SRİ LANKA (Kasım-2011)


Sri Lanka... Hindistan'ın gözyaşı... Haritada görünüm aynen böyle ama gerçekte Hindistan'dan kopan bir parça mı? Hala özlemini duyduğum Hindistan'ı bana anımsatacak mı? Aynı coğrafyayı paylaşan bu iki ülkenin ortak yanları var mı?
Kafamda bir çok soru olmasına rağmen ilk defa gideceğim bu ülke ile ilgili hiçbir şey okumadan ve araştırmadan soğuk bir sonbahar günü düştük Sri Lanka yollarına...
Önce dört saatlik bir uçuşla Abu Dhabi'ye geldik. Vazo içine konmuşum hissi yaratan abartılı Abu Dhabi Havaalanı dekoru içinde ancak bir kahve molası kadar zamanımız var.

Abu Dhabi'ye ait ETİHAD Airways ile ilk kez uçuyoruz. Oldukça konforlu bir uçuş ile yaklaşık beş saat sonra  Colombo'dayız. Otele varışımız ise oranın yerel saati ile sabahın dördünü buluyor. Türkiye ile Sri Lanka arasındaki zaman farkı ise 3,5 saat.

COLOMBO
Odalara yerleşme, sağım solum derken ancak sabaha doğru uyuyabiliyoruz. Kalkış saati de buna bağlı olarak öğle saatlerini buluyor. İlk olarak karanlıkta gördüğümüz daha doğrusu göremediğimiz şehir, gün ışıyınca gözlerimizin önüne seriliyor.
Otelin camından Colombo'da fena görünmüyor hani:) Yeterince dinlendik şimdi keşif zamanı.

Bu ülkeye gelene kadar Colombo'yu Sri Lanka'nın başkenti olarak bilirdim. Şu ana kadar da bu başkent durumunu çok iyi anladığım söylenemez.
Yerel rehberimiz Dana'nın söylediğine göre Colombo; İstanbul gibi sadece bir ticari merkez. Ancak farklı kaynaklarda farklı bilgiler var. Bu bilgilere göre, Colombo resmi başkent, Sri Jayawardenepura Kotte ise adli başkent, başka bir şehir ise kültürel başkent olarak geçiyor.
Neyse bu başkent konusunu atlıyorum:) Bilenler bilmeyenlere anlatsın.

Sri Lanka'nın 2500 yıllık bir geçmişi olduğu biliniyor. Ada; Doğu Afrika ve Güney Asya arasında okyanus ticaret yolu üzerinde olduğundan, yüzyıllar boyunca değişik milletlerin uğrak yeri olmuş. Her gelen buraya değişik bir isim vermiş. Araplar gelmiş ''beklenmedik şeylerin ülkesi'' anlamına gelen ''Serendip'' demiş. Daha sonra 1500'lü yıllarda Portekizliler adaya gelip yerleşmiş ''Sey Lau'' ismini takmışlar. Arkasından Hollandalılar gelmiş. En sonunda da İngilizler arz'ı endam etmişler.
1972 yılına kadar da ülkenin ismi -İngilizlerin koyduğu şekilde- ''Seylan'' olarak kalmış. Ancak bu tarihten sonra ülkenin ismi tekrar değişmiş, Sinhala dilinde, yani kendi anadillerinde ''debdebeli, şaşaalı ülke'' anlamına gelen Sri Lanka olmuş.

Gezerken Colombo'yu gözümde üç ayrı bölgeye ayırıyorum. Zaten gezmesi kolay bir şehir, çok büyük değil.
Birinci bölge; İngilizlerden kalma kolonyal binaların olduğu bölüm. Ada uzun yıllar bilinmesine karşılık, şehirleşme kolonyal dönemde başlamış.
İkinci bölge; gökdelen ve yüksek binaların olduğu, yapılaşması yeni ve modern bölüm. Hatta bu bölgede ''İkiz Kuleler'' olarak adlandırdıkları, övünerek gösterdikleri gökdelenleri bulunuyor. Genelde bu yüksek binaları finans merkezi olarak kullanıyorlarmış.

İkiz Kulelerden sonra yine aynı bölgede bulunan, Beyaz Saray'ın neredeyse bire bir kopyası olan bina ise belediye binası olarak hizmet veriyormuş.

Üçüncü bölge ise bana göre Sri Lanka'nın gerçek yüzünü yansıtıyor. Buralar; genelde halkın yoğun olarak yaşadığı yerler. Çarpık şehirleşmenin göze çarptığı bu bölgelerde evler genelde iki katlı ve evlerin alt katları dükkan olarak ayrılmış. Bu dükkanlarda küçük esnaf iş yapmaya çalışıyor, belli.
Aslında Sri Lanka bir ada devleti ve Colombo da deniz kenarında kurulmuş bir kent olmasından dolayı bir dördüncü bölge olarak sahil kesimini sayabilirdim. Ama ne ilginçtir ki, Colombo'daki yerleşim bölgeleri hep sahilden içeri yapılmış. ''O zaman sahilde ne var?'' derseniz, sahilde; İngilizlerden miras kalan, oynamaktan zevk aldıkları, bizim için futbol neyse onlar için de o olan cricket için alanlar, yeşil sahalar ve bol bol da yemek yapıp satan seyyar satıcılar var.

