NEPAL-1 (Ocak-2005)

Om Mani Padme Hum...
Kutsal Himalayalar... tüm ihtişamı ile karşımızda. Uçak vadiye doğru alçalmaya başlıyor. Uçağın kanatları dağlara ha değdi ha değecek, sanki bir çukura iner gibiyiz. Dağların eteklerine doğru taraçalı sistem tarım alanları ve tek tük evler görülüyor. Ve sonunda geçit vermeyen dağların arasındaki vadide bulanan Katmandu'ya iniyoruz.

KATMANDU
Burası şehrin ana caddelerinden biri, her zaman böyle sakin değil. Çoğunlukla kaldırımsız olan bu caddelerde; eski püskü arabalar, motosikletler, inekler, bisikletli taksi denen ''tiçkalar'' ve insanlar birbirine karışmış bir durumda...
Nepal, dünyanın en fakir on ülkesinden biri. Ülkede, binlerce sözde tanrı ve yüzlerce din var. Yaşam din üzerine kurulmuş. Her ne kadar Nepal'de Hindu dininde olanlar büyük bir çoğunluğu oluştursa da aslında Hinduizm ile Budizm birbirine karışmış durumda. Nepal halkı, önüne hangi tapınak çıkarsa onun önünde dua ediyor gibi geldi bana. Elbette yanılıyorumdur ama bunca tanrı arasında şaşırmamak mümkün değil.

Katmandu, ülkenin başkenti. Onbeşinci yüzyılda, Kral Yakşa Malla ölünce geride kalan üç oğlu liderlik savaşına girmiş. Bunun üzerine Ana Kraliçe, ülke topraklarını üçe bölerek oğulları arasında paylaştırmış. Böylece Nepal o yüzyıllarda üç kral tarafından yönetilmeye başlanmış.
Bu krallıkların adları şöyle; Baktapur, Patan ve Katmandu.
Üç kral da kendi krallık sınırlarında kıyasıya bir gelişmişlik yarışına girmiş ve bu yarışı Katmandu hep önde götürmüş. Gerçi daha sonra kral sayısı yine bire düşmüş ama Katmandu hep başkent olarak günümüze kadar gelmiş.















Katmandu'da ilk durağımız, BoudhanathTapınağı ya da diğer bir deyişle Boudhanath Stupası.
Büyükçe bir meydanın tam ortasında, renkli dua bayrakları ile süslenmiş, oldukça gösterişli bir yapı burası.
Tapınağın kubbesi üzerinde bulunan dört yöne bakan bir çift göz ise ''Ben her yaptığınızı görüyorum,'' dercesine, nereye dönerseniz dönün sizi izliyor.
Etraftaki dua bayrakları ise rüzgarda dalgalandıkça, üzerilerindeki dualar bütün evrene dağılıyor.

Boudhanath Stupası, Tibetli Budistler için kutsal bir hac yeri. Tibetliler karmalarını temizlemek için bu stupanın etrafında saat yönünde dönüyorlar. Bunların çoğu Çin baskısı yüzünden Tibet'i terk edip Nepal'e yerleşmiş.
Tibetli evli kadınlar, fotoğrafta görüldüğü gibi elbiselerinin üzerine enine çizgili önlük takıyorlar. Bu önlüğün özelliği; aynı kumaş, üç parçaya kesiliyor ve kesilen bu parçaların çizgileri, birbirini tutmayacak şekilde yan yana dikiliyor. İnançlarına göre, kadınlar bu önlükleri elbiselerinin üzerine takmazlarsa kocalarının hasta düşeceğine inanıyorlar.









Stupanın etrafında yapılan tura ''kora'' diyorlar. Kora, stupayı sağ tarafa alarak üzerinde dua yazan silindirler döndürülerek yapılıyor ve kora tek sayıda yapılınca karmaları temizliyor. Yani 1-3-5 gibi. Eğer bu tur saat yönüne ters olarak yapılırsa başkalarının karmasının  üzerlerine yapışacağına inanıyorlar

Boudhanath Tapınağı'nın etrafında küçük küçük dükkanlar var. Burada, kumaşlardan tutun da el işi ahşap işlemeciliğine, sulu boya tablolarına kadar birçok yerel sanatsal objeyi bulmak mümkün. Ancak benim en çok ilgimi çekenlerden biri minyatür tarzda, çok ince fırçalarla yapılan bu tablolar oluyor.
Yine meydana bakan kafelerde oturup kahvemizi içerken bu mistik havayı solumak apayrı bir ferahlık ve huzur veriyor insana. Bir tarafta bordolara bürünmüş keşişler, diğer tarafta tütsülerin dumanları ve bunlara karışan dua silindirlerinin sesleri... Ve karşımızda Himalayalar...
''Himalayaları seyrederken insan günahlarından arınır'' demiş buraların eski bilgeleri olan Rişiler. Günahlarımdan arınıp arınmadığımı bilmiyorum ama burada huzur duyduğum bir gerçek.

