.
Bu ara, oda büyüklüğündeki duşsuz ve şampuansız banyodan ve üşümekten kaskatı kesildiğim geceden bahsetmek bile istemiyorum... desem de inanmayın.:))) Çünkü bir ertesi gün goriller beni bekliyor olacağından, arada bir söylensem de moralim öyle kolay kolay bozulmuyor.

Ertesi sabah, daha güneş doğmadan gorilleri görmek üzere yollara düşüyoruz. Ancak bu ülkede daha sabahın köründe çoluk çocuk  sokaklarda, bu insanlar hiç uyumaz mı?

Gerçi kalabalığın sebebini sonradan, Volcanoes National Park'a giden yol üzerinde panayıra benzeyen bir alanda yapılan gösterilerden anlıyoruz. Meğer burada, yeni doğan goril yavrularının isim töreni varmış ve törene ülkenin beş bakanı gelmiş. (Ama niye sabahın köründe gelmişler ya da bu tören niye bu kadar erken bir saatte yapılıyor onu anlayamadım.)
Ayrıca bu tören sırasında kim goril vakfına 20 bin dolar bağışta bulunursa yeni doğan goril yavrularından birine o kişinin ismi veriliyormuş.

Volcanoes National Park'ın girişinde tam tamlar tarafından karşılanıyoruz. Ruanda, bölgeye turist çekmek için bu işi ciddiye almışa benziyor. Gerçi sadece Ruanda değil, dünyanın birçok ülkesi, gorilleri yaşatmak ve soylarının tükenmemesi için büyük çaba harcıyor.
Peki, neden? Neden Volcanoes National Park bu kadar önemli? Çok kısa özetlersem...
Dağ gorillerinin cenneti olarak bilinen bu doğal park, Virunga Dağları'nda bulunan sekiz volkandan beşine ev sahipliği yapmakta ve yer olarak da; Kongo, Uganda ve Ruanda sınırlarının kesiştiği yerde bulunmakta... Zaten dağ gorilleri de dünyada, sadece bu üç ülkede yaşıyor ve hala bunca çabaya karşın goriller, soylarının tükenme tehlikesini atlatamamışlar.
Park, ilk olarak 1925 yılında Doğu Afrika'nın ilk national parkı olarak küçük bir alanda gorilleri avcılardan korumak amacıyla kurulmuş, bugün ise devasa bir alana yayılmış.
Ruanda sivil savaşı sırasında, 1992'de parkın yönetim merkezi saldırıya uğrayınca bütün turistik aktiviteler durdurulmuş, 1999 yılına kadar da bölge tamamen güvenli hale gelene kadar kapalı kalmış.

Yukarıda fotoğrafı olan danslı gösteriler, goril safariye çıkacak olan 56 kişi için yapılıyor. Günlük sadece 56 kişiyle sınırlı olan safari programına en fazla 8 kişilik gruplar yaparak katılabiliyorsunuz.
Yürüyerek, dağ tırmanışı şeklinde yapılan goril safarinin ücreti ise kişi başı 750 $...

Nerede olursak olalım hangi çocuk gözümden kaçmış ki bu sevimli yavru kaçsın:)

Tüm dans gösterileri bittikten sonra sıra goril ailelerinin tanıtımına geliyor.
Goril aileleri, dağlarda gelişi güzel değil, belli bölge ve bilinen yüksekliklerde yaşıyorlar. Görmek istediğiniz goril ailesini, tırmanmak istediğiniz yükseklik belirliyor.
Gorillerin yaşadığı Virunga Dağları'nın en zirve noktası 4500 metre yüksekliğinde. Bu dans gösterilerinin ve tanıtımın yapıldığı yer ise deniz seviyesinden 2300 metre yükseklikte olduğundan, bu seviyeyi de göz önüne alarak ''bunun üzerine, 1000 metre daha tırmanabiliriz,'' diye grupça karar aldığımızda ''Agashya ailesi''ni ziyaret etmek bizlere düşüyor.
Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi aile, resimlerle bize tanıtılıyor:) Sayfanın altında kalan bölümde ise isimleri olup da resimleri olmayan iki goril için, ''Bunlara n'oldu?'' diyoruz.
Meğer onlar esas erkeğin eşleriymiş. Kocadan ilgi göremeyince bu aileyi terk edip başka bir aileye katılmışlar.
Tanrım! Bakalım daha neler öğreneceğiz:)

Gruplar ayarlanıp goril aileleri de seçtikten sonra araçlara binip Virunga Dağları'nın eteklerine kadar geliyoruz, bundan sonrasını yürüyerek alacağız.
''Sisteki Goriller'' filmini izleyenler yukarıdaki fotoğrafta yer alan manzarayı belki hatırlar, genelde yağmurun çokça yağdığı, dorukları sis perdesinin arkasına gizlenmiş gibi duran, aynı zamanda dağ gorillerine ev sahipliği yapan dağlar bunlar.