Yoğun bir trafiğin içinden, kargacık burgacık evlerin arasından geçerek Colombo'daki ilk ziyaret yerimiz olan Hindu tapınağına geliyoruz.
Tapınağın dış yüzünde, hepsi de rengarenk giysiler içinde olan porselenden yapılmış onlarca insan figürü var. Pala bıyıklı erkek figürlerin ayaklarının altında ise aslanlar yatıyor, belli ki bu durum onların gücünü simgeliyor.
Tapınağın içine girmedik, kapalı gibiydi. Belki de bazı Hindu tapınaklarında olduğu gibi Hindu olmayanları içeri almıyorlardı, bu durumu sorgulamadık bile. Tapınağın dışı öyle güzeldi ki, içine girmek aklımıza bile gelmedi desem, yalan olmaz.
Sri Lanka, aslında Hindistan'ın aksine Hinduizm yerine, Budizm'i benimsemiş bir ülke. Ülkenin %70'ni Budistler, %20'sini Hindular, %7'sini Müslümanlar, %3 gibi küçük bir oranını da diğer dinler oluşturuyor.

Şehir turuna devam ediyoruz. Büyük park ve bahçelerin içinde boy boy sarı sırmalı Buddha heykelleri göze çarpıyor. Ama ne gariptir ki, onca Buddha heykeli ve tapınağa rağmen Budizm yaşamın içinde değil gibi geldi bana. Bir Nepal, bir Hindistan'da gördüğüm o mistik hava buralarda yok.
Beklentilerimin yönünü değiştirmeliyim:)

Colombo da, şehre apayrı bir hava veren oldukça büyük bir göl var. İşte bu gölün içine doğru uzanmış, kazıklar üzerine inşa edilmiş olan ''Gangarama Budist Tapınağı''na geliyoruz.
Çok eskiden gölün bulunduğu bu alan bataklıkmış. Kolonyal dönemde, taşımacılıkta kolaylık sağlasın diye bataklık göle dönüştürülmüş. Şimdi burası ''Beria Gölü'' olarak adlandırılıyor.
Tapınağın bulunduğu yerde ise çok önceleri küçük bir keşiş kulübesi varmış. Sri Lanka'nın bol ödüllü ünlü mimarı Geffrey Bawa tarafından yeniden dizayn edilen tapınak, Beria Gölü üzerinde oldukça hoş bir görüntü oluşturmuş.

Tapınağın içinde; müze, kitaplık ve ziyaret bölümü yer alıyor. Tüm Budist tapınaklarında olduğu gibi ayakkabılar tapınağın en dış bölümünde bırakılıyor. Güneş gören, ateş gibi sıcak taşlık alanlara yalınayak basmak zor olsa da sonraları bu duruma alışmaya başlıyoruz. Hatta ayakkabısız gezmek hoşumuza bile gitmeye başlıyor.

Sri Lanka, bağımsızlığını aynı Pakistan ve Hindistan gibi 1948 yılında İngilizlerden almış. ''Kurtuluş Anıtı'' ismini verdikleri bu bina da bağımsızlıklarının simgesi.
Ülkenin şimdiki yönetim şekli Demokratik Sosyalist Cumhuriyet olarak geçiyor. Dünyanın ilk kadın başbakanı da bu ülkeden çıkmış. (Sirimavo Bandaranaike)

Ülkede başlıca üç etnik grup var. En büyük etnik grup Singalistler, sonra Tamiller geliyor. Geri kalan azınlık ise buraya göç eden Müslüman ve yabancılardan oluşuyor.
Singalistler adaya M.Ö 6.yüzyılda Kuzey Hindistan'dan gelip yerleşmiş. Çoğunluğu Budizm'e inanıyor, Sinhala dilini kullanıyorlar.
Tamiller ise Singalistlere göre İngilizler zamanında adaya çalıştırılmak üzere Güney Hindistan'dan gelmişler. Ancak Tamiller bunu kabul etmiyor, Sri Lanka Adası'nın gerçek sahipleri olduklarını, Singalistlerin sonradan bu adaya geldiğini söylüyorlar.
Tamiller çoğunlukla Hinduizme inanıyor. Tamil dilini kullanıyorlar. Azınlık olarak aralarında Hıristiyan ve Müslüman gruplar var.
Sonuç olarak; dil ve dinleri ayrı olan Sri Lanka'daki  iki önemli etnik grup olan Singalist ve Tamiller arasında hiçbir zaman bir birliktelik sağlanamamış.
Adanın kuzey ve doğu bölgesi için Tamiller özerklik istemiş. Bu bölgenin bağımsızlığı için ''Tamil Kaplanları'' ismi verilen terör örgütünün ülkede çok kanlı eylemler yapması sonucu, ülke 25 yıl süren bir iç savaşa sürüklenmiş. Bu 25 yıl içerisinde yetmiş binden fazla ülke vatandaşı öldürülmüş, on binlercesi yaralanmış, yüz binlercesi yerinden yurdundan göç edip mülteci durumuna düşmüş. Nihayet 2009 yılında terör örgütünün çökertilmesi ile akan kan şimdilik durmuş gibi...

Colombo kalabalık bir kent. Trafik genelde yoğun ve trafikte korna çalmak adetten gibi...
Ana ulaşım araçları; tuk tuklar ya da diğer adıyla rikşalar... Ancak bunların yanında toplu taşımacılıkta çok yaygın. Trafik, İngilizlerden kalma bir şekilde bize göre tersten akıyor.
Araç kullananlar direksiyon başında resmen kurt adama dönüşmüş bir biçimde ilerlerken bir yaya olarak caddeyi sağlam bir şekilde karşıdan karşıya kesmek özel beceri istiyor.
Bu ara, Trafik polislerinin atlı olduğunu belirtmek isterim. Gerçekten bu şehirde trafik öylesine keşmekeş ki, trafik ışıklarının bile olmadığı bu kargaşada polise düşen iş çok fazla.

