ARNAVUTLUK (Ağustos-2011)

Karadağ'dan ayrılıp, sahil şeridini de gerilerde bırakarak Arnavutluk sınırına geliyoruz.
''Arnavutluk'' ismini sadece biz Türkler kullanıyoruz. Onların ve birçok ülkenin deyişiyle Albania'dayız.
Sınırda bizi çingeneler karşılıyor. Ülkenin %3'ünü çingeneler oluşturuyormuş.
Bu ara, yıllarca Avrupa'nın içinde yaşayıp katı komünist rejimden dolayı dışarı açılamayan, aynı zamanda tarihsel bağımızın olduğu bu ülkeyi merak etmiyorum desem yalan olur.

Arnavutluk'un başkenti Tiran'a doğru bozuk yollardan ilerlerken, ülkenin araba mezarlığına dönüşmüş hali hiç de iç açıcı değil. Rejim değişikliğinden sonra Almanya elinde bulunan eski Mercedes arabaları bu ülkeye hibe etmiş. Böylelikle hem eski arabalardan kurtulmuş hem de hibe ettiği arabaların yedek parçalarını bu ülkeye satmakla bir taşla iki kuş vururum diye düşünmüş. Ancak öğrendiğimize göre Arnavut mafyası hesapları tersine çevirmiş. Ülkeye çok fazla çalıntı araba girdiğinden, eski araçlar parçalanmış, böylelikle yedek parça sorunlarını da kendi içlerinde halletmişler.

Tiran girişi yoğun bir trafikle karşılaşıyoruz. Doğru dürüst çalışmayan trafik ışıkları, yolların kötü ve yetersiz olmasından dolayı tıkanan trafikte bir süre bekliyoruz.

Arnavutlar, Avrupa'nın en eski halklarından biri olan İlliryalılılardan gelme. Ancak bakıldığında biz Türklerden çok farkları yok gibi... Ülkede Arnavutça konuşulmakta, fakat Osmanlılardan sonra dillerine Türkçe ve Arapça kelimeler girmiş.

''Arnavutluk neyi ile ile ünlüdür?'' derseniz... Ülkemizde de bilindiği gibi; insanlarının inadı, Arnavut ciğeri, Arnavut kaldırımı gibi birçok şey sayılabilir. Ama bence bu ülke Mercedes arabaları ile ünlü. Taksilerinin bile Mercedes marka olduğu bu fakir ülkede mafya tam mesai yapıyor gibi görünüyor.

Bu ülkede neredeyse her elli metrede bir benzin istasyonu var. Kara parayı aklama yerleri olarak benzin istasyonları gösteriliyor.
Bir de her yerde göze çarpan ufak kafeler doldurmuş sokak ve caddeleri. Dışa açılım politikasından sonra bu kafeler hızla artmış. İşsizliğin yüksek olduğu ülkede biri kafe açmış, bakmışlar iyi kazanıyor sonra bir diğeri açılmış, sonra bir yenisi daha...

Tiran'ın ünlü meydanı İskender Bey Meydanı'na geliyoruz. Arnavutlar için ulusal bir kahraman olan İskender Bey'in, at üstündeki heykeli meydanın tam ortasında. Komünist rejim boyunca da bu heykel yerinden kaldırılmamış.
İskender Bey'in babası, 14.yy'da Osmanlılarla yaptığı bir savaşta yenilgiye uğrayınca oğlu İskender'i Osmanlılar rehin alarak Yeniçeri Ordusu'na vermişler. Orduda devşirilen İskender Bey, burada Müslüman olup İskender ismini almış.
25 yıl boyunca Osmanlı Ordusu'na hizmet veren, II.Murat zamanında Arnavutluk'a Sancak Beyi olarak gönderilen İskender Bey, Arnavutluğa geldikten sonra Osmanlıya isyan bayrağını açmış.
Ölümüne kadar Osmanlılarla savaşan İskender Bey, tekrar eski dini olan Hristiyanlığa da geri dönmüş.
Onun zamanında Arnavutluk'u tam olarak ele geçiremeyen Osmanlı Ordusu'na karşı çarpışarak zaferler elde eden İskender Bey, bugün hala Arnavutların en büyük ulusal kahramanı ve Osmanlıya direnişin simgesi...
İskender Bey'in heykelinin hemen yanı başında büyük bir Arnavutluk bayrağı dalgalanmakta. Kartalların ülkesi olarak da anılan Arnavutluk'un bayrağındaki simge de bir kartal figürü...

İskender Bey heykelinin hemen karşısında, ona nazire yaparcasına Osmanlı dönemine ait ve saat kulesi yükseliyor. Ethem Paşa Cami komünist rejim zamanında ayakta kalan nadir camilerden biri. Nadir, diyorum çünkü, kırk yıl boyunca ülkeyi komünist baskı rejimi altında tutan Enver Hoca, ülkenin tüm dini geleneklerine karşı savaş açması sonucu, ülkedeki cami ve kiliseleri yıktırmış. 1967 yılında ise ülkenin ateist bir devlet olduğunu ilan etmiş.
Şimdi Arnavutluk'ta din çok büyük etken olmamakla birlikte halkın %70'i Müslüman %30'luk kısmı ise Katolik ve Ortodoks Hristiyan.

