HIRVATİSTAN (Ağustos-2011)


THY'nin Zagreb'e direkt uçuşu var. Uçuş, iki saatten daha az sürüyor.
Türk vatandaşlarına vize uygulamayan Hırvatistan; yakın oluşu ve görsel zenginliklerinden dolayı son yıllarda biz Türkler için cazibe merkezi haline geldi.
Durum böyle olunca ''hadi biz de bu furyaya katılalım''dedik, yine iki aile, çoluk çocuk derken düştük yollara...
İstanbul'dan ayrılacağımız gün, Ağustos olmasına rağmen hava hafif serindi. Balkanlardan da bize hep soğuk hava dalgası gelir ya... ''Eyvah! Valizde de hep yazlıklar var. İstanbul böyleyse orası nasıl acaba?'' diye endişelendik. Çünkü yanımızda çocuklar olunca benim tedirginliğim iki katına çıkıyor.

Neyse, sonunda oldukça küçük olan Zagreb Havaalanı'na iniyoruz. Aman Tanrım, bu ne sıcak! Güney illerimizi aratmayacak bir sıcaklık bizi karşılıyor. Demek ki, Balkanlar'dan her zaman soğuk hava gelmiyormuş.
Zagreb Havaalanı'na indik dedim ama havaalanı aslında Zagreb'de değil. Velica Gorica kentinde. Zagreb'e oldukça yakın olan bu kent yeşillikler içinde oldukça şirin görünüyor.
Bu şehrde durmadan direkt Zagreb'e geçiyoruz.

ZAGREB
Kent üç bölgeye ayrılmış. Yukarı Zagreb, Gradec ve Kaptol bölgelerini içine alıyor. Bu bölge bin yıllık bir geçmişe sahip.
Aşağı Zagreb ya da ''Donji Grad'' olarak adlandırılan bölge ise 19. yy taş binaları, mağazaları, restoran ve kafeleriyle meşhur.
Yeni Zagreb ise yüksek ve modern binalarla çevrili.
Slav kökenli olan Hırvatlar, 7. yüzyılda bu topraklara yerleşmişler. Yerleştikten sonra da ancak 925 yılında Kral Tomislav tarafından ilk krallıklarını kurmuşlar. 1091 yılından 1991 yılına kadar da bir daha tek başına bir devlet olmayan Hırvatlar, bu süre içerisinde Avusturya-Macar İmparatorluğunun himayesinde yaşamış daha sonra eski Yogoslavya birliği içinde yer almış. Nihayet 1991 yılında bağımsızlıklarını ilan etmişler.

Yukarı Zagreb'de bulunan Mirogoj Mezarlığı.
Zagreb gezisine mezarlıkla başlamak biraz sevimsiz gibi görünse de oldukça ilginç, görülmesi gereken yerlerden biri.
















Ünlülerin mezarlığı olarak bilinen Mirogoj'da Yogoslavya'dan bağımsızlığını alan Hırvatistan'ın ilk devlet başkanı olan Franjo Tudjman'ın da mezarı bulunmakta.

Yine yukarı Zagreb'de bulunan Kaptol Meydanı'na geliyoruz. Bu meydandan sonra tüm eski şehir yani Yukarı Zagreb yürüme mesafesinde.
Zagreb oldukça küçük bir kent. Nüfusu bir milyona yakın. Zaten tüm Hırvatistan'ın nüfusu beş milyon civarında.
Mavi, Zagreb'in rengi olmuş, metro ve otobüslerde sadece mavi renk kullanılıyor.



















Kaptol Meydanı'nda Zagreb'in en önemli sembolü olan ''Meryem Ana'nın Göğe Kabulü Katedrali'' ya da diğer ismiyle ''Zagreb Katedrali'' bulunuyor.
Yapımı bin yıl öncesine dayanan katedrali Macar Kralı Ladislaus yaptırmış. Moğol saldırıları ve depremlerden büyük zarar gören katedral, restorasyonlarla Neo-Gotik tarzıyla şimdiki görünümüne ulaşmış. Kulelerinden biri restorasyon çalışmasında olan katedralin tam karşısında ise altın Meryem Ana ve dört meleğinin heykeli yer alıyor. Bu dört melek, Hristiyanlığın kutsal değerleri olan; alçak gönüllülük, masumiyet, umut ve inancı temsil ediyormuş.
















