TAYLAND (Aralık-2000)

BANGKOK
Bangkok, gizemli bir o kadar da egzotik bir şehir. Güzellik, zevk, korku, esrar bu kentte öylesine bir arada ki!
Bazen şehirleri insanlara benzetirim. Tanıdıkça; günahıyla, sevabıyla sevdiğiniz biri gibi olurlar. Bir süre sonra ona yabancı değilsinizdir artık, sizi sarıp sarmalarlar. Burası da böyle bir şehir işte...
Tayland halkına Thai (Tay) deniyor. Thai dilindeki Bangkok'un anlamı ise 'Melekler Şehri' demekmiş.
Bangkok için 'Doğu'nun Venedik'i' diyorlar. Yoksa Venedik'e 'Batı'nın Bangkok'u' mu denmeliydi? Ya da hiç bir benzetme yapmadan bu şehrin 'kanallar şehri' olduğunu söylemek yeterli mi?
Bangkok, ''Krallar Nehri'' anlamına gelen Chao Phraya Nehri'nin iki yakası üzerine kurulmuş. Chao Phraya Nehri'nin kıyısında ise kat kat yükselen muhteşem Wat Arun tüm şatafatıyla insanları büyülüyor. Bu yapı sadece Chao Phraya Nehri'ne değil, neredeyse tüm Bangok'a hakim.











İnsanı yine ihtişamıyla büyülen yerlerden bir diğeri de ''Grand Palace.''
1782 yılında inşa edilen saray kompleksi yüzden fazla ayrı binadan oluşmakta. Geleneksel Tayland mimarisinin en güzel örnekleri burada görülebilir.
Günümüzde müze olarak kullanılan saray, 20. yüzyılın başlarına kadar hanedana ev sahipliği yapmış. 

Tayland, Avrupa ülkelerinin Hindiçin bölgesini kolonileştirme sürecine dahil olmayan, komşularının aksine bölgede sömürgecilere baş eğmeyen tek ülke olmuş.
1939 yılına kadar da yüzyıllar boyunca ülkenin adı ''Siyam'' olarak anılmış. Daha sonra adı, Siyam yerine Tayland olarak değiştirilmiş. Thai dilinde Tayland ''Özgür Ülke'' anlamına geliyormuş.

''Siyam'' ismi bizlere hiç yabancı değil aslında... Çocukluğumda beni büyüleyen, konusu Siyam Krallığı'nda geçen ''Kral ve Ben'' filmini çoğumuz hatırlarız. Yul Brynner'in Oscar ödüllü performansı hala belleğimde. Ve tabi unutulmaz repliği ''vesaire vesaire''si...
Gerçek bir hikayeden alınarak yapılan filmin konusu işte bu sarayda geçiyor.
Sarayın neredeyse taşı toprağı altın! Kilolarca değil tonlarca altın var bu sarayda.
Bir ara düşünmeden edemiyorum ''bu altınlar ekonomiye sokulsa ülkedeki fakirlik ortadan kalkar mı?'' diye. Hiç sanmıyorum.
Aslında Tayland'ın kişi başına düşen milli geliri çok düşük değil. Bu da demek oluyor ki, ülkedeki gelir dağılımı bozuk.
Gerçi böylesine tarihi bir serveti kimse yok etmeyi aklından bile geçirmez. Benim söylediğim de ''Dam üstünde saksağan vur beline kazmayı'' türünden öte bir şey değil. Bu kadar çok altını bir arada görünce saçmaladım işte:)

Söz altından açılmışken bu fotoğrafı buraya koymasam olmazdı. Wat Pho'da (en eski tapınaklardan biri) bulunan bu altın kaplamalı Buddha heykelinin boyu 46 metre yüksekliği ise 15 metre...

Ancak Wat Traimit'de (Altın Buddha heykelinin bulunduğu tapınak) öyle bir Buddha heykeli var ki, bırakın altın kaplamayı, heykel tamı tamına 5,5 ton ağırlığında saf altından yapılmış. Heykelin geçmişi 13. yüzyıla kadar dayanıyor. Daha sonraki yıllarda, saf altından yapılmış bir heykeli korumanın zor olacağını düşünen zamanın kralı, heykeli alçıyla kaplatmış. Böyle bir heykel nasıl unutulur orasını bilemem ama gerçekten de yüzyıllar boyunca bu heykelin saf altından yapıldığı unutulmuş. Taa ki, 1955 yılına kadar. O tarihte şimdi içinde bulunduğu Wat Traimit'e taşınmak istenen heykel, yere düşüp üstündeki alçı çatlayınca gerçek ortaya çıkmış.

Bangkok bir tapınak cenneti aslında. Her yer Wat, yani tapınak dolu. Sadece bu şehirde dört yüz adet tapınak varmış.
Tayland halkının %90'nından fazlası Budist. Sokaklarda, hatta çift katlı otobanların altında bile küçük küçük pagodalar, sunaklar var. Halk, ellerinde tütsü çubukları ile sürekli ibadet ediyor, sunaklara yiyecek bırakıyor.
Yerel kıyafetler giyen dansçılar bile bu ibadetin bir parçası olmuş. Panolara yazmışlar; iki dansçının ücreti bu kadar diye... Eğer daha fazla dansçının dans etmesini istiyorsanız ki, bu hanenize daha fazla sevap yazılması demekmiş, o zaman daha fazla ücret ödemeniz gerekiyor.

Bangkok'da büyük ve küçük olmak üzere iki çeşit kanal turu var. Bu turların güzergahları farklı.
Büyük tur, daha büyük teknelerle ve daha geniş kanallarda yapılıyor. Nehir kenarında bulunan birçok tapınağı ve turuncular giymiş rahipleri de bu büyük kanal turunda görmek mümkün.
Rahipler deyince ufak bir not düşeyim; bu ülkede, askerlik gibi yaşamlarının bir bölümünde herkes dini eğitimden geçiyor ve bu işe gönül verenler ise rahip okullarında kalıyormuş.












Büyük kanal turu devam ederken mutlaka her turist grubunun uğradığı yılan gösteri merkezine geliyoruz. Daha gösteri başlamadan elinde boğa yılanıyla bahçede dolaşıp duran Taylandlıyı görünce ''hadi, bir cesaret'' deyip adamdan yılanını boynuma dolamasını istiyorum.
Bu kadar rahat anlattığıma bakmayın, aslında durum görünenden çok farklı. Yılan boynumdayken korkudan gebermediğimi söylesem yalan olur. Böyle bir şeyi bir daha yapar mıyım? Sanmıyorum, gerek de yok zaten.
Salondaki programa gelince; çok sayıda değişik türden yılanlarla yapılan gösteri -ara sıra ellerindeki yılanları kaçırmış gibi yapan göstericiler yüzünden- çığlıklar arasında sürüp gidiyor.








O gün çıktığımız kanal turu çok keyifliydi. Hiç tanımadığınız, bilmediğiniz yaşamların içine girmek, evlerin mutfaklarına, oturma odalarına istemeden konuk olmak bize oldukça değişik duygular yaşattı.

Akşam yemeğini Bangkok'un ünlü Sawasdee Restoranı'nda aldık. Çok lüks bir yer olmasına rağmen ayakkabılarımızı dışarıda çıkardık, gelenek böyleymiş.
Restorandaki garsonlar yemek servisini yerel kıyafetler içinde ve dizlerinin üstünde yapıyorlardı. Gerçi oturduğumuz yer de yüksek değildi ama Thai geleneğinde; ayak uzatmak, ayakla bir şey göstermek çok ayıp sayılıyormuş. O yüzden, dizlerin üzerinde yürümek onların nezaket kuralıymış.








Yemek sırasında geleneksel Thai dansları yapıldı. Servis çok albeniliydi. Yiyecekler incecik porselenlerde servis edildi.
Tüm bu güzelliklere karşın ikram edilen yiyeceklerden sadece bir tadımlık alabildim ve o gece karnımızı McDonalds'da doyurduk.
Thai mutfağı oldukça zengin bir menüye sahip. Bu mutfağın müdavimlerinin de çok olduğunu biliyorum ama yine her zamanki gibi ''ben almayayım''...

Bangkok'un en ilginç gece pazarı 'Patpong.' