HİNDİSTAN (Ocak-2005)


Hindistan'dan çok uzak ülkelere de gittim. Ama nedense Hindistan bana hep ulaşılması güç bir ülke gibi geldi. Gerçek anlamda güçlükten bahsetmiyorum belki ulaşılmaz demeliyim. Yok yok bu kelime de ne demek istediğimi tam olarak anlatamıyor.
Çocukluğumda bana anlatılan masalların Hindistan'da geçtiğini düşünürdüm. O masallarda; göz yaşı misali kubbeler, mihraceler, halı üstünde uçan Hint fakirleri vardı. Evet burası gerçek olamayacak kadar masalsı bir ülkeydi benim için.
Hindistan'a geldiğimde ise her ne kadar buranın bilmediğim farklı yüzlerini görsem de hala o düşlerimdeki ülkeden parçalar buldum burada. Tüm gezi boyunca ne hikayeler dinledim. Kimileri gerçek, kimileri de gerçek olamayacak kadar masalsı hikayelerdi.
Yukarıdaki fotoğraf da benim masallarımdan çıkmış gibi. Çekenin eline sağlık.



Hindistan'ı anlatmaya tanrılardan başlamalıyım. Çünkü; en görkemli tapınaklardan, en yoksul evlere kadar her yerde onlar var. Bu tanrıların sayıları çok ama görüntüleri daha da çok. Güçleri sonsuz ama en büyük güçleri değişim.
BRAHMA; İlk yaratılan ve her şeyi yaratıcısı. Bir nilüfer çiçeğinin üzerinde oturur, dört kolu dört başı var.
ŞİVA; Yok edici yıkıcı bir tanrı. Ancak bu yıkıcılığını yeni bir düzen kurmak ve yaratıcılığını göstermek için yapıyor. Bazen dişi bazen erkek oluyor. Yani bu tanrının işleri biraz karışık.
Şiva yeryüzü yaratılırken, cennetten akan Ganj Nehri'nin sularında yuvarlanan dünyayı başının üstünde tutmuş böylelikle dünyayı kurtarmış. Bu nedenle saçları, nehrin sularını andırır şekilde dalgalı ve uzun.
Şiva'nın en sık rastlanan simgesi ise ''linga'' yani erkeklik organı. Ancak hiç bir zaman tek başına değil. Linga genellikle ''yoni''nin yani dişilik organının ortasından yükseliyor. İkisi birbirini bütünlüyor. Tapınak girişlerinde Şiva'yı kutsamak için yoni ve linganın üzerine su serpmek sıradan bir gelenek.
VİŞNU; Ne çok adı, birbirinden farklı ne çok görünümü var. Kozmik düzenin koruyucusu. Yeryüzünde işler kötüye gitti mi yardıma O koşuyor.


PARVATİ; Şiva'nın karısı. İyiliğin, güzelliğin, bereketin ve sadakatin tanrıçası. Resimlerde, çocukları Tanrı Ganeş ile hep mutlu aile pozlarında görünüyorlar.
GANEŞ; Hikayesi uzun... Kısaca; Parvati'den olan Ganeş'in kafasını onu tanımayan babası Şiva keser. Buna sinirlenen Parvati ''Ormana git ve önüne çıkan ilk canlının başını kes ve oğlumuza tak''der. Resimden de anlaşılacağı üzere Şiva'nın karşısına ilk olarak bir fil çıkmıştır.
Ganeş; iyi yaşamayı, zenginliği, neşeyi, zekayı ve mutluluğu simgeler.
KRİŞNA; Vişnu'nun 8. kez dünyaya gelişinde aldığı isim. Krişna çalışkan bir çiftçi, güzel kaval çalan bir çoban. Çalışan insanların tanrısı, kadınların sevgilisi.
M.Ö 2000 yıllarına dayanan, günümüzde hala geçerliliği olan Hindu dinindeki tanrıların sayısı elbette bu kadarla kalmıyor. Daha burada yazamayacağım kadar çok tanrıları var. En sevilen ve bilinen tanrıları buraya almaya çalıştım.
Şimdi Hindistan...

VARANASİ
Katmandu'dan bindiğimiz Hindistan Hava Yolları'na ait bir uçakla ölüm kenti olarak adlandırılan ''Varanasi''ye geliyoruz. Burada havaalanı gümrüğü epey sıkıntılı, işlemler çok yavaş ilerliyor.
Kendimizi havaalanından dışarı attığımızda, kapıda bizi bekleyen -sanki 1950'lerden kalma gibi duran- otobüsümüze biniyoruz. 
Otobüsün havalandırma sistemi ise pek bir ilginç; her cam kenarındaki koltuğa denk gelecek şekilde minik vantilatörler camlara yerleştirilmiş fır fır dönüyor, tabii bu ara otobüsün süsünü; çiçekli, böcekli perdelerini anlatmıyorum. 
Hindistan'daki otobüslerde, yolcularla şoför arasında camlı bir kapı var. Meğer bu kapı kast sisteminin ayrımcılığından ileri geliyormuş. 
Hindistan, işte böylesine değişik bir yer. Daha ülkeye adım atar atmaz, bindiğiniz otobüste bile bunu hissediyorsunuz. Daha sonra neredeyse hiçbir ülkede rastlayamayacağınız, yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi bir trafiğin içine giriyoruz ki, Allah burada yaşayanların yardımcısı olsun.