Katedrallerin içini hep birbirine benzetirim. Ancak burada iki farklı unsur dikkatimi çekti.
Birincisi; 2.Dünya Savaşı zamanında bu katedralin başpiskoposu olan Alojzije Stepinac'ın katedralin tam orta yerinde duran camdan tabutu oldu. İlginç olan da, bu piskoposun zamanında savaş suçlusu olarak ilan edilmesiydi.
''Piskopos ne yaptı da savaş suçu işledi'' derseniz... 2.Dünya Savaşı sırasında bu piskopos, Alman Nazilerine yardım eden Yugoslav Faşistleri olan ''ustaşalara'' büyük destek çıkmış, Ortodoks Sırpları'nın katliamında baş rolü oynamış. Daha sonra Vatikan, piskoposa, komünizm kurbanı olduğunu söyleyerek ''Azizlik'' mertebesi vermiş.
İşin içine din ve siyaset giriyorsa, orada dönen dolaplara aklım ersin istemiyorum. Bu da onun gibi...
Dikkatmi çeken ikinci unsur ise katedralin duvarının büyük bir kısmını kaplayan Slav alfabesi (Glagoljica) ile yazılmış bir yazıt oldu. Bilinen en eski Slav dili olan alfabe, İncil'i Slav dillerine çevirmek için kullanılmış.

Kilise çıkışı, meydanda, milli kıyafetleri içinde Hırvat askerlerini görünce yanlarına gidip fotoğraf çektirmek istiyorum. Tabii bu arada fotoğraf çekmeyi ve çekilmeyi çok seven seven Japonlardan bana sıra gelene kadar beklediğimi eklemeliyim.
Hırvatların çoğu Hrıstiyanlığın Katolik mezhebindeler ve Latin alfabesini kullanıyorlar. Yıllarca birlikte yaşadıkları Sırplar ise Ortodoks Hristiyan ve Kiril alfabesini kullanıyor.
Birbirlerini sevmeyen ve bağdaşmayan bu iki halk nasıl olmuş da bunca yıl ortak sınıra sahip olmuşlar, ilginç.
Bu arada beni hayrete düşüren diğer bir konu da Hırvatların Türk dizilerine olan düşkünlükleri oldu. Televizyonda hangi Hırvat kanalını açsak karşımıza Türk dizileri çıkıyordu.

Kaptol Meydanı'na yürüme mesafesinde, şehrin merkezi sayılan Ban Jelacic Meydanı'na geliyoruz. Meydanın tam orta yerinde Hırvat kahraman Ban Jelacic'in at üstündeki heykeli yer alıyor.
Bu bölge trafiğe kapalı. Sadece yer üstü metro hattı buradan geçiyor.
Zagreb, bir başkentte alışkın olduğumuz kalabalık ve curcunadan çok uzakta bir şehir. İnsanlar çok şık, erkekleri yakışıklı, kızları çok güzel.

Kaptol Meydanı ile Ban Jelacic Meydanı arasında, ''sanki burası başkent değil de tatil yöresi mi acaba?'' dedirtecek kadar çok kafe bulunuyor.

Sokakların birinde Kebapçı dükkanına rast gelince önünde fotoğraf çektirmeden geçmiyoruz.
Hırvatistan'ın zengin bir mutfağı var. Normal bir restoranda yemek ise kişi başı ortalama 20-25 Euro civarında.
Para birimleri Kuno. 1 Euro= 7.4 kuno'ya denk geliyor. Türk parasına çevirmek istediğimde ise kaba taslak kunoyu üçe bölüp TL'yi buluyordum.