Yine bu meydanın diğer bir köşesinde Enver Hoca dönemine ait görülmesi gereken yerlerden biri olarak gösterilen bu çirkin bina da Opera binası...
Bizim için Taksim Meydanı ne ise onlar için de İskender Bey Meydanı aynı anlamı taşıyor. Ancak meydan köstebek yuvası gibi... Fısıltı gazetesine göre yıllardır bitirilemeyen tadilatın sebebi ise halkın toplanıp gösteri yapmasından korkuluyor olmasıymış.

Arnavutluk'un nüfusu 2,5-3 milyon civarında. Bu nüfusun yaklaşık beşte biri Tiran'da yaşıyor. Şehir yürüyerek gezilecek büyüklükte. Gördüğüm kadarıyla iki büyük ana caddesi var.

Bu ana caddelerin birinde Enver Hoca'nın balkonundan halka seslendiği bir bina yer alıyor. Eskiden bu binanın resmini çekmek bile yasakmış.
Enver Hoca, 1944 yılında ülkenin başına geldikten kırk yıl boyunca Arnavutluk'u demir yumruğu ile yönetmiş. Ülkede Stalinizm modelinde bir diktatörlük kuran Hoca ilk önce sosyalist olan Yugoslavya ile bağlarını kopartmış. Stalin'in ölümünden sonra modernleşiyor diye Rusya'ya da sırtını dönmüş. Rusya ile birlikte onun etrafında olan ''Demir Perde'' ülkelerine de kesik atmış. Varşova Paktı'ndan ayrılmış. Dünyada tek küsmediği devlet Çin kalmış. Ancak Çin'in ABD ile ilişki kurması üzerine, Çin'i de revizyonizmle suçlayıp onunla da tüm diplomatik ilişkileri sonlandırmış.
Sonuç olarak; Enver Hoca, ölümüne kadar ülkesini büyük bir yalnızlığın içine atıp Arnavutluk'u dünya ülkelerinden izole etmiş.

Enver Hoca, ölümünden sonra kızı ve damadı tarafından yaptırılan, ''Piramit Anıt Mezara'' gömülmüş. Arnavutluk halkı tarafından sevilmeyen bu diktatör, ülkede rejimin değişmesiyle, şehrin tam merkezinde bulunan bu anıttan mezarı alınarak belediye mezarlığına taşınmış.
Şimdi bu piramit görünümlü binayı çocuklar kaydırak alanı olarak kullanıyor.












Anıt mezarın tam karşısında bulunan Gençlik Parkı'na geçiyoruz. Parkta Sami Fraşheri'nin bir büstü var. Arnavut asıllı Osmanlı yazar aynı zamanda Galatasaray Spor Klübü'nün kurucularından Ali Sami Yen'in de babası...

Gençlik Parkı'nın içinde buraya göre lüks sayılabilecek ''Taiwan'' adı verilen binanın içinde bulunan restorana öğle yemeği için geliyoruz.

Menüde ünlü ''Tiran Tava'' var. Gele gele önümüze bildiğimiz ızgara bonfile ile patates geliyor. ''Biz Tiran Tava istedik'' diyoruz. (Sanki bu yemeği çok bilirmişiz gibi) ''İşte Tiran Tava bu'' diyorlar. Turist çaresizliği ile önümüze konulanı yemeğe başlıyoruz. Aman Tanrım! Ben böyle lezzetli bonfileyi başka hiçbir yerde yemedim.

Şehri son kez turladıktan sonra Makedonya'ya gitmek üzere Tiran'dan ayrılıyoruz.

Dinar Alpleri ile çevrelenmiş ovalardan, köylerden geçiyoruz.

Yol boyunca mantar görünümlü, üstünde mazgalı olan biraz da miğfere benzeyen beton oluşumlar görüyoruz. Dünyadan kendisini iyice soyutlayan Enver Hoca'nın paranoyakça, herkesi kendine düşman zanneden düşünceleri sonucu oluşturulmuş olan beton ve çelik karışımı bu sığınaklara ''Bunker'' diyorlar.
Olası bir saldırıya karşı ülkenin her yerine 600 bin beton sığınak inşa ettiren Enver Hoca, bu amaçla muazzam miktarlarda beton ve çeliği büyük paralar karşılığı ithal etmiş.

Arnavut halkının bir daha böyle diktatör ruhlu adamlara denk gelmemesi dileği ile ülkeden ayrılıyoruz. Bu ülkeyi görmeyenler çok şey kaçırmış sayılmaz. Görmek isteyenlere de iyi gezmeler diliyorum.