Ertesi gün, gerçek Varanisi'yi yaşamak için sabahın 4'ün de kalkıyoruz, güneş doğmadan Ganj'da olmalıyız. Varanasi'de bütün sokaklar Ganj'a çıkıyor. Bu şehrin dar, karanlık ve pis sokaklarında ilerlerken ölüme yatan insanları görüyoruz. Evsiz, barksız, sakat, cüzzamlı insanlar yolları yatak yapmış. Burada yaşayan insanların tek bir düşüncesi var bir an önce ölmek!
Daha güneş doğmamış ama sokaklar insan kaynıyor. Kimi hala sokaklarda derin uykularında kimi Ganj'ın yolunu tutmuş bile...
Ölümü sevenlerin toplandığı Varanasi garip, etkileyici bir kent. Aynı zamanda da korkutucu ve karanlık. Ama bir sabah vakti güneşin doğuşunu Ganj üzerinde bir teknede, kente bakarak karşılamak unutulur bir duygu değil. Nehrin üstündeki sis bulutu ise bizi gerçeklerden kopartıp bir rüya alemine taşıyor.
















Nehir boyunca suya kat kat inen geniş basamaklar var. Bunlara ''ghat'' diyorlar.
Kıyıda birçok kayık var, bunlardan birine binip kutsal Ganj'da Hintlilerin dilindeki ''Ganga'''da ilerlemeye başlıyoruz. Etrafta sonsuz bir sessizlik var, sadece küreklerin suda çıkardığı ses duyuluyor. Sanki anlaşmışız gibi kayıkta konuşan da yok. Herkes büyük bir huşu içinde...
Sonra, kutsal lotus çiçeğinin içinde yanan mumları -diğer Hintlilerin yaptığı gibi- dilekler tutarak nehre bırakıyoruz. Bir süre sonra suyun üstünü, alev alev yanan yüzlerce mum kaplıyor. Manzara öylesine muhteşem bir hal alıyor ki, Ganj; sanki bir hayal perdesinin arkasındaymış gibi uzak ve inanılmaz görünüyor.

Bir zamanlar Ganj cennette akardı. Kral, Tanrı Brahma'ya Ganj'ı yeryüzüne indir diye yalvardı yakardı. Ancak bunu yapmak o kadar kolay değildi. Yardıma Tanrı Şiva yetişti. Ganj, gökyüzündeki cennetten yeryüzüne Şiva'nın saçlarında indi.
Tanrı Şiva'nın kenti olarak bilinen Varanasi, Ganj'ın batı yakasında kurulmuş. Bu yüzden güneş, kentin tam karşısında kutsal nehrin üzerine doğuyor. Güneşin doğmasıyla birlikte durgunluk; yerini hareketliliğe, sessizlik ise -Ganj'ı yeryüzüne indiren tanrılara söylenen- ilahilere bırakıyor.

Sonra hareketlilik öyle bir artıyor ki! Ghatlardan yarı bellerine kadar suya giren insanlar, avuçlarını önlerinde birleştirip suya daldırıyor ve avuçlarına aldıkları suyu başlarından aşağı bırakıyorlar. Hepsi yüzlerini güneşe dönmüş Ana Tanrıça'ya ''senden aldığımı sana veriyorum'' diye ibadet ederken kendilerinden geçiyorlar.

Tanrı Brahma bir gün ölür ve öteki dünyaya gider. Burası Tanrı Vişnu'nun ülkesidir.
Brahma Vişnu'ya sorar ''Ölümün sırrı nedir?'' diye.
Vişnu cevap verir '' İnsanların ölüm dediği şey sadece bedene gelir. Ruh hiç bir zaman yok olmaz, bozulmaz. Ölümden kurtuluşun tek çaresi, ruhun başka bir bedene geçmesini sağlamaktır.''
Ve o günden beri bütün Hindular, ruhlarının başka bir bedende yeniden doğması için sürekli ibadet halindeler. Bu ibadetlerin en önemlisi de Ganj'da yıkanmak.

Ortalık tam bir renk cümbüşü. Rengarenk, allı pullu sarilerini  giymiş olan kadınlar ve bu kadınların taktığı altın bilezik, yüzük ve halhallar güneşin rengi ve ışığıyla yarışır durumda... Bu renklerin arasına karışmış olan çıplak bedenler de enerjilerini güneşten almak ister gibiler.
Dualar bittiğinde ise sıra günlük yaşama geliyor. Sabunlarla nehirde banyo başlıyor, dişler fırçalanıyor, çamaşırlar burada yıkanıyor, çocuklar ve hayvanlar Ganj'da temizleniyor, çay ve yemek için tas tas sular bu nehirden alınıyor.

Öte yanda kefene sarılmış ölü bedenler ayrı bir ghat'ta odunların üzerine yerleştiriliyor. Sonra görevliler odunları tutuşturuyor, havada garip bir koku var.
Ölüm Varanasi'de keyifle dolaşıyor. Biliyor ki insanlar ölümü yaşamak için bu kente geliyor. Reenkarnasyona inanan Hindular için Varanasi'de ölmek, Ganj Nehri kıyısında yakılmak ve küllerinin bu nehre atılması büyük bir ödül. Çünkü; külleri Ganj'a atılanlar reenkarnasyon zincirini kırıyorlar. Artık başka bir bedene girmek ve tekrar yaşamın eziyetini çekmek, onlar için yok! Onların ruhu artık Tanrı ile birleşiyor.