Hangi sokağa girsek karşımıza restoran ve kafeler çıkıyor. Abartmıyorum bu şehirde yüzlerce kafe var. Sokaklarda çok az insan var ama kafelerin hepsi dolu.

Yukarı şehirde Markov Meydanı'nda bulunan bu St Mark Klisesi çatısıyla ilgi çekiyor. Kırmızı, beyaz ve mavi seramiklerle işlenmiş. Klise 13.yy'da yapılmış. Daha sonra yapılan ilavelerle şimdiki gotik tarzı görünümüne bürünmüş. Kiliseyi karşımıza aldığımızda ise sağda parlamento, solda ise başkanlık sarayı var.

Hala gaz lambası ile aydınlatılan, dar parke taşlı Zagreb sokaklarında çeşitli el sanatlarının satıldığı ufak dükkanlarda bir çok objeyi bulmak mümkün. Başta ipek olmak üzere her türlü kravat burada satılıyor.
Kravatı 18.yy'da ilk olarak Hırvat askerler keşfettiğinden, Kaptol Meydanı'na da kravatı simgeleyen dev bir heykel koymuşlar.

Aşağı Zagreb bölümüne geçmek için araca gerek yok. Ban Jelacic Meydanı'ndan aşağı yürüyerek bu bölgeye ulaşılıyor. Ağırlıklı olarak 19.yy yapılarının olduğu bu bölgeyi; lüks mağazalar ve yine büyük şemsiyeler altına açılmış kafeler dolduruyor. Yol buralarda da trafiğe kapalı.
Aşağı Zagreb bölümünde de sokak şarkıcılarını seyredip, kafelerde oturup sohbet ederek günü tamamlıyoruz.
Bu gezide Zagreb'e ancak yarım gün ayırabildiğimizden dolayı gezip gördüğümüz yerler bu kadarla sınırlı kalıyor. Göremediğimiz ama gezilmesi gereken yerler arasında; Dolac Halk Pazarı, Botanik bahçesi ve müzelerin olduğunu biliyorum. Yolum bir daha düşer mi bilmem ama ''inşallah bir dahaki sefere'' deyip Zagreb'i burada kapatıyorum.

Ertesi gün, Zagreb'den Bosna Hersek'e geçiyoruz. Ancak Hırvatistan'ın yazı bütünlüğünü bozmamak adına Bosna Hersek'i gezip dolaştıktan sonra tekrar Hırvatistan'a, Hırvatistan'ın Adriyatik sahillerine geçtiğimizden dolayı yazıma; Dubrovnik'le devam ediyorum.
Hırvatistan'ın Adriyatik sahilleri gerçekten çok güzel. Bence en güzel tarafı da sahillerin hala bakir oluşu. Bakir oluşu diyorum da, yapılaşma yok mu, var. Ancak yapılaşmalar, genelde halkın kullandığı villa tipi yazlık evlerle sınırlı, o da her yerde değil.
Adriyatik'in Hırvatistan sahil kesimi, Adriyatik'te kıyısı olan diğer ülke sahillerine göre biraz daha kayalık. Yol boyunca, neredeyse her dönemeçten sonra karşımıza çıkan ufak koylar ise denize girmek için doğal plaj görünümünde.

DUBROVNİK
Sakin Adriyatik sahillerinden sonra yapılaşmanın gittikçe arttığı Dubrovnik'e ya da eski adıyla Ragusa'ya öğleden sonra ulaşıyoruz.
Kent; eski ve yeni şehir diye ikiye ayrılmış. Eski şehir, kalenin içinde yer alıyor. Asıl turistik bölge de burası zaten. Yeni şehirde ise oteller, plajlar, parklar, apartman ve müstakil evler yer alıyor.