Yine bu bölgede, Budistlere ait bir rahip okulu var. Öğrencilerin bazıları trans halde dualar mırıldanırken bir kısmı tereyağından yapılmış kandilleri yakıyor. Kızımın poz verdiği bu minik rahip adayları da bağış topluyordu. Bağış toplarken ısrarcı değiller. Ancak o kadar fakir bir halk ki, onların en büyük geçim kaynakları buraya gelen turistler.

Katmandu'nun eski şehir denen Kraliyet Sarayı'nın ve onlarca tapınağın bulunduğu Durbar Meydanı'na geliyoruz.
Burası açık hava müzesi gibi. Pagoda tarzı zarif mabetlerin birer kule gibi yükseldiği, her yerde çifter çifter filler, aslanlar veya tanrı başlarının yer aldığı, heykele boğulmuş meydanlar, müthiş bir ahşap işçiliği ile yapılmış saray gibi eski evler...









Tapınakların merdivenlerine tünemiş iç içe yaşayan insanlar. Alınlarına tika denen kırmızı boyalar sürülmüş inanırlar. Pagoda tarzı yapıların içine kurulmuş kafeler, restoranlar...

Eski evlerin pencerelerinden bir görünüp bir kaybolan insan siluetleri... Her köşede, duvarda, ev cephesinde, ağaçların üzerinde tanrılara ait figürler eşya ve anılar... Her an karşınıza çıkan bir dua, bir yakarış... Mistizmin adeta ele geçirdiği ve maneviyatı günlük yaşama sokan insanlar...











Durbar Meydanı'ndan ara sokaklara geçildiğinde ise yine inanılmaz güzellikte sanatsal objeler karşımıza çıkıyor. Bunların içinde tablolar, çok ince ahşap işlemeciliği ve dokumalar ilk aklıma gelenler. Özellikle Nepal'e has ahşap panjurlar muhteşem.
Dükkanların önüne tünemiş maymunlar ve vücutlarını külle boyamış sadular ya da gerçek sadu olmayıp dilenen insanlar, bu sokakların gerçek sahibi gibi...
Tabii fonda hep aynı müzik, Om Mani Padme Hum...

Katmandu Durbar Meydanı'nda yine bir tapınak, Tanrıça Kumari'nin evi...
Nepal, tarihi boyunca hiç işgale uğramamış, bunu tanrıçaya bağlıyor ve Nepal'in, Tanrıça Kumari'nin yüzü suyu hürmetine ayakta durduğuna inanıyorlar.

Kumari, Hinduların tanrıçası ama kendisi Hindu değil bir Budist.
Nasıl mı?
Hindu dininin bir tanrıçası olan Tanrıça Durga, sadece Budistlerin sanaatkar kastı olan Şakya kızlarının gövdelerine giriyor ve Tanrıça Kumari'ye dönüşüyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. İlginç olan ise Tanrıça Kumari'yi dünya gözüyle görmek...
Biz de onu görebilmek için evin önüne geliyoruz.
Evin ana giriş kapısının her iki yanında bulunan aslan heykelleri ilk dikkati çeken figürler. Bu heykeller kötü ruhları bu evden uzak tutmak içinmiş.
Evin avlu kısmına oldukça alçak olan fasadın altından başımızı eğerek geçiyor ve avluda heyecanla tanrıçanın bize görünmesini bekliyoruz.

Peki, kim bu yaşayan Tanrıça Kumari?
Hinduizm ve Budizm de doğum saati çok önemli. Onların hesapladıkları bir saat var o saatte doğan Şakya kastındaki kız çocukları inceleniyor ve sahip olunması gereken fiziksel özelliği taşıyan kız çocuğuna Tanrıça Durga'nın ruhunun girdiğini düşünüyorlar. Daha sonra çocuk, iki-üç yaşlarına gelince ailesinden koparılıp bu tapınağa getiriliyor ve o Tanrıça Kumari oluyor.
Bu kızlar özel bir evde yaşamanın dışında artık normal hayatlarını da sürdüremiyor, okula gidemiyor, arkadaş edinemiyor ve bazı dini törenler dışında evden dışarı çıkamıyorlar. Ta ki, adet görüp ergenliğe ulaşana kadar. Ergenlikten sonra tekrar ailesinin yanına, doğduğu yere götürülüyor ve böylece Kumari Tanrıçalığı bitiyor.
Merak edip soruyorum, ''Peki bu kız çocuğu tanrıçalıktan çıktıktan sonra normal yaşamına dönüyor mu? Ya da evlenip çoluk çocuğa karışıyor mu?'' diye. Bana söylediklerine göre bir daha kimse onunla evlenmiyormuş. Bir kaç kere bu eski tanrıçalarla evlenen olmuş, evlenen erkekler her seferinde genç yaşta ölünce artık kimse onlara yaklaşamaz olmuş.