Çocuklar ve rahipler yakılmadan Ganj Nehri'nin kucağına bırakılıyorlar. Onların yakılmalarına gerek yok, çünkü; ruhlarının çoktan mutlak ruhla birleştiğine inanılıyor.
Yakma töreninden kadınları uzak tutuyorlar. Artık yasaklanmış olmasına rağmen hala ''Sati'' yapan kadınlar çıkıyormuş. Sati; onların dilinde ''doğrunun yolu'' anlamına geliyor. Yani kocası ölmüş dul kadınlar eşlerinin ardından aynı ateşe kendilerini attıklarında bu kadınlar ''doğrunun yolunda'' olarak kabul ediliyormuş. Tabii bu durum artık eskilerde kalmış.
Not: Hindistan'da ölü yakma törenlerini görüntülemek yasak. Hele teknelerle ghat'ın dibine kadar gidip fotoğraf almaya kalkıldığında, teknelere yanan odun parçaları atabiliyorlar. O yüzden -onların da inançlarına saygı duymak adına- uzaktan, fazla belirgin olmayacak tarzda zoom yaparak görüntü almak, en mantıklı olanı.

Varanasi, dünyanın en eski kentlerinden biri, binlerce yıllık bir geçmişi var. Bu süre içinde, bu kent hiç terk edilmemiş. Hep yaşanılan bir yer olmuş.
Kayıklarla, racaların saraylarının önünden geçiyoruz. Sabahın o saatinde bir sis perdesi ardında görünen bu eski saraylar, benim masallarımdan çıkmış gibi... Gördüklerim gerçek olamayacak kadar büyülü... İçinde bulunduğum anı terk edip bu sarayların içinde dolaşıyorum. Zaman tünelinde kaybolan ruhum, bir türlü bedenime girmek istemiyor.
Zaman çok şeyi alıp götürmüş. Şimdilerde bu saray ve evlerde yoksullar yaşıyor. Oda oda buraları paylaşmışlar, fareler etrafta cirit atıyormuş.
Ancak her şeye rağmen bu yaşlı saraylar; sabırlı, suskun, hüzünlü, gün görmüş fakat sonradan düşkünleşmiş saygın insanları andırıyor.

Uzun bir nehir gezisinden sonra kayıklara bindiğimiz yerdeki ghat'a geri dönüyoruz. Burada büyük şemsiyelerin altında oturan birçok rahip var. Kiminin önünde bir mum; boş boş birilerini bekliyor, kiminin önünde bir iki kişi oturmuş. Bu rahipler genelde yol yordam gösteren, muska yazan, geleceği yorumlayan aracılar.

Ghat'ın taş basamaklarını çıktıkça Hint fakirlerinin buralarda bir avuç pirinci dilendiğine şahit oluyorum. Ancak Hindu inancına göre çile çekmeyi bilen bu fakir insanlar, bir sonraki yaşamlarında mükafat olarak üst kastlarda bedenleneceklerine inanıyorlar.
Hint nüfusunun neredeyse yarısı bu yoksulluk içinde kıvranmakta. Bu durumu kabullenip ses çıkarmamalarının tek sebebi ise yürekten bağlı oldukları tanrıları ve inandıkları din.

Varanasi'de, aslında eksik söyledim tüm Hindistan'da otobüs ya da arabalarla ulaşım çok zor. Bir anda yolun ortasına oturmuş bir inek, trafiği kapatabiliyor. Bir Allahın kulu da o ineğe ''kışt'' demiyor. Araçlar ineğin sağından solundan geçmeye kalkıyor, trafik arap saçına dönmüşken hiç susmayan kornalar da işin cabası. Zaten olduk olmadık yerde korna çalmak bu ülkenin adeti.
Bu trafikte en doğru iş, bir rikşa tutup onunla gezmek.

Diğer taraftan, burası Varanasi olunca odunların biri gidiyor diğeri geliyor. Odun ticareti yapanlar bu işten iyi para kazanıyorlar. Ancak bu işi en alt kast sisteminde yer alan aileler üstlenmiş. Zengin olmaları onların bir üst kasta geçmelerini sağlamıyor.








Ganj'dan biraz uzaklaşıp Varanasi'nin dar sokaklarına dalıyoruz. Kimi yerde, derme çatma evlerin  karşılıklı duran çatıları neredeyse birbirine ha değdi ha değecek...
Evlerin alt katları silme dükkan... Bu dükkanların hemen hepsi yıkık, dökük bir durumda. Ancak bu durum sizi yanıltmasın. Bu dükkanların içleri birer cevher. Genelde el tezgahlarında dokunmuş olan ipek kumaşlar birer sanat eseri. O kumaşların renkleri, nasıl da ruhumu okşuyor. Taşıyabilsem hepsinden almak istiyorum.
Ben Hintli bir kadın olmalıymışım, bayılıyorum takıp takıştırmaya. Bu renklerin sarhoşluğunda ''sari'' bile alıyorum kendime. Şallar, kocaman küpeler, bilezikler ve halhalların da hatırı kalsın istemiyorum. Onları da kumaşlara katıp çıkıyorum bu dükkanlardan.









Sokaklar, Hintliler için bambaşka bir anlam ifade ediyor. Elbette iklimin de katkısı var ama sosyal bir olgu olarak sokaklar genel bir yaşam mekanı. Orada yatıp kalkıyor, orada yemeklerini pişiriyor, orada dostluklar kurup sohbet ediyorlar.










Varanasi'ye 10 km uzaklıktaki Budizm'in doğduğu yerleşim yeri Sarnath'a geliyoruz. Buranın özellikle Budist ülkelerden çok fazla ziyaretçisi var. Arya dünyasında yani şimdiki Nepal'de Hindu prensi olarak dünyaya gelen Sidharta M.Ö 500 yıllarında burada Buddha olmuş. Sarnath, Buddha'nın aydınlandıktan sonra ilk dersini verdiği yer. Dhamekh Stupası ise görülmeye değer..
Budizm, gerçek anlamda ilk burada doğmuş, dünyaya yayılmış. Ancak Hindular Budizmi fazla benimsememişler.