Dubrovnik'in tarihine kısaca göz atarsak; 7.yy'dan itibaren bölgeye yerleşen Hırvatlar, önce Bizans sonra da Venedik hakimiyeti altında hızla büyümeye başlamışlar. 13.yy geldiklerinde ise oldukça zenginleşen Dubrovnik halkı güvenliklerini sağlamak amacıyla ilk taş surlarlarını inşa etmeye başlamış, 1382 yılında da özgürlüklerini ilan edip Ragusa Cumhuriyetini kurmuşlar.
En büyük düşmanları ve ticari rakipleri ise Venedikliler olmuş. Ancak Osmanlı gücünü, vergi ödeme koşulu ile arkalarına alan Ragusalılar, yaptıkları ticaret sayesinde gittikçe zenginleşip özgürlüklerini sürdürebilmişler, taa ki Osmanlı güçten düşüp Napoleon Bonaparte fırtınası esene kadar.
1991-92 arası yoğun Sırp bombardımanına maruz kalan ancak kısa zamanda yaralarını sarmış olan kentte savaş izine rastlamak pek mümkün değil.
UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan Dubrovnik, aynı zamanda Akdeniz'in 3. büyük limanına sahip.

Eski şehre Pile ve Piloçe adı verilen iki ayrı kapıdan girilebiliyor.
Dubrovnik her ne kadar Hırvatistan'ın bir kenti olsa da Dubrovnik'in yüzyıllar öncesine dayanan zengin tarihi sonucu olsa gerek burada yaşayanlar kendilerini Hırvatistan'dan ayrı tutuyorlar.
Kent varoluşunun ilkesini; ''Non bene prototo libertas venditur auro'' yani ''Özgürlük, dünyanın bütün altınları için bile olsa satılamaz'' üzerine inşa etmiş.
Kentte şimdi bile bir çok otelin ismi Libertas (özgürlük) ile başlıyor.

Pile kapısından şehre girdiğimizde şaşırmadım desem yalan olur. Böylesine renkli ve canlı bir yer beklemiyordum.
Şehrin ilk girişinde bizi ''Büyük Onofria Çeşmesi'' karşılıyor. O dönemlerde şehrin suyu bu çeşmeden sağlanırmış. (Günümüzde de bu çeşmeden su içilebiliyor. Genel olarak Balkanlarda, sokaklarda bulunan her çeşmeden su içilebiliyor.)
Çeşmenin hemen karşısında Male Brace Fransisken Klisesi bulunuyor. Yukarıda fotoğrafta görülen ana sokak, ''Stradun'' olarak adlandırılıyor.  Sokağın bitiminde de bir saat kulesi dikkati çekiyor.
Şehir; sanat eserleri, kiliseler, çeşmeler ve heykellerle bezenmiş. Ama asıl benim hoşuma giden buradaki canlı yaşam oluyor.














Bana sorarsanız buranın, yani eski şehrin en güzel tarafı, bu şehrin seyirlik değil, aynı zamanda evlerinde hala yaşanıyor olması, derim. Aslında ne çok isterdim buradaki eski evlerden birinin içini gezmeyi... Belki bir gün bu hayalim gerçekleşir, belli mi olur?

Ana sokağı dik kesen bol basamaklı ara sokaklara giriyoruz. Balkonu olmayan ve nispeten az güneş gören iki evin arasına ipler gerilmiş çamaşırlar burada kurutuluyor. Anladığım kadarıyla bu şehirde yaşayanların komşuluk ilişkileri de kuvvetli.

Evlerin alt katları dükkan ve kafe olarak değerlendirilmiş. Dedim ya, bu şehir yaşıyor. Bir tarafta, açılmış tezgahlarda organik meyve ve sebzeler satılırken ya da hediyelik eşya, diğer tarafta alabildiğine kalabalık olan kafeleri görmek mümkün.
Köşe başlarında ise canlı müzik yapan sokak çalgıcılarının melodileri bu güzel atmosfere yayılmış, çok keyifli bir yer.

Akşam yemeğini, muhteşem manzarasıyla, limana bakan bir restoranda alıyoruz.
Limanda; çevre adalara tur düzenleyen firmaların satış standları göze çarpıyor, birçok alternatif var. Gönül isterdi ki bu turlara da katılalım ama mümkün değil. Dubrovnik'e ayrılan zaman sadece iki gün.

