LAOS (Ocak-2006)

Laos; Loaların ülkesi demek. Bu topraklar 14.yüzyıla dek kral ve prensliklerle doluymuş.
Bir Lao Prensi, Khmer Prensesiyle evlenip krallıkları birleştirmiş ve ''Bir Milyon Filin Krallığı'' anlamına gelen Laos'u kurmuş.
Yüzyıllar boyunca komşuları olan Siyam krallıklarının (Tayland) istilasına ve Khmer (Kamboçya) saldırılarına uğramış Laos.
19. yüzyılda Fransa, tüm Hindiçin'i hızla sömürgesi haline getirirken, Siyam Krallığı Fransa'ya; ''Laos topraklarını al, bana dokunma!'' demiş. Bundan sonra Fransız sömürgesine dönüşen ülke, İkinci Dünya Savaşı'nda da Japon istilasına uğramış.
Nihayet, 1953 yılında kazandıkları bağımsızlıklarından sonra 1954'te de tarafsız ülkeler arasında yerlerini almışlar. Almışlar almasına da bu ülkenin çekeceği çileler henüz bitmemiş.
Ve... Vietnam Savaşı başlamış.
Amerika’nın bölgede komünizm karşıtı bir savaş başlatmasıyla Laos, özlediği ve geç bulduğu bağımsızlığının tadını bir türlü çıkaramamış. Çünkü; Kamboçya, Çin, Tayland ve Vietnam’a olan komşuluğu ona pahalıya mal olurken, özellikle Vietnam Savaşı sırasında, Kuzey Vietnam tarafından ikmal yolu olarak kullanılan Laos'a, Amerika tonlarca bomba yağdırmış.
Bu yüzden Laos, dünya savaş tarihinde en çok bombalanan ülkelerin başında gelir. Hatta yazılanlara göre 2.Dünya savaşında tüm Avrupa'ya atılan bombalardan daha fazlası Laos'a atılmış. İşin ilginç yanı ise Laos'a ait bir savaşın ortada olmaması. Laos hep kim vurduya gitmiş.
Bu ülkenin tarihine bu kadar yer vermemin sebebi ise yüzyıllarca topraklarından savaş eksik olmayan bu topraklarda yaşayan insanların, savaşa inat bir o kadar sakin ve barışçı olmaları. Bir daha ülkelerine savaşın uğramaması dileği ile. Şimdi günümüzün Laos'u...

VİENTİANE
Hindiçin bölgesindeki ilk durağımızdı Laos. Bangkok bağlantılı bir uçakla Laos'un başkenti Vientiane'ye iniyoruz. Vientiane küçücük bir şehir; sakin, sessiz. Sokaklarında insana rastlamak zor. Zaten ülkenin en dikkat çeken özelliklerinden biri de bu. Dünyanın bu ucundaki nüfus patlaması bu ülkede söz konusu değil. Koca ülkede, topu topuna dört buçuk milyon insan yaşıyor. Bunların dört-beş yüz bini kentlerde; başkent Vientiane ve kuzeydeki Luang Prabang'da toplanmış, gerisi dağlarda, ormanlarda, göl ve nehir kıyılarındaki köylerde.








Şehirde birkaç önemli tapınak var. ''Pha Tat Luang'' bunlardan biri. Laos’un ulusal simgesi olan bu tapınakta Budizmin kutsal emanetleri var.
Söylenene göre Hint Hükümdarı Aşoka'nın misyonerleri İ.Ö 3.yy'da burada Buddha'nın göğüs kemiğini saklamak için bir tapınak kurmuş. Ancak günümüze kadar Buddha'nın göğüs kemiğine dair hiçbir kanıt bulunamamış.
Şimdi bu tapınakta Lao Budizm'indeki en üst dereceli din adamı yaşıyor.
Laos'da neredeyse her tapınağın, her stupanın önünde ağzı tapınağın girişinde, yılan gibi uzayan bedeni ise merdivenlerde olan mitolojik bir varlık ''Naga'' yani Ejderha Kral'ı görmek mümkün. Kutsal yerlerin koruyuculuğunu yaptığından dolayı tüm girişlerde boy göstermiş.
Sağ üst köşedeki fotoğrafta ''Naga'' seçiliyor. 