Bir kısım Hindular, dünya zevklerinden el, ayak çekip en azla yetinerek tanrıya ulaşabileceklerini düşünürken, Tantra mezhebine bağlı Hindular ise dünya zevklerini inkar etmektense bunları en uç noktasına kadar yaşayıp, tanrılara böyle ulaşmaya çalışıyorlar. Bunlar için en büyük ibadet sevişmek!
Tantra düşüncesi cinsel ilişkiyi öylesine kutsuyor ki, bu nedenle pek çok Hindu tapınağının dış süslemeleri, cinsel ilişki biçimlerini gösteren binlerce heykelle dolu.
İşte... Varanasi'nin dar, karanlık, ölüm kokan sokaklarından sonra ölüme meydan okuyan, aşkın anlatıldığı bir tapınak; Nepal Tapınağı... Ganj Nehri'nin hemen arkasında.
Tapınak, lingaya ve aşka adanmış. Aşkı anlatan erotik figürlerle dolu olan tapınak, özellikle akşam üstü gün batımına doğru ışık oyunlarının etkisiyle daha da muhteşem bir güzellik kazanıyor.
Bu muhteşemlik karşısında Varanasi'nin ölüm kokan sokakları ve pisliği dışarıda kalmış gibi duruyor.

Bir akşam yine Ganj'dayız. Tanrı Ganga için yapılan ''Aarti Ayini''ne katılıyoruz. Ganj Nehri kıyısında her akşam güneş batarken yapılan bu tören; çalmaya başlayan ziller ve çanların sesleriyle başlıyor. İlahiler okunuyor, tütsüler, meşaleler yakılıyor, danslar yapılıyor. En son tören Ganj'a süt dökülerek bitiyor.

AGRA
Varanasi'den sonra Hindistan'ın bir diğer şehri, Agra'dayız. Beş yüz yıllık geçmişi olan oldukça eski bir kent burası. İlk kez Babür Şah zamanında başkent olmuş.
Soyu; anne tarafından Cengiz Han'a, baba tarafından Timur'a dayanan Babür Şah, 1526'daki Kuzey Hindistan istilası ile Delhi Sultanlığı'na son vererek bu topraklarda Babür İmparatorluğu'nun temellerini atmış. İmparatorluğun 3. Moğol hükümdarı olan Ekber Şah ise bu şehri asıl yapılandıran kişi olmuş. Ekber Şah'dan sonra yerine geçen oğlu Cihangir ise devlet işlerini karısına bırakıp Agra'nın güzelleştirilmesi ile uğraşmış. Asıl sanatı zirveye taşıyan ise Cihangir'in oğlu Şah Cihan olmuş. Onun sayesinde Tac Mahal bu dünyaya armağan edilmiş.
1565 yılında Ekber Şah tarafından yapımı başlatılan, Şah Cihan zamanında bitirilen, kızıl rengiyle oldukça heybetli bir görünümü olan Agra Kalesi'ni ziyarete gidiyoruz. Bu kale ilk olarak savunma amaçlı yapılmış daha sonra içine saray yapılınca Agra Kalesi, hem askeri amaçlı hem de hükümdar konutu olarak kullanılmaya başlanmış.

Agra Kalesi'nin içi ve saray kompleksinin olduğu yer bizim Topkapı Sarayı'nı andırıyor. Kalenin içindeki bu saray, antika bir biblo görünümünde. Sarayı süsleyen oymalar, kafesler, Hint-Arap-İran mimarisinden esinlenilerek yapılmış olan kubbeler, nişler ve cumbalar insanı büyülüyor.

Agra Kalesi'nin Yamuna Nehri'ne bakan kısmına geçtiğimizde ise karşıda, Tac Mahal'i görmek çok heyecan vericiydi. Ayrıca bu bölümde ''Oktagonal Kule'' adını verdikleri yeri gezip buranın hikayesini dinliyoruz.
Buranın hikayesine gelince; Şah Cihan, çok sevdiği karısı için bu kuleyi yaptırmış. Hayatın cilvesine bakın ki yıllar sonra bu kule onun hapishanesi olmuş. Karısının ölümünden sonra bir türlü kendini toparlayamayan, devlet işleriyle ilgilenmeyen Şah Cihan'ı, öz oğlu Evrengzip tahttan indirip bu kuleye hapsetmiş. Tutuklu kaldığı süre içinde karısının kabrinin bulunduğu Tac Mahal'e -uzaktan da olsa- bakıp ağlayan Şah Cihan, son nefesini yine bu kulede Tac Mahal'e bakarak vermiş.

Sırada, dünyanın yedi harikasından biri olan ve hemen herkesin bildiği Tac Mahal var. İlk olarak Agra kalesinden gördüğüm Tac Mahal'e gitmek üzere otobüse biniyoruz. Ancak otobüs, Tac Mahal'e 4-5 km kala duruyor, otobüs şoförü; ''yolun bundan sonraki bölümünü akülü araçlarla ya da bisikletli rikşalarla alabileceğimizi'' söylüyor.
Motorlu taşıtların eksozundan çıkan kirlilik, Tac Mahal'in mermerlerini sarartmaya başladığından beri Hindistan Hükümeti motorlu taşıtları Tac Mahal'e yaklaştırmıyormuş. 
Neyse, sonunda o muhteşem aşk mabedine çok yaklaşıyoruz, önümüzde aşmamız gereken sadece devasa bir kapı kaldı. Kapının arkasında kocaman bir avlu var ve sonra... Tac Mahal!