Son olarak Pettah Halk Pazarı'na gidiyoruz. Bu pazarın en güzel yeri sanırım meyvelerin satıldığı bölümdü. Neredeyse aklınıza gelebilecek her türlü meyveyi burada bulmak mümkün.
Bu ara, Sri Lanka'nın para birimi ''rupi'' 1$= 100 rupi yapıyor.
Sri Lanka da genelde sebze ve meyvelerin yarım kilosuna denk gelen fiyatları yaftalara konuyor. Yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi meyvelerin çoğunun kilosu yaklaşık olarak 2$'a denk düşüyor.
Meyvenin bu kadar bol olduğu bir yer için buradaki fiyatların çok da ucuz olduğu söylenemez.

Gittiğim ülkelerin pazarlarını gezmeye bayılırım. Burada da kural değişmedi, yalnız bu sefer pazarın içine girdikçe burnumuza dayanılmaz ağır kokular gelmeye başladı. Kokunun kaynağı bir süre sonra anlaşıldı; kurutulmuş balıklar...
Aslında bulunduğumuz yerin bir ada olduğu düşünülürse bunda bir anormallik yok, tabi ki balığı da bol olacak. Ancak tezgahlarda o kadar çok kurutulmuş balık vardı ki, hava da sıcak olunca... varın o kokuları siz düşünün.
Akşam üstü olmasına rağmen havanın hala çok sıcak olması, sıcağın üstüne de pazarın kalabalığı, kokusu derken, iyiden iyiye bunalmaya başlıyoruz. Ayrıca biz bayanlar için buranın pazarında gezmek, Kapalıçarşı'ya düşmüş mini etekli sarışın turistle eş olduğundan -tek başına bir bayanın bu ülkeye gelmesi bana göre biraz zor- artık otele gidip dinlenme zamanı geldi de geçiyor diye, düşünüyoruz.
Ertesi gün adanın iç kısımlarına yolculuk var.

Sabah kahvaltısından sonra adanın orta bölgesinde yer alan  Kandalama'ya gitmek üzere yola çıkıyoruz. Colombo'nun curcunasından uzaklaştıkça, sanki sihirli bir değnek değmişcesine etrafımızdaki her şey değişmeye başlıyor.
Binlerce kokonat ağacı, kokanatların aralarında yemyeşil sedir ve tik ağaçları ve bunları süsleyen rengarenk çiçek ve kuşları görünce ''olsa olsa saklı bir cennetin içine düştük,'' diye düşünüyorum. O an! Unutuyorum Hindistan'ı, unutuyorum Nepal'i... Unutuyorum oraların mistik ögelerini...
Marko Polo bile gezip gördüğü adalar içinde, en güzel adanın ''burası,'' olduğunu söylemiş. Hatta bir efsaneye göre Adem cennetten kovulduktan sonra yeryüzünde ilk bu adaya gelmiş. Belki de cennetten sonra yeryüzünün en güzel yeri burasıydı. Kim bilir?

Yolumuz üzerinde bulunan Pinnawela Fil Yetimhanesi'ne uğruyoruz. Filler, Sri Lanka'nın yaşamında büyük bir yer tutuyor, öyle ki; 1800'lü yıllarda İngiliz sömürge zamanı, Sri Lanka'daki fil sayısının 30.000'e yakın olduğu söyleniyor.
Zamanla, Sri Lanka da insan nüfusu arttıkça tarım alanları da genişlemeye başlamış. Bu sefer yeni bir sorun ortaya çıkmış, filler; ekili arazilere zarar vermeye başlamışlar  ve bunun üzerine filler birer ikişer öldürülmeye başlanmış.İnsanoğlunun karşısında hangi hayvan durabilir ki filler dursun? Sonunda fillerin soyu hızla tükenmeye yüz tutmuş.
1975 yılında Sri Lanka Devleti, filleri koruma amaçlı 24 dönümlük bir alana dünyanın ilk fil yetimhanesini kurmuş. Bu yetimhaneye ilk olarak annesi öldürülmüş ya da sürüsünü kaybetmiş olan yavru filler, daha sonra ise sakat, kör, insanların yardımına muhtaç olan filler alınmış.
Şimdi, Pinnawela Fil Yetimhanesi'ndeki fil sayısı 80'leri bulmuş. Darısı, diğer yardıma muhtaç fillerin başına, diyelim.

Sabah saatlerinde yetimhaneden bakıcılarıyla birlikte Maha Oya Nehri'ne banyo yapmaya gelen filler turistlerin ilgi odağı.
Onlar suya indiklerinde, filleri seyretmeye gelenler de onlarla birlikte nehir kenarına inip fillerle birlikte fotoğraf çektirebiliyor ya da fil yiyeceklerinden satın alıp fillere yedirebiliyorlar. Hele yavru fillere büyük biberonlar içinde süt içirmek yok mu, o apayrı bir zevk.
Dünyanın en duygusal hayvanlarından biri olan fillerin arasına girip onlarla bir iki saat bile olsa böylesine içli dışlı olmak oldukça ilginç ve bir o kadar keyif verici bir deneyim.