Ventiane'nin önemli tapınaklarından bir diğeri, ''Wat Si Saket.''
1800 yıllarında yapılmış, savaşlardan etkilenmeyen tek tapınak. Laos'un en eski tapınağı diye de geçiyor. İçinde 8000 civarı Buddha heykeli bulunuyormuş.
Siyam mimarisi özelliklerini taşıyan bu yapının bu nedenle Siyam saldırılarından zarar görmediği söyleniyor.

Yukarıda da yazdığım gibi Vientiane; sessiz, sakin küçücük bir şehir. Çoğu dar ve toprak olan yollarından tek tük taşıt geçiyor. Bu sessizliğin içinde ilerlerken bir süre sonra uzaktan kulağımıza ayin sesleri geliyor. Sesleri takip ederek Vientiane'nin yine önemli tapınaklarından biri olan Wat Si Muang'ın önünde buluyoruz kendimizi.
Tapınağın girişinde, sapı koparılmış kutsal turuncu çiçekler ve mumlar koca bir öbek oluşturmuş, tapınağı ziyarete gelenler bu çiçek ve mumlardan alıp ayine katılıyor.
İçeri giriyoruz, burası oldukça kalabalık. Tapınak girişindeki ayakkabıların çokluğu bizim cami avlularını andırıyor.

Biraz sonra onlarca turunculu genç rahip, ellerinde yemek kaplarıyla tapınağa giriyor. Bu rahipler, her gün sabah ve öğle yemeklerini halktan toplamak için dışarı çıkıyor, akşam güneş battıktan sonra ise asla yemek yemiyorlarmış. 

Buddha Parkı ya da onların deyişleriyle Tha Dua...
Burası fantastik mitolojiyi taş heykellere dönüştürmüş bir park. Yüzlerce ruha ve Buddha'nın tüm yaşamlarına adanmış.
Park, çılgın bir rahip tarafından tasarlanmış.

Mekong Nehri, bu bölgenin can damarı. Tayland ile Laos arasındaki sınırı da belirliyor. Nehrin öte kıyısında Tayland toprakları görünüyor.
Vientiane için daha anlatabileceğim fazla bir şey yok. Bundan sonra, beni asıl etkileyen Laos'un diğer şehri Luang Prabang'a geçiyoruz.

LUANG PRABANG
Vientane'den kısa süren bir uçak yolculuğu ile ülkenin ikinci büyük şehri olan Luang Prabang'a geliyoruz.
Kentte ilk gittiğimiz yer, Pu Si Tepesi... Hava sıcak ve nemli. Hatırladığım kadarıyla üç yüz belki daha da fazla basamağı çıkıp kan ter içinde bu tepeye ulaşıyoruz.
Bu çaba neden mi? Çünkü; Luang Prabang en güzel bu tepeden görünüyor.

İşte Pu Si Tepesi'nden görünen manzara bu...
UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmiş, Mekong Nehri ve başlıca kollarından olan Nam Kan Nehri'nin buluştuğu yerde kurulmuş Luang Prabang.
Çocuğunu kucaklayan sevecen bir anne gibi, Mekong Nehri bütün kollarıyla sarıp sarmalamış bu kenti. Buraya ''Kent'' demeye insanın dili varmıyor. Nüfusu 40.000 ve topu topuna iki ya da üç ana caddesi var. En yüksek yapı iki katlı ve kesinlikle evler ağaçların boyunu geçmiyor.
Ne yüzyıllardır Siyam'la süren savaşlar, ne Khmer saldırıları, ne Fransız sömürgeciliği, ne de Amerikan bombardımanı; insanla doğa arasındaki bu uyumu bozamamış.

Hemen nehrin kenarında, Grand Luang Prabang Otel'de kalıyoruz. Akşam yemeğinden sonra bizi ''Hoşgeldin'' gösterisi için ayrı bir salona alıyorlar. Önce dans ve ayinler yapılıyor sonra yaşlı mı yaşlı kadınlar ellerinde bir tutam iple gelip dizlerimizin dibine oturuyor, sonra o iplerin her birini dualarla tek tek el bileklerimize bağlıyorlar. Bunun gibi en aşağı yirmi, otuz ip bileklerimize bağlanıyor.
Kim bilir bu güzel insanlar hangi güzel dileklerde bulundular bizler için. Sonra uzun bir süre o ipleri bileğimden çıkarmıyorum.