Tac Mahal, ünlü Moğol İmparatoru Şah Cihan'ın, karısı Mümtaz Mahal anısına yaptırdığı bir anıt mezar.
Şah Cihan'la Mümtaz Mahal birbirlerine delice aşık olmuşlar ve tam 17 yıl birbirlerinin gözünün içine bakarak dünyaya nam salan bir aşk yaşamışlar.
Mümtaz Mahal 1631 yılında 14. çocuğunu doğururken ölmüş. Bunun üzerine Şah Cihan derin bir yasa bürünmüş ve Mümtaz Mahal'e duyduğu sevgiyi tüm dünyaya göstermek için bir anıt mezar yaptırmaya karar vermiş ve böylece 1632 yılında Tac Mahal'in temelleri atılmış.












Anıtın yapımı tam 21 yıl sürmüş. Yapımında, İstanbul'dan getirtilen Mimar Sinan'ın öğrencilerinden Mehmet İsa Efendi ve Mehmet İsmail Efendi mimar olarak görev yapmış. Tac Mahal'in dış cephesine Yasin suresini yazan da yine İstanbul'dan gelen Hattat Serdar Efendi olmuş.
Tac Mahal'in uzun süren bu yapımı sırasında, Şah Cihan'ın devlet işleriyle ilgilenmemesi sonucu Şah Cihan, oğlu Evrengzip tarafından tahtan indirilmiş ve Agra Kalesi'ne hapsedilmiş.

Taç Mahal'in hemen arkasında Yamuna Nehri var. Şah Cihan, eğer oğlu izin verseydi Taç Mahal'in tam karşısına gelecek şekilde Yamuna Nehri'nin öbür yakasına siyah mermerden, kendisi için bir anıt mezar yaptırıp iki anıtın arasını da gümüş bir köprüyle bağlamayı düşünüyormuş.
Keşke! Ne muhteşem olurdu.
Sonuçta, siyah mermer anıt yapılmasa da Şah Cihan'ın oğlu insafa gelerek babasının mezarını annesi Mümtaz Mahal'in yanına koydurmuş. Şimdi ikisi, ebediyete kadar yan yanalar.

İki yanda uzanan merdivenlerden çıkarak Taç Mahal'in sahanlığına geliyoruz. Bu bölümden sonra bize verilen çuval kumaşından yapılmış ayaklıkları ayağımıza geçirip Tac Mahal'in içini bu şekilde geziyoruz. 









Anıtın içinde fotoğraf çekmek yasak. Onun için ancak dış mermerdeki figürleri fotoğraflayabiliyorum.
Som mermerden yapılmış ana kapı, tepeden tabana kadar dantel gibi işlenmiş. Anıtı kuşatan mermer duvarlara çiçekler işlenmiş. Bu çiçekler; lapis, mercan, kehribar, yeşim, inci ve yakut gibi yarı değerli taşlardan oluşmuş.

Taç Mahal'den sonra Agra'ya 40 km uzaklıktaki Fatehpur Sikri'ye, diğer adıyla  ''Hayalet Şehre'' geliyoruz.
Burası, sanat hamisi olduğu kadar Babür Hanedanı'nın en savurgan hükümdarı olan, kendisi okuma yazma bilmediği halde tüm önemli eserleri tercüme ettiren, nev'i şahsına münhasır Ekber Şah tarafından yaptırılmış.
Bu şehrin hikayesine gelince; Babür Hanedanlığını sürdürecek bir erkek evlat sahibi olamayan Ekber Şah'a, bir gün Sikri'de yaşayan bir derviş, erkek evladının olacağı müjdesini vermiş ve bir süre sonra Ekber Şah'ın bir oğlu olmuş. Bunun üzerine Ekber Şah, Agra'da bulunan başkenti Sikri'ye taşımış ve yeni başkentin adı da ''Fatehpur Sikri'' olmuş.

Sikri'de o güzelim saraylar yapıldıktan sonra anlaşılmış ki bu bölgenin suyu yetersiz, bunun üzerine Ekber Şah, her şeyi olduğu gibi bırakarak tekrar Agra'ya göçmüş. Burası da bir hayalet şehir olarak kalmış.

                                                               JAIPUR
Pakistan sınırında, Hindistan'ın en büyük eyaleti olan Rajastan'ın başkenti Jaipur'dayız, Bu kentin pek çok unvanı var. Pembe kent, çingeneler diyarı, Racaların ülkesi gibi...
Rajastan Eyaleti, Hindistan'ın özgün yörelerinden biri. Tarihte ''Raiput'' olarak adlandırılan savaşçıları sayesinde bu bölge İngiliz egemenliğine hiç girmemiş.
Yöreye has kırmızı kumtaşından yapılmış büyükçe bir kapıdan kente giriyoruz. Kentin ismi, kurucusu Mihrace II.Jai Singh'den (1699-1744) gelmekte... 
''Pembe kent'' olarak anılan Jaipur'un evleri, 1876'da Galler Prensi şehri ziyarete geleceği zaman misafirperverliğin simgesi olarak pembeye boyanmış ve o zamandan beri de eski şehir, hala pembe rengini koruyor.