Araçlardan indiğimiz yerde bizi silahlı askerler ve korucular karşılıyor. Sebebine gelince; Virunga Dağları ve buradaki Ulusal Park; Ruanda ve Kongo arasında kalmış, aynı zamanda bu iki ülkenin de doğal sınırını oluşturuyor.
2.Dünya Savaşı'ndan bu yana da dünyada en fazla insan kıyımı bu iki ülkede, Ruanda ve Kongo'da yaşanmış. Katliamlar sonucu, iki ülkeden toplamda 6 milyon insan yaşamını yitirmiş.
UNESCO tarafından 1979'dan beri Dünya Mirası Alanı olarak kabul edilen Virunga Ulusal Park'ı, BM'in en tehlikeli yerler listesindeki yerini hala koruyor.
Son on yıl içinde ise 110 dan fazla park korucusu bu ulusal parkta görevlerinin başında öldürülmüş.

Bu bölgede sular durulmak bilmiyor. Daha hesapları bitmemiş kin ve nefret içindeki insanlar, goriller üzerinden bile birbirbirlerine zarar vermeye devam ediyorlar.
Örneğin; geçen Aralık ayında bu dağlarda dört goril öldürülmüş, bir grup diğer bir grubun üzerine suçu atmaya çalışmış, çalışmış ki küllenmeye yüz tutan davaları tekrar alevlensin diye...
Bu yüzden Ruanda Hükümeti, yabancı turistler dışında hiçbir yerlinin bu ulusal parka girmesine artık izin vermiyor. Ancak Ruanda'nın, Kongo'dan sızan gerillalar için yapabileceği pek bir şey yok! Tek seçenek bu silahlı askerler ve korucular...
Sonuç olarak dedikleri o ki, ''Bu şartlarda ulusal parkın hala var olması bile bir mucize!''

Ve... O mucizenin içinde olmaktan çok mutluyuz ve başlıyoruz yürümeye... Korucular her birimize; topuzları goril kafası şeklinde olan uzun bastonlar veriyorlar. Yürüyüşüm sırasında bana yük olacağını düşündüğümden bastonu almıyorum. Ancak tırmandığımız yerleri gördükten sonra ''keşke alsaymışım,'' diye de epey bir hayıflanıyorum.
Yani siz siz olun bastonsuz yola çıkmayın:) bu bir. İkincisi, araçlardan inilen yerde -dağa tırmanışınız sırasında- belli bir ücret karşılığında size yardım edecek olan görevliler var. Benim yaptığım gibi ''bana lazım değil, hoplar zıplar tırmanırım,'' demeyin! Parkur gerçekten çok zorluymuş.

Tırmanış sırasında karşımıza çıkan engellerden ilki, bambu ormanıydı. Öyle böyle değil, bambu dallarının arasından süzülerek geçmek her babayiğidin harcı değilmiş:) Zorlandığımız yerde ellerinde pala olan korucular imdadımıza yetişti.

Daha sonra bir düzlüğe geldik. Korucular, ''Tüm sırt çantalarınızı burada bırakacaksınız, yoksa tırmanmanız çok zor,'' dediler.
''Tamamdır,'' dedik, çantaları da bıraktık. İyi ki de bırakmışız. Daha sonra, olabildiğince dik bir tepeye tırmanmaya başladık. Tepe sadece dik olsa iyi, bastığımız toprak çamurlu olduğundan sürekli kayıyordu. Ama bana sorarsanız ''en fenası neydi?'' diye... Size verebileceğim tek cevap ''ısırgan otları'' olurdu. Sağlı sollu her yerdeydiler. Sarmaşık gibi tüm ormanı sarmışlar, onlara sürtünmeden geçebilmek imkansız gibi bir şeydi.