İşte bu yaşayan Tanrıça Kumari'yi görmek üzere ana kapıdan geçip evin avlu kısmına geliyoruz. Evin ahşap işlemeciliği göz alıcı. Yukarıda fotoğrafta görülen üç pencerenin birinden Kumari bize görünecek. Avludaki sandığa para atıyoruz. Büyük bir sessizlik, bu ara avluda güvercinler uçuşuyor biz tanrıçanın çıkmasını bekliyoruz.
Tanrıça Kumari, keyfinin kahyası isterse pencereye çıkar, diyorlar. Yarım saate yakın bir bekleyişten sonra bir tanrıça kullarını nasıl umursamaz, vakit ayıramaz, yüksekten bakarsa öyle bir bakıp bir kaç saniye bize görünüp sonra kayboluyor. Bu ara fotoğrafını çekmek kesinlikle yasak. Ancak dini bayramlarda yere bastırılmadan kaldığı bu evden alınan Tanrıça Kumari, insanların çektiği bir faytona bindirilip halkın arasında bu faytonla dolaştırılırken fotoğrafı alınabiliyormuş.

Bir ertesi gün Nepal'in başka bir şehrine, Baktapur'a gidiyoruz. Bu şehir Katmandu'dan daha da geri. Sanki zaman tüneline girip üç yüz yıl öncesine taşınmış gibiyiz. Baktapur, geçmişin içinden fırlamış dev bir dekor misali... Modernleşmenin akla gelen tüm öğeleri buradan çok uzaklarda kalmış, tümüyle eski yapılar, ortaçağdan kalmış gibi gözüken tozlu sokaklar, ömürleri dışarıda geçiyor gibi duran her yaşta avare insanlar...


Katmandu'da olduğu gibi Baktapur'un da Durbar Meydanı'na geliyoruz. Meydanı; tanrı heykelleri, çeşmeler, rahip ve soyluların konakları süslüyor. Elli beş pencereli eski Kraliyet Sarayı, Aslanlı Kapı, Kral Malla Heykeli, tanrı heykelleriyle süslü Altın Kapı görkemiyle göz kamaştırıyor.
Meydana yine, diğer Durbar Meydanlarında olduğu gibi kızıl renk hakim.

Şehri gezmeye devam ederken karşımıza üstü açık hamamlar çıkıyor. Erkek, kadın, çocuk buralarda karışık bir biçimde banyo yapıyor. Diğer tarafta ellerinde kova bulunan kadınlar buranın çeşmesinden su dolduruyor. Hala evlerde su yok. İşin ilginç tarafı kimse kimseye bakmıyor, rahatsız etmiyor. Zaten Nepal'de suç oranı oldukça düşükmüş. Ancak son zamanlarda evlere giren televizyonların sayısı arttıkça suç oranı da ona paralel olarak artmaya başlamış.








Yaşam burada sokaklarda sürüyor. Sokaklarda banyo yapılıyor, sokaklarda traş olunuyor ve kadınlar dikiş makinalarını bile sokağa taşımış dikişlerini burada dikiyorlar.

Sohbetler, yere yayılan bir hasırın üzerinde sürüyor. Nepal halkı için duyguları açığa vurmak ''ayıp'', kızgınlık göstermek ise ''karakter zayıflığı'' olarak yorumlanıyor. Doğru bile olsa karşı tarafı üzecek şeyler söylemek ''terbiyesizlik'', teselli edici yalanlar ise ''erdem'' olarak kabul ediyor. O yüzden oldukça sakin ve huzurlu bir halk bu Nepalliler.


Önümüze gelen her sokağa girip çıkmak istiyorum çünkü, her sokak karşımıza ayrı bir sürpriz çıkarıyor.
Solda, fotoğrafta görülen yer pastane olarak geçiyor. Biraz daha ilerleyince sağda, fotoğrafta  görülen yer için de ''burası da galiba pastanenin yapım yeri'' diyorum.

Mahallelerin sokak aralarına kurumaları için pirinçler, mısırlar serilmiş. Buranın halkı kendi yetiştirdiklerini yiyor, kendi dokuduklarını giyiyor.