Yaklaşık iki saat boyunca çamurda yuvarlanan, nehirde yıkanan fillerin artık yetimhaneye dönme zamanlarının geldiği, çalan siren sesinden anlaşılıyor. Fillerin bu sese aşina oldukları her hallerinden belli, yavaş yavaş toplanmaya başlıyorlar. Fillerin yanında bulunan turistler de uzaklaştırılıyor.
Sonra filler tam kıta olup Kegalle Kasabası'nın sokaklarında ilerlerken bize de, yol kenarındaki kafelere yerleşip onların geçişlerini izlemek düşüyor.
Gerçekten ilginç bir manzara; evlerin arasında dolaşan, caddeyi kesen filler:)











Fillerin yürüdüğü sokağın bitiminde bir hediyelik eşya dükkanı görüyoruz. Dükkanda; kitap ayıraçları, bloknot, magnet gibi ürünler satılıyor. Tam da kızlarıma alıp götüreceğim cinsten hediyelik eşyalar bunlar, içeri giriyoruz. Giriyoruz ama dükkanın ilginçliğini sonradan ortaya çıkıyor. Meğer burada satılan tüm ürünler fil dışkısından elde ediliyormuş.
Neyse, sonunda hediyelik birkaç ürün seçiyoruz, sonra aklıma titizlik konusunda birbiriyle yarışacak durumda olan kızlarım geliyor. Gerçeği söylediğimde nasıl tepki vereceklerini biliyorum. Hehe eğlenceli olacak:)

Sıra fil safarisine geliyor. Önce ''Safariyi sulu mu susuz mu istersiniz?'' diyorlar.
''Nasıl yani?''
Yanisi şuymuş; fil ile nehirde gezerken fil hortumuna aldığı nehir suyunu başınızdan aşağı boca ederse sulu safari oluyormuş.
''Yok! Biz, sulusundan almayalım,'' diyoruz:)

Öğle yemeğini, Maha Oya Nehir kenarında alıyoruz. Genelde restoranlar açık büfe olduğundan, aranırsa damak tadına uygun yiyecekleri bulmak mümkün. En azından aç kalmak gibi bir sorun yok.

Fotoğraf almak için nehir kenarına iniyorum. İşte! Zihnimde yer eden Sri Lanka...

KANDALAMA
Akşama doğru Kandalama'ya giriyoruz. Kandalama'nın Colombo'ya uzaklığı sadece 160km... Yollar, dar ve virajlı. Hiç mola vermeseydik bu yolu 3,5 saatte alacaktık. Biz ise sabah çıktığımız yolu ancak akşama bitirebiliyoruz.
Kandalama'da kaldığımız yer ''Heritance Kandalama Otel.'' Oteli yapan kişi Sri Lanka'nın yine o ünlü mimarı Geffrey Bawa... Bawa'nın yapıtlarında dikkat ettiği en önemli unsur binanın doğa ile uyumuymuş. Gerçekten de iki gün boyunca bu otelde aralıklı da olsa doğanın tadını çıkardık.

Sabah uyandığımızda otelden görünen Kandalama Gölü manzarası muhteşemdi. O an geçmişten bir görüntü gözlerimin önünden geçti ve gitti. Hafızamı biraz daha zorladım. Evreka!
Çocukken manzara kartpostalları biriktirirdim. İçlerinden bazılarını çok sever, onları ayrı tutardım. Nerede çekildiği belli olmayan o kartpostalların birinde bu manzara vardı. Unutmamışım, çok mutlu oldum.

Birçok otelin yüzme havuzu var. Ama burası bir başkaydı.
Nasıl mı? Anlatmaya çalışayım.
Büyük bir sessizliğin içinde, muhteşem göl manzaralı bir havuza girdiğinizi ve yeşilin kokusunu aldığınızı düşünün. Havuz ve göl birleşmiş gibi... Sanki havuzda değil de gölde yüzüyorsunuz. Diğer taraftan tropik meyve sularının biri gidiyor biri geliyor.
Ah! Keşke anlattıklarımın tadını bu şekilde çıkarabilseydim. Program yoğun, sırada Sigiriya var.

Sigiriya... Bir saray kompleksi ya da bir antik kent...
Gözden kaçacak bir yer değil ama ben böyle bir yerin varlığını Sri Lanka'ya gelene kadar bilmiyordum. Sri Lanka'nın sürekli önümüze çıkardığı sürprizler, bu ülkenin gerçekten de saklı bir cennet olduğunu onaylar gibi...
Yukarıda da yazdığım gibi ilk defa okumadan, araştırmadan bu geziye çıktık, karşıma çıkan birçok şey başta benim için bir bilinmezdi ama yine de böylesine bir yer benim için bilinmez olmamalıydı.

Evet burası bir saray kompleksi. Saray kompleksinin en dışını geniş bir su kanalı çerçevelemiş. Eskiden bu kanalın içinde timsahlar yaşarmış. Eski dediğim zaman dilimi ise M.S 5.yüzyıl.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde olan Sigiriya Antik Kenti'ne girdiğimizde inanılmaz büyüklükte bir bahçe ile karşılaşıyoruz. Bahçede simetrik ve oldukça büyük yüzme havuzları var. Havuzlar, kralın cariyeleri tarafından kullanılırmış. Havuzların arası ise şimdi bile bozulmadan kalabilmiş patika taş yollarla şekillendirilmiş.
Kente, suyu dışarıdan getirmişler. Suyu getirirken, M.S 5.yüzyıla göre oldukça teknolojik olan hidrolik bir sistem kullanılmış, günümüze kadar bozulmadan gelen bu sistem hala çalışıyor.