Dubrovnik'in yeni şehir bölümünü ve çevre gezileri anlatımını sonraya bırakarak, Dubrovnik Cumhuriyeti'nin nasıl böyle zenginleştiğini ve yüzyıllar boyunca nasıl ayakta kalabildiğini oradan aldığım bir kitaptan öğrendim. Öğrendiklerimi kısaca özetlersem; başarılarının en büyük anahtarı diplomasi... Zenginlikleri ise tamamen ticaretten geliyor. Zamanında meşe ağaçlarıyla ünlü olan Dubrovnik, o zamanlar tüm gücünü donanma ve gemi yapımına yönlendirmiş. Tonlarca yük taşıyabilen bu gemilerle de ticaret yapıp zenginleşmişler.
Bu arada birçok ülkede elçilikler kurmuşlar, diplomasi ağı ile yeri geldiğinde güçlü ülkelere harç ödemişler, böylece ticaret yollarını güvence altına almışlar. Harç verdikleri ülkelerden biri de Osmanlılar olmuş. Osmanlılara her yıl 12.500 düka altın verilmiş.
17.yy'ın ikinci yarasında yaşanan depremler nüfusun çoğunu ortadan kaldırmış. Güvenlikleri karşılığında ödedikleri harç miktarlarını veremez duruma düşen Dubrovnik için bu felaketler sonun başlangıcı olmuş.











Dubrovnik'in yeni şehir kısmı ise tatil beldesi görünümünde. Evler genelde iki üç katlı, aralarda sivrilmiş apartmanlar da var, keşke olmasalarmış.
Neredeyse bütün otellere toplu taşıma araçlarıyla gidilebiliyor. Otobüs kullanımı bu kentte çok yaygın. Önceden bilet almaya gerek yok. Bilet, şoförden alınıyor.(10 Kuno) Nereden mi biliyorum? Biz de otobüslerden birine bindik de oradan.
Biraz kayalık olmakla birlikte denize şehir içinden girilebiliyor.

Eski şehrin hemen dışında teleferik istasyonu var. Kişi başı 80 kuno... Ortalama bizim paramızla 30 TL'ye geliyor. Teleferik İstasyonunda bilet almak için euro verdik, kabul etmediler. Yanınızda mutlaka kuno bulundurmanız lazım. Ya da en kolay yol kredi kartı...

Dubrovnik'e gelip de teleferiğine binmeden dönmek olmazmış. Yaklaşık beş dakika süren bir teleferik yolculuğundan sonra muhteşem bir manzara ile baş başa kalıyorsunuz.

Dubrovnik çevre gezileri için genel olarak üç seçenek var. 
Birincisi, çevre adalar. Bizim Bodrum'da olduğu gibi yemek teknede alınıyor. Adalara da denize girmek için gidiliyor.
İkincisi, tarihi şehir Split. Dubrovnik-Split arası otobüs yolculuğu dört saat sürüyor. Dört saatte bunun dönüşü var. Yollar otoban değil, genelde dar ve virajlı. Hele yük taşıyan bir kamyonun arkasına düşerseniz -sollama pek yapmıyorlar zaten yollarda buna müsait değil- yol bitmek bilmiyor.
Üçüncüsü, Ston ve Korçula Adası turu. Bize, bu güzergah zaman açısından daha mantıklı geldiğinden Ston ve Korçula Adası için yola koyuluyoruz.
Yolumuzun üzerinde, Dubrovnik çıkışında güzel bir asma köprü var.

Ston, otobüsle Dubrovnik'e bir saat uzaklıktaki bir yerleşim yeri. İlk göze çarpan 5 kilometre uzunluğundaki şehir surları. Bu surların, Çin Seddi'nden sonra ayakta kalan en uzun surlar olduğunu söylediler.
Aynı zamanda, tarihte; bu bölge tuz yataklarıyla da ünlü. Tuz için buralarda çok savaş olmuş. Osmanlılar da tuz uğruna buralara kadar gelmişler.