Bu bölge, Afrika'nın yağmur ormanları kuşağında yer alıyor, bu yüzden de yağışın eksik olmadığı bu ormana, Allah'tan o gün yağmur yağmadı, şanslıydık ama yine de bir gün öncenin yağan yağmuru toprağı yeterince kayganlaştırmıştı. Bu yüzden, yukarıda da bahsettiğim gibi sık sık kayıp ısırgan otlarının kucağına düştük. Bu yüzden şiştik, kabardık, çamura bulandık. Üstelik bot ve tozluklarımız yanımızda olmadığından her ne kadar paçalarımızı çorapların içine soktuysak da haşerelerin hücumuna uğramaktan kurtulamadık.
Yaklaşık iki saate yakın yürüdükten sonra ilk goril izine rastladık.
Taze goril dışkısı!
Aman bir sevindirik olduk ki sormayın gitsin. Demek ki insan bir hedefe kilitlendiğinde, doğru iz peşinde olduğunun kanıtı bir dışkı bile olsa, onu görmek insanı mutlu ediyormuş.

Nihayet mutlu son! İlk olarak karşımıza Agashya ailesinin oyunbaz yavruları çıktı. Bizler, dik olan yamaçta sarmaşık dallarına tutunarak ayakta zor dururken onlar, birbirlerini yamaçtan aşağı yuvarlayıp tekrar aynı düşüş hızıyla yukarı çıkıyorlardı.


Hani derler ya, ''bir film izledim hayatım değişti,'' diye... Gerçi şimdiye kadar benim hayatımı değiştiren bir film olmasa da gezi rotamı değiştiren filmler oldu. Aynı ''Sisteki Goriller'' ya da orijinal ismiyle ''Gorillas in the Mist'' filminde olduğu gibi...
Amerikalı araştırmacı Dian Fossey'in on sekiz yıl boyunca not aldığı gerçek yaşam öyküsünden yola çıkılarak çekilmiş olan film, aynı zamanda bir belgesel tadında.
Hikayeye gelince; Dian Fossey, National Geographic adına goril davranışlarını izlemek üzere 1966 yılında ilk olarak eski ismiyle Zaire'ye şimdiki ismiyle Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ne gelir. Ancak ülkedeki iç karışıklık onu Ruanda'ya sürükler. 1967'den, gorilleri uğruna öldürüldüğü 1985 yılına kadar aralıksız 18 yıl boyunca gorillerle iç içe yaşar. Ruanda'ya geldikten bir süre sonra gorillerin sadece davranışlarını izleyen bir bilim kadını olmaktan çok gorilleri, avcılardan canı pahasına koruyan bir kadın haline dönüşür.
Dian Fossey'in göreve başladığı ilk yıllarda tüm dünyadaki dağ gorillerinin sayısı 270 civarındaymış. Şimdi günümüzdeki sayıları ise 720'yi bulmuş. Bu sayının yarısı Ruanda sınırları içinde yaşarken diğer yarısı Uganda ve Kongo'da bulunuyor.

Dağ gorillerinin nesli neden tükeniyor?
Gorillerin doğadaki en büyük düşmanları leoparlar. Ancak doğa, kendi haline bırakılıp insan tarafından tekerine çomak sokulmadıktan sonra müthiş bir denge içinde ilerliyor.
Madem ki doğada böylesine bir denge var, o zaman gorillerin soyunu leoparlar tüketemez.
Geriye ne kalıyor? Doğanın tekerine çomak sokan insan!
İnsanların bu gorillerle ne derdi var? Buna dert demeyelim de zevk diyelim. Çünkü avlanan gorillerin başları kesilip mumyalanıyor ve medeniyetiyle gurur duyan bir adamın şöminesinin duvarını süslüyor. Ya da canlı canlı kesilen goril elleri bir puronun söndürüldüğü kül tablası görevini görüyor.
İşte yukarıda bahsettiğim sebeplerden dolayı yıllarca goril başları ve elleri çok yüksek fiyatlardan alıcı bulmuş. Şimdi Ruanda ve Uganda tarafında bu kıyım dursa da Kongo'da hala devam etmekte. 720 olarak bize söylenen tahmini goril sayısı da bu yüzden her an değişebilir.