Dediğim gibi, kompleksin bahçesi o kadar büyük ki, git git ortada saraya benzer bir yapı göremeyince rehbere soruyorum; ''Dana, kralın sarayı nerede?''
''Karşıda gördüğünüz kayanın tepesinde.''
''Aman Tanrım! Oraya mı çıkacağız?''
Evet, oraya çıkacakmışız.
Gözünüzün alabildiği büyüklükteki tropikal bir ormanın içinde, 200 metre yüksekliğinde kocaman bir kaya düşünün, bu kayanın üstünde de kralın sarayı... İlginç değil mi?

Kayaya yaklaştıkça; ağaçların sıklığı arttığı gibi merdivenlerin basamak sayıları da artmaya başlıyor.


Sadece bahçeden geçerken bile sayısını hatırlamadığım kadar basamak çıktıktan sonra kayanın ana gövdesine geliyoruz. Kayanın ilk bölümünde bulunan mağaranın içini gezmek için  kayaya monte edilmiş spiral dik bir merdiveni tırmanmak gerekiyor.
''Mağaranın içinde ne var?'', derseniz... Duvarlarda, boyaları hala ilk günkü gibi canlı olan apsaraların freskleri...

Neyse, sonunda kralın sarayını görmek, yani kayanın en tepesine tırmanmak için ana merdivenlerin önüne geliyoruz. Merdivenlerin sağında ve solunda kayalardan oyularak yapılmış, devasa aslan pençeleri bulunuyor.
Bu kaya, pençeleriyle birlikte oturan aslana benzediğinden, buraya ''Aslan Kayası'' ismi verilmiş.
Sri Lanka için aslan, kutsal bir hayvan. Aynı zamanda bayraklarının da simgesi.

Oldum olası hikayesi olan yerler ilgimi çekmiştir. Sigiriya da böyle bir yer. Buranın hikayesine gelince;
Sri Lanka yüzyıllarca krallıkla yönetilmiş ve krallığın merkezi de her zaman adanın orta bölgesinde yer almış, M.S 5. yüzyılda da durum böyleymiş ve krallığın merkezi o yıllarda ''Anuradhapura'' olarak geçiyor. Başında da güçlü bir kral olan ''Dhatusena'' bulunuyor.
Kral Dhatusena, kendinden sonra tahtı asil bir kadından olan en büyük oğlu ''Mogallan''a bırakmayı düşünüyor. Ancak bu durumu kabul etmeyen, asil olmayan bir kadından doğan zalim ve savaşçı bir kardeş daha var; ''Kasyapa...''
Tahtın kendine yar olmayacağını anlayan Kasyapa, ordusunu toplayıp babasının üzerine yürüyor. Yenilen Kral Dhatusena, bunu kendine yediremiyor ve intihar ediyor.

Nihayet sarayın bulunduğu kayanın üstüne çıkıyoruz. Burada da, aşağıdaki bahçede olduğu gibi yüzme havuzları var.
Ortada, birkaç duvardan öte sarayı çağrıştıracak bina bulunmuyor. Binalar yıkılmış, günümüze kadar ulaşamamış.
Kayanın üstündeki görüntü bu kadar ancak buradan bakıldığında aşağıda gözümüzün gördüğü en uç noktaya kadar uzanan ormandan oluşan yemyeşil bir deniz var.
Tekrar buranın hikayesine dönersem; babasını ortadan kaldıran Kasyapa, bunun üzerine, abisi Mogallan'ın ve annesinin üzerine yürür, ancak onlar Kasyapa'dan kaçmayı başarır ve Hindistan'a geçerler.
Böylece hakimiyetini ilan eden Kasyapa, başkenti, Anuradhapura'dan Sigiriya'ya taşır.

500 karısı olduğu söylenen Kasyapa'nın, havuz başında, apsaraları oynattığı ve bahçedeki bu taş tahtına oturup doyumsuz manzarayı ve dansçıları seyrettiği söyleniyor.
Bunca şaşaaya rağmen Kaspara'nın unutmadığı tek bir şey var; Mogollan'ın dönüp tahtı ondan alma ihtimali. Bu korkuyla yaşayan kralın o yüzden sarayını bu kadar yükseklere kurdurduğu söyleniyor.
Ama korkunun ecele faydası yok, tam 18 yıl sonra Mogollan, ordusunu toplayıp çıkagelir. Uzun bir kuşatmaya daha fazla dayanamayan Kasyapa kendini öldürür, Mogollan kral olur. O da bu sarayı bir süre kullanır ve ondan sonra Sigiriya terk edilir.


Aslan Kayası'ndan inişte susuzluğum dayanılmaz bir hal alıyor. Kral Kasyapa, yüzme havuzları için bunca yüksekliğe suyu çıkarmış ama biz içmek için su bulamıyoruz. Su satan yok!
İzin almadan turistlerin koluna giren, basamakları inip çıkarken turistlere -tabii ki belli bir ücret karşılığında- yardım etmek istediklerini söyleyen birçok Sri Lanka'lı genç, keşke bu işi yapacaklarına su satsalarmış daha iyi olurmuş, hem de insanları bu kadar rahatsız etmemiş olurlardı.
Bu ara; aşağı indikçe bizimle birlikte fiyatı da inen Sigiriya tarihi ile ilgili bir kitap alıyorum. Yandaki fotoğraf bu kitaptan alıntıdır.