Luang Prabang, 18. ve 19.yüzyıllarda krallığın başkentiymiş. Kentin başkent olduğu dönemden kalma Kraliyet Sarayı'nı geziyoruz.
Saray günümüzde krallık zamanından kalma eşyaların sergilendiği ulusal müzeye dönüştürülmüş.
Dışarıdan bakıldığında saray olamayacak kadar sade olan bu binanın içine Laos'un birçok yerinde olduğu gibi ayakkabılarımızı çıkarıp giriyoruz. Sarayın içi de dışı kadar sade. Ancak sarayın bir bahçesi var ki, onu doğa süslemiş.

Sarayın bahçesinde bulunan bu bina, kral ve ailesinin kullandığı bir tapınakmış. Tapınağın süsü ve ihtişamı saraya göre çok önde... Girişte, yine Ejderha Kral Naga görülüyor.
Laos'un mimarisi Tayland'dan etkilenmiş. Aynı Tayland'da olduğu gibi tapınakların damları kat kat neredeyse yere kadar iniyor. Binalar, aşağıdan yukarı doğru da alabildiğine incelmiş ve bu durum binaya müthiş bir zarafet ve hafiflik kazandırmış.













Yine çok zarif tapınaklardan biri, Wat Xieng Thong'un önündeyiz. Tapınağın dış duvarları, rengarenk camlardan yapılmış kabartma desen ve resimlerle süslenmiş, insan seyretmeye doyamıyor.
Tapınağın başka bir duvarında ise yukarıdan aşağıya doğru uzanan, küçük küçük cam mozaiklerden yapılmış bir hayat ağacı vardı ki, görülmeye değer.

Luang Prabang'da gün, daha güneş doğmadan başlıyor. Sokaklar, yiyeceklerini almaya gelen ayakları çıplak rahipler ve onlara yiyecek vermek için erkenden kalkan insanlarla dolu. Böylece insanlar cömertliği ve paylaşmayı unutmasınlar, rahipler de şükretmeyi bilsinler diye, Laos'da yüzyıllardan beri, taa Buddha'dan bu yana rahiplere yemek verme geleneği hep olmuş.
Tüm bunlardan sonra sanmayın ki, rahipler için; ''ekmek elden su gölden'' bir yaşam var. Aksine bu ülkedeki Budist rahipler, diğer Budist ülkelerin rahiplerine göre kendi işlerini kendileri yapmakta daha becerikliler. Onları; bahçeleri ekip biçerken, nehirde çamaşırlarını yıkarken ya da yüklerini kendileri taşırken görebilirsiniz.

Luang Prabang'da çok şık daha doğrusu otantik restoranlar var. Bu restoranlardan birisi de bir Loa Prensesine aitti, oraya girdik. Çok nezih ve temiz bir yerdi. Gerçi, Laolar temiz insanlar.
Bu ülkede kaldığımız süre içinde yiyip içtiğimiz hiçbir şey bizi rahatsız etmedi. Örneğin; gittiğimiz ülkelerde sokaklardan bir şey alıp yememeye eşim ve ben çok dikkat etmemize rağmen, bu alışkanlığımızı Laos'da bozduk.









Yemekler, genel olarak haşlama tarzında olmasına rağmen çok lezzetliydi. Bunca fakirliğe karşın sunumları da son derece zarifti.
Zaten bu ülkenin insanları da bir başka... Hala kapılarını kilitlemeyen, yardımsever, alçak gönüllü, abartısız, kibar ve sakin insanlar. Böyle olunca gelen ziyaretçilere de bu huzuru aktarıyorlar.

Şehirde, Fransız sömürge döneminden kalmış kolonyal binalar dikkati çekiyor. Bu eski binaların çoğu restorasyondan geçmiş, şimdi otel ve restoran olarak kullanılıyor.
Sokaklarda dolaşanların neredeyse yarısı rahip. En çok bu ülkede gördüm onları.