Eskiden, Rajastan eyaletinde, Racaların yönetiminde küçük krallıklar varmış. Zamanla bu krallıklar birer birer ortadan kalkmış. Ancak Raca ailelerinin Hindistan'daki soyları hala sürüyormuş.
Hindistan'ın bağımsızlık savaşından sonra hükümet, Racaların mallarına el koymuş ve el koyduğu mülkler ölçüsünde onlara maaş bağlamış.
Biz de Racalar diyarı diye anılan bu bölgede yaşayan son Raca'nın sarayını görmeye gittik. Aslında bu saray, tümden Raca'ya ait değildi. Ona sarayda küçük bir yer ayrılmış, sarayın diğer bölümleri Raca'nın özel eşyalarının sergilendiği müzeye dönüştürülmüş.
Müzeden, ''Son Raca''nın hayatını anlatan bir kitap alıyorum. Kitabın içindeki fotoğraflar ve İngiliz soylularını andıran yaşam tarzları beni çok etkiliyor. Ancak Raca'nın eşi olan Rajmata Gayatri Devi'nin fotoğraflarına uzun süre hayranlıkla bakmaktan kendimi alamıyorum. Bir kadın ancak bu kadar zarif ve güzel olabilir. Kitabın son sayfalarına doğru ise bu bayanın seksen yaşındaki resmini koymuşlar. Belki inanmayacaksınız ama hala inanılmaz güzel ve bir o kadar zarif bir bayan.
Sarayda, yukarıdaki fotoğrafta görüldüğü gibi çok büyük hatta dev gibi som gümüşten yapılmış iki tane küp vardı. Zamanında, İngiltere'ye giden Raca için bu küplere Ganj Nehri'nin suyu konur ve bu küpler Raca ile birlikte İngiltere'ye gidermiş. Çünkü; içme suyu olarak ya da günlük ihtiyaçları için Raca sadece bu suyu kullanırmış.

Jaipur'daki hayat, Hindistan'ın diğer şehirlerinden farklı değil. Yine iki üç katlı binaların alt katları dükkan...
Aslında buralara dükkan bile denemez. Bunlar; yan yana duran, izbe, karanlık ve pis odalar. Odaların birinde tatlı yapılıyor, bir diğerinde çay için bakır tencerelerde süt kaynatılıyor, birinde bir berber müşterisinin kulağını temizliyor; elindeki aletlerin tümü paslı.
Sokak aralarında bulunan kanalizasyonların üstü açık, halk buraları tuvalet olarak kullanıyor. Çevrede hiç genel tuvalet yok. Bu durumu da bizzat yaşayarak öğrendik. Anlatayım;
Grupta çılgın bir teyzemiz vardı. Biz Jaipur'un sokaklarını gezerken o ihtiyacı için tuvalet arıyormuş ve ararken de gruptan kopmuş. Biz de Jaipur'un sokaklarında dolanıp fotoğraf çektikten sonra tur otobüsüne bindik. Otobüs, 2-3 km ilerledi ilerlemedi, rehberde bir çığlık! Çığlığın sebebi ise çılgın teyzemin otobüste olmayışı... Yol tek yön, geri dönüp arama olasılığımız da yok. Sonuçta otobüs durdu, grubun erkekleri Jaipur'un sokaklarında başladılar teyzemi aramaya... Onlar araya dursun biraz sonra teyzemiz bir motosikletin arkasına yerleşmiş, motosiklet sürücüsüne sarılmış, mutlu mesut bir şekilde bizi buldu.
Hikayesine gelince; tuvalet arayan teyzem, bir türlü ihtiyacını gideremeyince motosikletli bir adama tuvalet sormuş. Adam da ''buralarda bulamazsın, gel ben seni evime götüreyim demiş:))'' Üç-dört katlı, apartman tipli bir binaya gitmişler. Binanın tek bir tuvaleti varmış ve o da binanın en üst katındaymış.
Neyse, sonunda tuvaletine kavuşan teyzemi bu motosikletli amcam tekrar motosikletinin arkasına atmış ve sonrası malum işte... Mutlu son!















Jaipur'un hemen dışında, ünlü Amber Kalesi var.
Burası 250 yıl önce, daha Jaipur tam kurulmadan, mihracelerin yaşadığı kale-saray karışımı, masallardan fırlayıp çıkmış gibi bir izlenim yaratan muhteşem bir yer.
Yüzyıllar boyunca kalenin dik yamacına tırmanmak için filler kullanılmış. Biz de o geleneği bozmadan fillerin sırtına binip Amber Kalesi'ne doğru yol alıyoruz.












Fillerin sırtındaki yolculuğumuz sırasında sözde hepimiz birbirimizin fotoğrafını çekecektik. Ancak, arkadaşlarımız sağolsun! Bizi çektikleri resimlerde filleri yok saymışlar. Biz de, çaresiz soldaki kareyle idare etmek zorunda kaldık.

Amber Kalesi'ni, savunma amaçlı olarak ilk yaptıran Ekber Şah olmuş. Ancak kalenin asıl görkemli bölümü olan sarayı, Jaipur'un ünlü Racası aynı zamanda Jaipur'a ismini veren, II.Jai Singh yaptırmış.








Sarayın odalarını geziyoruz. Odaların her biri, diğerinden güzel.
Ancak harem dairesi bir başka güzel! Odanın kubbeli tavanı aynalı mozaiklerle döşenmiş. Odanın içinde mumlar yandığı zaman mumların ışığı bu aynalı mozaiklere yansıyor ve tavan; yıldızların parladığı bir gökkubbeye dönüşüyormuş.
Odanın dışarı bakan pencereleri ise en ince ahşap oymacılığı kullanılarak ince ince işlenmiş.
Kafesli pencerelerden görülen manzara ise, ortasında bahçesi olan kocaman yapay bir gölet. O zamanlar, saray kadınları sıcaktan çok bunaldıklarında bu göle girip serinlerlermiş.