Hala Sri Lanka'nın orta bölgesi olan Kandalama'dayız. Bu bölgenin önemli kentlerinden biri olan Dambulla da öğle molası veriyoruz.
Sri Lanka'nın Colombo dışında, gördüğüm tüm şehirleri birbirlerine ne çok benziyor.

Bu sefer Dambulla'daki Budist mağara tapınaklarını görmeye gidiyoruz. Ancak mağaralara çıkmadan önce Golden Temple'a geliyoruz çünkü mağara tapınaklarına buradan çıkılıyor.
Golden Tample, yeni yapılmış bir tapınak. Bahçesini, onlarca Budist heykeli süslüyor. Buranın yapımını Japonlar üstlenmiş.

Mağaralar genelde nerelerde olur? Dağlarda... Bu demektir ki, mağara tapınaklarına gitmek için yine yüzlerce basamağı tırmanmak zorundayız, öyle de oluyor.
Nefes nefese merdivenleri çıkarken bir taraftan hırsız maymunlarla baş etmeye çalışıyoruz diğer taraftan da gözümüz saatte... ''Neden?'' derseniz... O gün takvimler 10 Kasım'ı gösteriyordu da ondan. Sirenlerin sesini duymasakta, o dakika Atamıza saygı duruşumuzu ihmal etmiyoruz.

Sonunda; Sri Lanka'nın, hatta Güney Doğu Asya'nın en büyük ve en iyi korunmuş mağara tapınak kompleksine geliyoruz.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde olan ''Dambulla Mağara Tapınakları''nın sayısı 80'i buluyor. Ancak gezmeye değer beş mağara ziyarete açık.
Tüm Budist tapınaklarında olduğu gibi buraya girerken de ayakkabı ve terlikler avlu girişinde bırakılıyor. Ayrıca, tapınak ziyareti sırasında kol ve bacakları örtecek giysileri seçmekte fayda var, buna dikkat ediyorlar. Eğer bu şekilde giyinmediyseniz yanınıza aldığınız bir şal da işinizi görebilir.











Gezilecek olan mağaralar yan yana, birinden çıkıp diğerine giriliyor. Genelde birbirine benzeyen mağaraların içi ise rengarenk. Tavanlar, tek bir santimetrekarelik boş bir alan kalmayacak şekilde fresklerle süslenmiş ve mağaraların içinde; değişik boyutlarda ve pozisyonlarda (yatan, oturan Buddha gibi...) Buddha heykelleri bulunmakta.
Buddha heykelleri deyince; mağara tapınaklarında ya da şöyle diyeyim Budist tapınaklarının hepsinde bu geçerli; arkanızı Buddha heykeline verip fotoğraf çektiremiyorsunuz. Heykelle yüz yüze ya da yan yana olmanız gerekiyor, aksi halde bunu büyük bir saygısızlık olarak kabul edip uyarıda bulunuyorlar.
Bu hatırlatmadan sonra buranın tarihçesine gelirsek; M.Ö 1.yüzyılda taht kavgasında yenilen Walagamba, 14 yıl bu mağaralarda sürgün hayatı yaşamış. Bu 14 yılın sonunda tekrar Anuradapura'da tahta geçen kral, sürgün hayatı yaşadığı bu mağaraları görkemli bir tapınak haline çevirmiş. Ondan sonra gelen krallar da bu kuralı bozmayarak mağaralara eklemeler yaptırmış, resimler çizdirip heykeller yerleştirmişler.

Mağara tapınakları inişinde tekrar Golden Tample'nin önünden geçiyoruz. Bu kez beyazlar giyinmiş, ayine hazırlık yapan kalabalık bir grupla karşılaşıyoruz. Sri Lanka'da gezdiğimiz tapınaklar genelde boş olduğundan bu seferki kalabalık bizi şaşırtıyor. Ancak sonradan öğreniyoruz ki, o gün Budistlerin bayramıymış.

Zor ve yorucu bir günün sonunda özel yağlarla yapılan ''Ayurveda masajı nasıl olur?'' deyince, tüm grup Dana'nın bize ayarladığı bir salona gidiyoruz.
Masaj yatağının üzerine konan, içinde değişik tonlarda üç çeşit yağın olduğu kaselere bakıp ''bu yağların hepsi bir kişi için mi?'' diye düşünürken, masöz, başımdan aşağı bir kase yağı dökerek işe başlıyor.
Demek bu kasedeki yağların hepsi bir kişi içinmiş:)
Akşam, Kandalama'daki otele döndüğümüzde yağlardan arınmak için epey bir mücadele verdikten sonra yemeğe geçiyoruz. Ancak akşam yemekte turistlere bile alkol yok! O gün Budist bayramıymış.











Ertesi sabah Kandy'ye gitmek üzere yola çıkıyoruz. Ortalama 70-80 km'lik bir yolumuz var. Yol üstünde baharat ve doğal herbal ürünler üreten bir bahçeye uğruyoruz. Kapıda bizi, herbalist olan oldukça dinç görünümlü bir bey karşılıyor. Daha önce baharat bahçelerini Zanzibar'da gördüğümden baharatlara gözüm aşina... Bu bahçede bana en ilginç gelen bitki ise Zanzibar da görmediğim, sağda fotoğrafını koyduğum kakao oluyor.
Hangi bitkinin hangi hastalığa iyi geldiğini uzun uzadıya anlatan herbalist ise daha sonra anlattığı ürünlerin satışa sunulduğu reyona bizi alıyor.
Bitki özütlerinin fiyatlarına gelince; hepsi dudak uçuklatan cinsten... Burada gördüğüm birkaç bitki özütünün fiyatını bizim aktarda satılanlarla karşılaştırıyorum da, arada dağlar kadar fark var. ''Acaba bizim aktardan özüt diye aldıklarımız ne?'' diye, düşünmeden edemiyorum.