Stone; isminden de anlaşılacağı üzere genelde taş evlerin olduğu, küçük ama sevimli bir yerleşim yeri
Sahile doğru güzel kafeteryaları ve balık restoranları var.

Ston'dan sonra Orabic'e geliyoruz. Korçula Adası'na gitmek için teknelere buradan biniliyor.

Yirmi dakikaya varan bir tekne yolculuğu sonunda Korçula Adası'na iniyoruz. Sevimli mi sevimli bir yer. Burası da taş binaları ile ünlü. Ama asıl ününü Marco Polo'dan almış.

Tarihi şehrin surları, zamanında Venedikliler tarafından yapılmış. Kalenin ana giriş kapısına merdivenli bir köprüyle çıkılıyor.














Şehir; bir ana meydan ve balık kılçığı şeklinde tasvir edilen çok dar sokaklardan oluşuyor.

Meydanda 13.yy yapımı St. Mark Katedrali var.

Katedralin az ötesinde Marco Polo'nun bir zamanlar yaşadığı ev ziyaretçilere açılmış. 1 euro vererek bu küçük evi gezebiliyorsunuz.
13.yy'da yaşamış olan İtalyan gezginin, Venedik'li bir tüccarın oğlu olduğu ve bu adada Cenevizlilerin eline esir düştüğü söyleniyor.
Bazı kaynaklara göre de Marco Polo'nun  aslında Macar olduğu ve Korçula Adası'nda doğduğu, o tarihlerde bu ada da Venediklilerin elinde olduğundan Venedikli ve İtalyan olarak bilindiğini yazıyor.

Bu ada Marco Polo ile ünlendiğinden, sokak aralarındaki hediyelik eşya dükkanları da ona ait simgelerle dolu.

Adanın dar sokakları deniz kıyısına açılıyor. Tüm adanın kıyı şeridini, her türlü lezzeti bulabileceğiniz kafe ve restoranlar süslüyor. Yemek saati burada yer bulmak çok zor.
Adada aynı zamanda çok rahatlıkla denize girilebiliyor.

Dubrovnik'e dönüş yolunda ise böyle bir manzara bizlere eşlik ediyor.
Not: Yol boyunca dağlar tepeler üzüm bağları ile doluydu. Avrupa Birliği'ne girmeye hazırlanan Hırvatistan, tarıma elverişli her yeri üzüm bağları ile donatmış. Sebebine gelince, Avrupa Birliği'ne girdikten sonra bu birliğin üzüm üretimine kota getireceğini düşündüklerinden, birliğe girmeden ne kadar çok yer kapatırsak kardır düşüncesi yatıyormuş.

Sabah erkenden sahil yolunu izleyerek Dubrovnik'ten Karadağ sınırına yakın Cavtat'a geçiyoruz.

Cavtat'ın M.Ö 228 yılında Roma egemenliğindeyken ismi ''Epidaurum''muş. Latincede eski şehir anlamına gelen ''Cavtat'' ismi Bizanslılar tarafından verilmiş.
Dubrovnik'i daha doğrusu Ragusa Cumhuriyeti'ni de buradan kaçanlar kurmuş.
Cavtat, Dubrovnik'e göre daha sakin bir yer. Buradan da çevre adalara ve Dubrovnik'e tekne turları var.
Cavtat ile birlikte Hırvatistan gezisinin sonuna geliyoruz. Bu kasabadan sonra Karadağ sınırına giriliyor.
Sonuç olarak;
Hırvatistan gezisi boyunca bu güzel ülkeyi bizim Ege sahilleri ile sık sık karşılaştırdım. Henüz çiçeği burnunda bir devlet olan Hırvatistan ve ona bağlı Adriyatik-Dalmaçya kıyıları hala bakir bir görünümde. Otelcilik anlayışları ise kötü. Belki de biz oteline düşemedik. Bilmiyorum.
Eski Yugoslavya'nın dağılmasıyla Adriyatik'in en güzel kıyılarını alan Hırvatistan, gerçekten gidilip görülmesi gereken bir yer.