Tırmanışa geçmeden önce grup toplanmış ve goriller hakkında ufak bir seminer almıştık. Anlatılanlara göre;
Şempanzeden sonra insanın en yakın ikinci akrabası olarak gösterilen gorillerin DNA'sının %95'i insan DNA'sı ile benzerlik gösteriyor. Bu yüzden insanlarda bulaşıcı olan hastalıklar gorillerde de hastalık yapabiliyor. Özellikle insan gribine karşı oldukça hassas ve savunmasızlar. Grip virüsü goriller için öldürücü olabildiğinden, aksırıp öksüren gripli birinin safariye çıkması baştan yasak!
Ayrıca her ihtimale karşı gorillerin yanına yedi metreden daha fazla yaklaşmamak gerekiyor ki, biz insanlardan onlara bir zarar gelmesin, yoksa dev cüssesine rağmen hiç de korkutucu olmayan hatta hüzünlü bakışlara sahip olan bu nazik devlerden biz insanlara bir zarar gelmiyor.

Ailenin reisi ''Gümüş Sırt''
Erkek goriller on iki yaşına geldiğinde sırtlarındaki kıllar beyazlaşıyor, bu onların artık yetişkin bir goril olduğunun habercisi.
Yaklaşık 2 metre boyunda 200 kg ağırlığında olan erkek gorilin birkaç tane eşi olabiliyor. Dişi goriller ise yaklaşık 100 kg ağırlığında. Ortalama ömür süreleri de 40-50 yıl.
Özgürlüklerine son derece düşkün olan bu hayvanları hayvanat bahçelerinde görmek mümkün değil çünkü; esaret altında çiftleşemiyor ve kısa ömürlü oluyorlarmış.

Otçul olan bu hayvanlar, ot ve meyvelerle besleniyorlar. Erkek goriller günde 30, dişiler ise 15 kg kadar bitki yiyorlarmış.
Bambu kamışlarını kırıp kırıp içindeki sıvıyı bir dikişte içip sarhoş olduklarını duyduğumda ise çok gülüyorum.

Rehberimiz diyor ki, ''Gümüş sırt erkeği, yani ailenin reisi bazen çok sinirli olabilir. Ellerini yumruk yapıp göğüsüne vurarak koşar adımlarla üzerinize doğru gelebilir. Bu gibi durumlarda sakın korkup kaçmayın. Hemen yere çömelip gözlerinizi ondan uzaklaştırın ve yere doğru bakın, kuru gürültü yaptığını göreceksiniz.'' dese de... dediklerini yapabilir miyim acaba diye düşünmeden edemiyorum.
Ayrıca bu fotoğrafı habersiz çekip bana gönderen Catherine'e de buradan teşekkür etmek istiyorum, duygularımı fotoğrafa iyi yansıtmış; biraz ürkek, biraz şaşkın ve az da olsa nasıl davranacağını bilememekten biraz gergin!
Ama bunca duygu karmaşasına rağmen fotoğraftaki kişinin o gün çok ama çoooook mutlu olduğunu biliyorum:)))

Virunga Dağları'ndan iniş, çıkıştan daha kolay olmuyor. Akşamüstüne doğru bu volkanik dağların hemen yamacında bulunan Ruhangeri şehrine geliyoruz.
Ruhangeri, 1994 yılında yaşanan soykırımdan en çok etkilenen kentlerin başında geliyor. Bu yüzden eskiyi hatırlatmamak adına, günümüzde Ruhangeri'nin ismi değiştirilmiş, Musanse olmuş.

Ruhangeri'den -akşam konaklayacağımız yer olan- Gisenyi'ye doğru giderken yol boyu her yerin yine çok kalabalık olduğunu görüyoruz.
Yerleşim yerlerinde ise karşımıza sık aralıklarla toplu mezarlar çıkıyor.

Akşama doğru Gisenyi'de kalacağımız otel ''Serena Kivu Hotel''e geliyoruz. Ruanda'nın en büyük gölü olan Kivu Gölü'nün hemen kenarında bulunan Gisenyi, aynı zamanda Ruanda'nın zenginlerinin tatil yöresiymiş.
Otelin konforlu yapısından buranın bizim için de bir dinlenme yeri olduğunu anlıyorum. Yorucu geçen goril safarinin ardından en azından çile çekmeyeceğiz.
Neyse, otel lobisinde kayıt işlemlerimiz sürerken kapıdan içeri giren gelin ile damat hepimizin dikkatini çekiyor. Fotoğraflarını çekmek için izin istediğimde ise ''Hayır'' cevabıyla karşılaşıyorum.
Hani televizyonda deterjan reklamları çıkar; çamur, çimen ve kan lekeleri için en zor çıkan lekeler diye bahseder. İşte bu zor çıkan lekelerin hepsini üzerimde barındırdığımdan mıdır nedir ya da beni neye benzettilerse bilmiyorum fotoğraflarını çekmememi istemiyorlar. Ben de arkadan gelen düğün sahiplerinin fotoğraflarını çekmekle yetiniyorum.
O akşam gruptaki arkadaşlar yemeğe; içinde giysiler olan poşetlerle iniyorlar. Giysilerinden benim için parçalar seçmişler. ''İstediğini seç giyin'' diyorlar. Kendimi depremzede gibi hissediyorum:)

Ertesi gün başkent Kigali'ye doğru yola çıkıyoruz. Kentte ziyaret edeceğimiz başlıca iki yer var. Birincisi ''Soykırım Müzesi'' diğeri ''Hotel Rwanda...''

Başkent Kigali... Büyük bir köy görünümünde...
Buradan size, tabi ki meraklısına Kigali'de geçen üç film önereceğim. İlk film en çok bilinen ''Hotel Rwanda'' ikincisi ''Kara Nisan / Sometimes in April'' son olarak da ''Köpekleri Vur / Shootting Dogs'' filmi...
Bu üç filmde de ''Ruanda Soykırımı'' anlatılıyor.
Filmleri seyrederken; içiniz sıkılacak, kalbiniz burulacak... Evet, bu üç filmi de eğlenceli bulmayacaksınız ama bir seyredin derim. Neler neler öğreneceksiniz.

Kigali de ilk olarak Soykırım Müzesini ziyaret ediyoruz.
Ruanda denince benim aklıma geldiği gibi, eminim birçok insanın da aklına soykırım geliyor. Yeri gelmişken dünyanın seyirci kaldığı bu insanlık dışı vahşeti burada, kendi dilimce, kısaca özetlemek istiyorum.

Ülkede başlıca üç etnik grup var.
Toplam nüfusun %90'nini oluşturan ve temel olarak çiftçilikle geçinen Bahutular yani ''Hutular''...
Hayvancılıkla uğraşan, nüfus içindeki payı %9 olan Batusiler yani Tutsiler''...
Çömlekçilik ve avcılık yapan ve nüfusun %1'ini oluşturan Batualar yani ''Pigmeler''...
Ruanda'nın özgün halkı aslında pigmeler... Bu topraklara daha sonra Hutular ve son olarak da 14. yüzyılda Tutsiler gelmiş. O tarihten itibaren de bu üç etnik grup birbirine karışarak bu topraklarda yaşamaya başlamışlar.
1890 yılında, Afrika paylaşılırken Almanlar bu bölgeye gelip Ruanda üzerinde hak iddia etmişler. Ancak daha sonra bakmışlar ki bu iş o kadar kolay değil, fazla uğraşmak da istemediklerinden bir süre sonra Almanlar bu topraklardan ayrılmış, hemen akabinde Belçikalılar Ruanda'ya yerleşmiş.
Belçika, Ruanda halkını bölerek yönetme yolunu seçmiş. Yüzyıllar boyunca birbirleriyle evlilik yaparak karışmış olan bu iki etnik grup; Hutu ve Tutsiler, fiziksel özelliklerine göre Belçikalılar tarafından ayrıştırılmaya başlanmış. Uzun boylu ve küçük burunlu olanlara Tutsi, kısa boylu ve tıknaz olanlara da Hutu denmiş.
.
Bu ayrışma sadece sözde kalmamış, insanlara etnik kökenlerinin yazılı olduğu nüfus cüzdanları verilmiş.
Daha sonra Belçikalılar, azınlıkta olan Tutsilere özel ayrıcalıklar tanımışlar.(Batının senaryosu hep aynı, hiç değişmiyor) Örneğin: Hutuların gidemediği okullarda Tutsiler okumuş ya da idari işlerde, patron rollerinde hep Tutsiler olmuş.
Bu durum, yıllar içinde -sayıca çok daha fazla olan- Hutuların, Tutsilere karşı iyice bilenmesine yol açmış.
Gün olmuş devran dönmüş, II.Dünya Savaşı sonrası özgürlük rüzgarları Afrika'ya ulaşmış. Bağımsızlığını almak isteyen Ruanda'nın yönetimi Birleşmiş Milletlere verilmiş.
BM gözetiminde, ülkeye gelen sözde demokrasi sonucu seçimler yapılmış. Seçimi, sayıca çok olan Hutular kazanmış. Asıl olaylar da bundan sonra patlak vermiş.
1994 yılının Nisan ayına gelindiğinde ise daha önce fişlenen Tutsiler ve onlara yardım eden ılımlı Hutular, fanatik Hutular tarafından öldürülmeye başlanmış ve yüz gün içinde bir milyona yakın kişi katledilmiş.

İşte Kigali Soykırım Müzesi, insanı insan olmaktan utandıran bu belgelerle dolu. Yukarıdaki fotoğraf da bu müzeden... Bana göre müzede sergilenen, içinde vahşet taşımayan en masum fotoğraf buydu.
İnanın bu satırları yazarken ya da yazacağım olayları düşünürken bir anda içim daraldı, kalbim hızla çarpmaya başladı. O yüzden müzede gördüklerimi yazmamaya karar verdim.
Ruanda'da, belki hiçbir yerde yazılmamış ne insan hikayeleri duydum, bunları da dillendirmeyeceğim.
Tarihi kuru bir dille anlatabilirsiniz -yukarıda Ruanda tarihini özetlediğim gibi- ama yaşanmış gerçek hikayeleri yazmak o kadar kolay değil. Sanki anlattıkça o insanlara aynı acıları tekrar yaşatıyormuşum gibi geliyor. O yüzden hikayeler kısmını atlıyorum.
Sonuç olarak şimdi Ruanda'nın başında Tutsi olan bir devlet başkanı var. Söylenenlere göre de Ruanda'nın devlet başkanı belki de şimdiye kadar Afrika'nın gelmiş geçmiş en dürüst başkanıymış.
Artık Ruanda'da Tutsi ve Hutu ayrımı da yok gibi duruyor. Hatta ülkede, Hutu ve Tutsi isimlerini dillendirmek bile yasaklandığından, bizler bile bu yasağa uymak zorunda kaldık. Tutsilerden bahsederken T'ler ya da Hutulardan konuşurken H'ler demekle yetindik.

Ruanda'nın el sanatlarını görmek için küçük bir çarşıya geliyoruz. En çok rengarenk örgü sepetleri dikkatimizi çekiyor. Onun dışında kayda değer, alınacak hiçbir şey yok!

Şehir turu yaparken elçilik ve bakanlıkların olduğu semtten geçiyoruz. Ruanda da alışık olduğumuz kalabalıktan buralarda eser yok. Caddelerde, in cin top oynuyor.

Kigali'deki son durağımız ''Hotel Des Mille Collines'' ya da diğer namıyla ''Hotel Rwanda'' oluyor.
Aslında ''Hotel Rwanda'' filminin gerçek hikayesi bu otelde geçmekle birlikte, film bu otelde çekilmeyip Güney Afrika'da başka bir otelde çekilmiş. 
Yukarıda belirttiğim gibi, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak çekilmiş olan bu filmi, eminim bir çoğunuz hatırlıyordur. Hele susuz kalan sığınmacıların çaresizlikten otelin havuzundaki suyu içmek zorunda kalışlarını...
Yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi, şimdi o günler çok gerilerde kalmış. İyi ki de kalmış.

Öğle yemeğini Des Mille Collines'de alıyoruz. Ruanda'nın yemekleri gerçekten leziz. Gezimiz boyunca yemek konusunda hiçbir problem yaşamadık.
Ruandalıların yaptıkları işleri çok ağırdan almaları dışında, her şey iyi ve güzeldi.

Yemekten sonra Kigali Havaalanı'na geliyoruz. Bir gezi daha her zamanki gibi havaalanında son buluyor. Fotoğrafta görüldüğü gibi Kigali'den direkt olarak İstanbul'a 159 $ verip uçamıyoruz. Çünkü bu destinasyon yeni açılmış, bizim biletler ise daha önceden alınmış, Kenya aktarmalı.

İyi ki Kenya aktarmalı! Bu vesileyle akşam yemeğini bir kez daha dünyaca ünlü Carnivore'de alıyoruz.