Öğlene doğru Kandy'ye ulaşıyoruz. Kentin, kalabalık ve gürültülü trafiğinin, çarpık şehirleşmesinin hemen yanında...

Oldukça sakin, hoş manzaralar sunan kısımları da var.
Kandy Sri Lanka için önemli bir kent. Krallığın ise son başkenti...
Kandy, 1815 yılına kadar sömürgecilere karşı koyan, İngilizlerin Sri Lanka'da aldığı son kent. En önemlisi de Kandy, Budizmin merkezi... Hıristiyanlar için Vatikan neyse Budistler için de Kandy aynı anlamı taşıyor.

Kandy'e gelişimizin en büyük sebebi ise yukarıda bahsettiğim, Budizmin en kutsal tapınağı olan ''Sri Dalada Megavanna''yı görmek. Bu tapınağın içinde Buddha'nın dişi bulunuyor.

Bu tapınakta saklanan ''diş''in hikayesine gelirsek; Buddha vefat ettiğinde bedeni Hindistan da yakılır. Bu sırada Buddha'nın sol köpek dişini odunların arasında gören kişi, dişi alarak saygı gösterilmesi için onu krala verir ve bu olaydan sonra dişe kim hakim olursa toprakların hükmüne de o sahip olacağı yönünde bir inanç hüküm sürmeye başlar.
Buddha'nın dişini ele geçirmek için savaşlar olur. Kraldan krala el değiştiren diş, en sonunda emanetin bulunduğu yere saldırı yapıldığından, Budist bir prensesin saçları arasına saklanarak Sri Lanka'ya getirilir.
Sri Lanka'yı seçmelerinin sebebi ise bir rivayete göre, Buddha'nın kendi dininin Sri Lanka'da 2500 yıl boyunca güvende kalacağını söylemesidir.

Kutsal emanetin saklandığı yer, -yukarıdaki fotoğrafta yer alan- kırmızı örtüyle ayrılan odanın altında bir stupanın içinde... Yani diş, görünür bir yerde değil.
Ancak her yıl, Ağustos ayının ilk dolunayında, dünyanın en büyük Budist festivali burada düzenleniyor. Bu festival sırasında diş; özel olarak sadece bu iş için seçilmiş olan bir filin başı üstüne konan altın bir stupanın içinde tapınaktan çıkıyormuş.
Sonuçta, uğruna onca savaşın yapıldığı dişi, yine gören yok!

Dişin bulunduğu odanın karşısında yerlere oturan Budistler saatlerce burada dua ediyorlar. Tapınakta her gün 42 çeşit yemek yapılıp Buddha'ya sunuluyor, daha sonra bu yemekleri fakirler paylaşıyormuş.

Tapınağın duvarları festivali anlatan tablolarla bezenmiş. M.S 4. yüzyıldan beri her yıl yapılan festival, ilk kez İngiliz işgali sırasında İngiliz Vali tarafından yasaklanmış. Yasaklandığı 3 yıl boyunca ülkede yağmur yağmamış ve kıtlık olmuş. Bunun üzerine İngilizler, festivalin tekrar yapılmasına izin vermişler.


Sri Dalada Megavanna Tapınak gezisi uzun sürüyor. Fillerin ve rahiplerin ortada dolaştığı, gökkuşağı renklerini taşıyan Budizm bayraklarıyla bezenmiş olan avluda dolaşmak bana değişik duygular yaşatıyor.

Mahavelli Nehri, Kandy'nin hemen yanı başından geçiyor. Sri Lanka'nın en uzun nehri. Nehir ve göl muhteşem manzaralar sunuyor. Kandy gerçekten çok hoş bir şehir.

Daha sonra her akşam saat 18:00 de gösteri merkezinde turistler için sergilenen halk danslarını seyredip ateşin üzerinde yürüyen adamları dehşetle izledikten sonra günü bitirip otele dönüyoruz.

Safir... İçinde barındırdığı elemente göre geniş bir renk skalasına sahip olan safir, hanedan taşı olarak biliniyor. En kaliteli safir ise Sri Lanka'da çıkıyormuş. Bu yüzden büyük merkezlerde safir mağazaları var.
Ertesi gün Kandy'den ayrılmadan önce böyle bir mağazayı geziyoruz. Fiyatlar Türkiye'ye göre daha cazipmiş, öyle dediler. Ben söyleyenlerin yalancısıyım.

Kany'den Wadduwa'ya giderken yani adanın tam göbeğinden güney batıya doğru yol alırken Seylan'ın ünlü çay bahçelerine dağılıyoruz.
Kandy, 600 metre yüksekte yer alan bir kent olduğundan, Sri Lanka'nın en güzel çayları bu bölgede yetişiyormuş.
Bahçelerin ardından çay satan mağazanın birine girip çay seronomisinin içine düşüyoruz. Mağazada o kadar fazla çeşit çay var ki, hangisini alacağımızı şaşırıyoruz.
Çay konusunda kararsız kaldığımızı gören satış temsilcileri, ''istediğimiz çayı hemen demleyip bize tattırabileceklerini,'' söylemelerinin üstünden iki üç dakika ya geçiyor ya geçmiyor, hızlı bir biçimde çaylar geliyor. Anlaşılan bunlar bizim gibi çay demlemeyi bilmiyor, sıcak suyu demlikteki çayın üzerine döküp hemen getiriyorlar.
Neyse, en sonunda öğreniyoruz ki, bizim damak tadımıza uygun Seylan çayı paketlerinin üzerinde  B.O.P yazacak!

Bu ülke acayip güzel bir yer. Yol üstünde sık sık mola verip tezgahlara sıralanmış meyvelerden tadıyoruz.
Zanzibar da yiyemediğim kırmızı muz aklımda kalmışken, bu ülkede aklımdan çıkıp mideme taşınıyor. Kırmızı muzun muhteşem bir tadı ve aroması var.

Öğleden sonra Wadduwa Holiday Resort'tayız. Bizim ülkemizde olduğu gibi Sri Lanka'nın da güney bölgesi deniz-kum-tatil görevini üstlenmiş. Tesise girer girmez hafiften dejavu durumları yaşayıp ''sanki buraya daha önce geldim... Ben bu binayı ve tesisi hatırlıyorum'' gibisinden söylemlerimin arkasından, çok geçmeden bu durumun dejavu ile ilgisi olmadığını anlıyorum:)  Yerel rehberimiz bu otelin 2004'de yaşanan tsunamiden etkilendiğini söylüyor. Bu otel, sanıyorum bizim tv'lerde sıkça gösterildi.

Güneşi kaçırmadan hemen sahile iniyoruz. Deniz, daha doğrusu okyanus dalgalı... ''Kim korkar dalgalardan'' deyip Hint Okyanusu'nun dalgalarına kendimi bırakıyorum. Ben bırakıyorum bırakmasına da bu iş öyle tek taraflı istemekle olmuyor. Dalgaların hiç şakası yok! Beni kabul etmiyorlar. Ben, inatla denize dalmaya çalıştıkça onlar beni şiddetle kıyıya atıyor.
Yani sonuç olarak, Sri Lanka'nın doğal koyları olmadığından sahiller tamamen açık denize bakıyor ve deniz bu yüzden dalgalı oluyormuş.
Bu durumda, deniz-kum-güneş ögelerinden deniz seçeneğini eliyorum.

Çok kısa süren deniz sefasından sonra bu sefer havuz başını deniyoruz. Etraf fare kılıklı sincaplarla dolu. Sürekli bir şeyleri kemirip durduklarından gözümü onlardan ayıramıyorum. Sincapları kollamaktan elimdeki kitaba da konsantre olamıyorum, böylece havuz sefası da bitiyor.
Havuz, deniz yoksa güneşin de anlamı yok deyip onu da eliyorum. Geriye sadece kum kalıyor. Ondan da ben hoşlanmıyorum. Sonuç olarak benim tespitlerime göre deniz-kum-güneş için Sri Lanka'ya gelinmez!

Ertesi sabah erkenden yine yola düşüyoruz. Günlerden Pazar olmasına rağmen okul bahçelerinde öğrencilerin ders yaptıklarını görünce, ''Niye tatil gününde ders yapıyorlar?'' diye soruyorum. Meğer pazar günü, birkaç saat boyunca öğrencilere Budizmin öğretileri anlatılıyormuş.

Sri Lanka'nın güneyine doğru inerken ünlü fotoğrafçıların karelerine sık sık giren balıkçıları, ben de acemice fotoğraflıyorum.

Yaklaşık bir saatten fazla süren yol, sürekli değişen, birbirinden güzel manzaralarla devam ediyor.




Merakla beklediğimiz Madu Nehri'ne geliyoruz. Teknenin kaptanı, denizci kıyafetlerini giymiş elinde iki tabak, tabakların içinde de soyulmuş ananaslarla kıyıda bizi bekliyor.
Tekne dediğime bakmayın, bindiğimiz sadece bir kayık.
Nehir yolculuğu yaklaşık iki saat sürüyor. Gezinin başında sağda solda beliriveren timsahları görünce ilkin hafif bir irkilme yaşasam da sonra nehrin güzelliğine kendimi bırakıyorum.

Madu Nehri'nin genişleyen kollarında 60'a yakın ada varmış. Bu adaların birinde bulunan Budistlere ait bir manastıra uğruyoruz. Daha sonra tarçın ağaçlarının bol olduğu başka bir adaya...
Burada öylesine muhteşem güzel bir doğa ile karşı karşıyayız ki, keyfime diyecek yok. En çok da bir gün önceki tatil köyünden uzaklaştık diye mutluyum.

Madu Nehri gezisi Sri Lanka da yaptığımız son gezi oluyor. Böylesine güzel bir tekne gezisini anlatmak zor, yaşamak ise oldukça keyifliydi.
Öğleden sonra tekrar tatil köyüne dönüyoruz. Bu sefer denize girmeyi aklımın ucundan bile geçirmiyorum. Kokanat ağaçları altında sahilde uzun yürüyüşlerle günü noktalıyoruz.
Bir hafta boyunca ''ha bugün ha yarın,'' diye beklediğimiz muson yağmurları da yola çıkacağımız gece başlıyor, şanslıyız.
Sonuç olarak, Sri Lanka güzeldi... Hem de çok!
Yüzünü bizden esirgemeyen güneş, hele o kokonat ağaçlarının görüntüsü yok mu? Hepsi hala gözümün önünde...