Nepal'in Ganj'ı olan kutsal Bagmati...
Bagmati Nehri'nin kıyısında pek çok ölü yakma seti var. Cesetlerden arta kalan küller bu nehre serpiliyor. Yaşlılar, Bagmati Nehri kıyısına yerleşip bu kutsal bölgede ölümü bekliyorlar. Ancak ölümün ne zaman geleceği belli değil. Ölümleri geciken bu insanlar buralarda yoksulluğa düşüyor ve kutsal yöreyi ziyarete gelen insanların yardımıyla yaşamlarını kıt kanaat sürdürmeye çabalıyorlar.
Burada insanlar Hindistan'ın aksine, yabancıların ölü yakma törenlerini izlemelerine kızmıyor. Ancak nehrin karşı tarafına geçmek yasak!
Kutsal nehir Bagmati'nin kıyısında ölüler yanıyor. Çıplak haylaz oğlan çocukları taklalar atarak kendilerini suya atıyor, kadınlar nehre pirinç serpiyor. Öte yanda ölüler, sarı kumaşlara sarınmış yanmayı bekliyor, beklerken hepsinin ayakları dışarıda. Dumanlar gökyüzüne yükseliyor. Hava yanmış insan bedeni kokuyor. Biraz içim daralıyor yine de bu sahnelere kenetlenmişim uzaklaşamıyorum.

Bagmati Nehri'nin kenarında Hindulara ait Pashupatinath Tapınağı var. Hindu olmayanlar buraya giremiyor.
Pashupatinath Tapınağı'na kadınlar oldukça sık gelip kocalarının uzun ömürlü olmaları için dua ediyorlar. Çünkü Hindu toplumunda dul olmak ağır bir durum. Koca ölüp kadın dul kaldığında, kadının uğursuzluk getirdiğine inanılıyor. Dullar hayatları boyunca sadece beyaz giyiniyorlar. Evli kadınların göğüslerini gere gere giydiği kırmızı sariler bu dullara hepten yasak. Bütün kadınların; süslü, kırmızı rujlu, boncuk kolyeli, altın küpeli, renkli sarili ve sürmeli olduğu buranın dünyasında, dullar cüzzamlı gibi...








Bagmati Nehri civarında birçok sadu var. Bedenlerine, yüzlerine küller sürmüşler, bazıları küllere kumaş gibi bulanmış. Alınlarında; sarı, beyaz boyalarla tarikatlarının işaretlerini taşıyorlar.
Sadular için nereden geldikleri, aileleri ve geçmişleri yok. Saduluğa kabul edildiklerinde, bir çeşit öldükleri var sayılıyor ve geçmişlerini tamamen siliyorlarmış.
Ayrıca, sadular öldüklerinde yakılmıyor ve onların direk cennete gittikleri düşünülüyormuş. İnanışa göre onların reenkarnasyonu da yok!
Bu ara, saduluğu seçenler arasında zengin ve tahsilli insanların da olduğunu öğreniyoruz.

Ve nihayet....HİMALAYALAR..

Himalayaları kuş bakışı görebilmek için Kathmandu'da özel uçak şirketleri var. İstediğiniz şirketin bir tanesini seçiyorsunuz  kişi başı 150$  karşılığında size bu turu attırıyorlar. Uçak çok küçük, tek nizam oturuluyor. Önce elinize bir harita veriliyor, sıradağların her birinin ismi var bu haritada. Haritaları açıp bir gözünüz haritada bir gözünüz hostesin işaret ettiği dağlarda. Üstüne bir de fotoğraf çekme telaşınız ekleniyor. Ben tepe sersemi oldum. Bir daha böyle bir tura katılırsam ne hostes dinleyeceğim ne de haritaya bakacağım. Sadece ve sadece Himalayaları seyredeceğim.

Muhteşem Everest..
Everest sözcüğünün anlamı; Ana Tanrıça demek. Ona  tepe dendiğine bakmayın. Gerçekten de Ana Tanrıça gibi iki yanında uzanıp giden sıra dağları kollarının altına almış... öylece dünyaya bakıyor.

Sonuç mu? Eğer bir gün yolunuz Nepal'e düşerse... Zaman tünelinde, geçmişe ışınlandığınızı düşünün. Sokaklarında avare avare dolaşın. Dua silindirlerini çevirip güzel dileklerde bulunun. Çocuklara dağıtmak üzere yanınıza küçük şampuan şişeleri ve sabunlar alın, çok seviniyorlar. Everest'e olmasa bile:) Himalayaların eteklerinde treaking yapın, köylerinden geçin. Eskiden daha çok hippilerin uğrak yeri olan kafelerde oturup hiç konuşmadan çevrenizi unutup sadece dağları seyredin.