Şiş Mahal, diğer adıyla ''Aynalı Saray'', Hasbahçe gibi sarayın bölümlerinde ilerlerken geniş bir salona geliyoruz. Bu salonun kapılarını, bitkisel liflerden dokunmuş perdeler örtüyor. ''Ne var bunda?'' demeyin. Şimdi bu perdelerin mekanizmasından bahsedeceğim.
Perdelerin üst kısmından yatay bir oluk geçiyor, bu oluğa çatıdaki depodan su geliyor. Bu sular, oluktaki ince deliklerden perdeye damlıyor. Ot lifinden yapılmış perdeler bu suyu emiyor, emilmeyen su perdenin eteğindeki kanaldan akıp gidiyor. Bitkisel liflerin gözeneklerine biriken su damlaları, perdeyi sürekli ıslak tutuyor, bu ıslaklık da salonun serin kalmasını sağlıyormuş. Biraz uzun oldu ama ancak anlatabildim:)

Jaipur'un ana caddelerinden birinin üzerinde bulunan, çok ilginç ve bir o kadar da eşi benzeri olmayan bir yapıdan bahsetmek istiyorum. İlk gördüğümde burayı bir saray zannetmiştim. Gerçi bu yapının ismi ''Rüzgar Saray'' olarak geçse de burası bildiğimiz saraylardan değil. Bina, sadece etkileyici bir ön cepheye sahip. Binanın arkasında ise bir şey yok!
Rüzgar Saray'ın Hintçedeki karşılığı ise ''Hava Mahal'' olarak geçiyor. Hava Mahal, 1799 yılında saraylı hanımların şenlik ve geçit törenlerini görünmeden seyretmeleri için yapılmış.

Jaipur'da neredeyse her köşe başında bir yılan oynatıcısı vardı. Başta yılan oynatıcıları bize çok ilginç gelse de bir süre sonra bu görüntülere alıştık.


Jaipur'u anlatmaya başladığımda bu şehrin birçok unvanı olduğundan bahsetmiştim. Bu unvanlardan biri de Jaipur'un çingeneler diyarı olarak anılması...
Evet, Rajastan bölgesi çingenelerin ana yurtları ve onlar tüm dünyaya buradan dağılmışlar.
Göçün sebebine gelince;
Çingeneler, Hindistan'daki kast sistemi içinde en kötü grup olan ''dokunulmazlar'' sınıfına dahil olduklarından, bu durum ağır yaşam koşullarını da beraberinde getirmiş. Bu sisteme dayanamayanlar bu topraklardan ayrılarak dünyanın değişik bölgelerine göç etmişler. 
Kast sistemine gelince; Hindistan'da bu önemli bir sosyal olgu ve temelini Hindu dininden alıyor. Hindu dininde temel dört kast sistemi var. En tepede din ve kast kurallarına göre neyin doğru neyin yanlış olduğuna karar veren Brahmanlar. Onların altında askerler ve yöneticiler. Onların altında tüccar ve sanatkarlar en altta da köylüler ve işçiler bulunuyor.
Bir de ''dokunulmazlar'' var. Bunlar hiçbir kasta giremeyenler başka bir deyimle -en yoksullar, en kötüler, en çirkinler- karması çok kötü olan, yani geçmiş yaşantısında çok fazla günah işleyenlerin ''dokunulmaz'' olarak dünyaya geldiğine inanılıyor. Ve bu dokunulmazlar Hindistan nüfusunun %20'sini oluşturuyor.
Bunlar toplumun bir çok haklarından mahrum bir şekilde sokaklarda yaşıyorlar. Üst kastlardan biri kazara bunlara dokunduğunda, pislikten arınmak için günlerce özel bir ibadet yapmaları gerekiyormuş.

Jaipur'da son olarak Jantar Mantar Gözlemevi'ni geziyoruz. Astronomi konusunda uzman olan ünlü Raca Jai Singh'in yaptırdığı ilginç bir yer. Burada burçları izleyen düzenekler ve görkemli bir güneş saati bulunuyor.

YENİ DELHİ
Delhi, yeni ve eski olarak ikiye ayrılmış. 1931 de İngilizler Yeni Delhi'yi Hindistan'ın başkenti ilan edip ünlü mimarlarına çağdaş şehircilik planları yaptırdıklarından dolayı, Yeni Delhi; son derece geniş yollara ve bulvarlara sahip olmuş.
Fotoğraftaki yer, Yeni Delhi'deki ''India Gate.'' Bu kapıda Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşmüş askerlerin ismleri yazılı. Ancak bu kapı ve bulunduğu meydanın ilgi çeken başka bir hikayesi var.
İngiliz sömürge zamanında, Hindistan'daki dokumalar İngiltere'ye gidiyor, orada İngiliz usulü dikilip fahiş fiyatlarla tekrar Hindistan'a dönüyormuş. Hindistan halkı da bu İngiliz giyim stiline yavaş yavaş alışmaya başlamış. Bunu fark eden Mahatma Gandhi, halka seslenip İngilizlerden alınan tüm kıyafetleri bu meydana getirip yakmalarını istemiş. Halk bu isteğe uymuş ve İngiliz tarzı tüm kıyafetlerini bu meydanda yakıp, Gandhi'nin istediği şekilde yerel Hindu kıyafetlerine tekrar geri dönmüşler.
Gören var mı bilmiyorum ama ben Hindistan'da kot pantolon giyen tek bir bayan görmedim.

Parlemento ve devlet binalarının önünden geçerken bize bir olay anlattılar. Bunun ne kadar gerçek olduğunu bilmiyorum. Sonradan araştırdım ama bu konuyla ilgili bir yazıya da rastlamadım. Ben sadece bize anlatılanı buraya aktarmakla yetineceğim. Önce, kısa bir ön bilgi vermeliyim.
İngiliz sömürge rejiminin ardından bağımsızlığını kazanan Hindistan'ın ilk başbakanının Jawaharlal Nehru olduğunu çoğumuz biliyoruz. Nehru, yirmi sekiz yıl boyunca Hindistan'ın bağımsızlığı için Mahatma Gandhi ile aynı yolda yürümüş bir siyasetçi. Gandhi ile siyasi amaçları aynı olmakla birlikte tarzları farklı olan bu iki insan, aynı zamanda çok iyi iki dost ve arkadaş. Buraya kadar her şey iyi, güzel.
Size, ''Mahatma Gandi ve ailesi, Nehru'nun aksine hiçbir zaman Hindistan'da aktif siyasetin içinde olmamışlardır,'' dense aklınıza İndira Gandhi gelir mi gelmez mi? Benim geldi. ''Nasıl yani, İndira Gandhi bal gibi de aktif siyasetteydi'' dedim. Ama durum öyle değilmiş.
Soyadından dolayı yıllarca İndira Gandhi'nin, Mahatma Gandhi'nin kızı olduğunu zannederdim. Nehru'nun kızı olduğunu Hindistan'da öğrendim.
Hintli rehbere sorduk ''İndira, Nehru'nun kızıysa o zaman soyadı neden Gandhi ?''
Rehberin verdiği cevap ilginçti. ''Hindu dini çok katı esaslara dayanır. Sonradan asla Hindu dinini seçemezsiniz. Hindu dinine mensup olmanız için mutlaka Hindu bir anne ve babadan doğmanız gerekir. İndira gençliğinde bir Yahudiye gönül verdi ve onunla evlenmek istedi. Nehru, ortalığı ayağa kaldırdı onu evlatlıktan reddetmeye kadar işi götürdü. Bunun üzerine Mahatma Gandhi o hoşgörüsüyle ona soyadını verdi.''
İşte böyle...

Yeni Delhi'deki gezimiz sürüyor. Demir parmaklıklarla çevrelenmiş büyük bahçeleri olan lüks villaların olduğu semtlerden geçiyoruz. Ancak parmaklıkların öte tarafındaki hayat Hindistan'ın diğer bölgelerinden farklı değil.
Daha sonra, Gandhi'nin çok ses getiren pasif direnişlerinden biri olan ''tuz yürüyüşü''nü simgeleyen heykeliyle karşılaşıyoruz.
''Hindistan, kendi tuzunu çıkaramaz'' deyip tuza büyük vergiler koyan İngilizlere karşı Gandhi, 400 km'lik denizde son bulan yolu çıplak ayakla yürüyerek bitirmiş. 1930 yılında yapılan bu yürüyüşte, Gandhi'ye binlerce Hintli eşlik etmiş.


Delhi sokaklarında sık olarak Sikh erkeklerine denk geliyoruz. Başlarındaki sargılarla, iri yarı gövdeleriyle, hatta yakışıklılıklarıyla onları tanımamak mümkün değil. Sikh erkekleri yaşamları boyunca saç ve sakallarını hiç kesmiyorlarmış. Sikhler de Hindu dinine mensup olmakla birlikte kast sistemini kabul etmeyişleriyle diğer Hindulardan ayrılıyorlar.
Hindistan'da kadın olmak ise çok zor. Bizde kızlara ödenen başlık parası Hindistan'da erkeklere ödeniyor. Kızları bol olan aileler yastalar. Çünkü başlık parasını ödeyemeyen ailenin kızları evde kalıyor. Bu Hinduların başına gelebilecek en büyük felaketlerden biri çünkü; evde kalmış kızları olan aile fertleri öldükten sonra yeniden hayata döndüklerinde bir üst kasta geçemiyorlar.

Büyük bulvar ve caddelerin yer aldığı Yeni Delhi'den sonra Eski Delhi'ye geçiyoruz. Kargaşanın, sefaletin ve yoksulluğun had safhada olduğu Candni Cowk'a uğruyoruz. Tek bir çula sarılmış, bir şekilde yerde çömelen, yatan insanları artık daha fazla görmek istemiyorum. Bu nasıl bir sefalet, nasıl bir kabulleniş, anlamak çok zor!








Delhide'ki son günümüzde Red Ford Kalesi'ni onların dilindeki ''Lal Kalesi''ni ve Kutub Minar'ı geziyoruz.
Türk-İslam mimarisinin en önemli örneklerinden biri olan Kutub Minar'ın yapımına 1206 yılında Delhi-Türk Sultanlığının kurucusu Kutbettin Aybeg döneminde başlanmış. Üç yüz doksan dokuz merdivenle çıkılan minarenin dış duvarları Kur'an ayetleriyle süslenmiş.

Sonuç olarak kültür şoku yaşadığımız ve oldukça yorucu geçen bir turun sonuna geliyoruz.
Hindistan için derler ki... ''Bu ülkeyi ya çok seversiniz ya da bu ülkeden nefret edersiniz.''
Sevmek ne kelime tutuldum bu ülkeye. Ruhuyla, bedeniyle, diniyle, tanrılarıyla, gelenek-görenekleriyle, tarihi ve sanatıyla yaşayan bir ülke burası.
Bu satırlara, gezip gördüğüm yerlerin ancak bir kısmını dökebildim. Çoğu bende kaldı. Ancak Hindistan benim için henüz bitmedi. Gezecek görecek daha çok yeri var bu büyük ülkenin.