Bir sonraki gün pirinç tarlalarının arasından geçerek Luang Prabang'dan çıkıyoruz. Bir süre yol aldıktan sonra tarlalar bitiyor yağmur ormanları başlıyor. Ormanın içinde ancak yürünür, biz de taşıtlardan inip başlıyoruz yürümeye...
Nereye mi gidiyoruz? Tarif edildiğine göre bir cennete yani Kuang Si Şelaleleri'ne...
Duyduklarım doğruymuş. ''Cennet; sonsuz bir güzellik, saflık, duruluksa, galiba burası cennet,'' diyorum.
Kuang Si Şelaleleri; kat kat birkaç tane. Kimi şelalenin döküldüğü yerde ufak göller oluşmuş. Ağaçların dallarını halat gibi kullanan turistler buradaki göle atlıyor. Su berrak mı berrak, mavinin her tonuna bürünmüş. Bazı yerlerde ise sularla ağaçların kökleri birbirine karışmış. Sonuçta, anlatmakta zorlandığım, yetersiz kaldığım yerlerden biri işte!

Güneş batmaya başlarken kurulan, Luang Prabang'ın bir akşam pazarı var ki, şelalelerden sonra koştur koştur buraya geliyoruz. Meyveden sebzeye, evde hazırlanmış kek ve çöreklerden, el işi örtülere kadar bir çok şeyin satıldığı pazarı gezmek çok eğlenceli...

Ülkenin %70'i dağlarla kaplı. Yaşamaya elverişsiz. Geriye kalıyor Mekong kıyıları. Yani, ''Ana Tanrıça''nın kucağı... Çoğu yerde de Mekong'un tek ulaşım yolu olması buradaki insanların yaşam döngüsünü belirlemiş ve köyler hep onun etrafına kurulmuş.

Ülkede bol bol  tik ağacı yetişiyor. Hal böyle olunca da suya dayanıklı tik ağaçlarından uzun mu uzun kayıklar yapmışlar, salına salına geziyorlar Mekong'un kucağında. Biz de atlıyoruz uzun bir kayığa, başlıyoruz köyleri gezmeye.











Burada köy dediğin ne ki... Beş, on hane.. Evler hep ahşap ya da bambu, damlar hasır.
Burada yaşayanların turistlere alışık olduğu belli. Kayık köye yaklaştığında çocuklar annelerinin yaptığı ürünleri satmak için adeta yarışıyor. Anne ve babaların ise ilgilerini çektiğimiz söylenemez. Eğer yanlarına gidip sohbet etmek isterseniz sakin, hoş bir gülümsemeyle cevap veriyorlar size.














Bazı köyler kazanlar dolusu ''lao lao'' pirinç rakısı üretiyor ve şişeleri olmadığından eski meşrubat şişelerine bu rakıyı doldurmuşlar. Bazı şişelerin içine de yılan ve akrepler yerleştirilmiş. Bunlar da bir tür içkiymiş, hem de afrodizyak etkisi olan içkiler. Yapılışlarına gelince, yılan veya akrebin iç organlarını çıkarıp zehirleriyle birlikte şişelere koyup üstüne pirinç rakısı döküyorlarmış. Bir süre beklettikten sonra rakı ile birleşen zehirin afrodizyak etkisi ortaya çıkıyormuş.

Köylerde kapılar açık. Bir turist acımasızlığı ile aslında utanarak bu evin içini fotoğraflıyorum. Başka bir insanın yaşamının içini merak etmek oldum olası beni rahatsız eder. Ancak bir daha böyle bir kareyi bulamayacağımdan, heyecanım utancımın önüne geçiyor.

Akşam oluyor, Mekong şimdi daha da güzel. Ana Tanrıça Mekong ile ilk olarak bu ülkede tanıştım. Daha sonra birlikteliğimiz Vietnam ve Kamboçya'da da devam etti.
Umutlarının, düşlerinin Ana Tanrıça'ya bağlandığı, bugünün Laos'u, çok eski zamanların sular ülkesine veda etme zamanı.
Bir daha savaşların bu güzel ülkeye uğramaması dileğimi tekrar ederek onlara bol şans diliyorum.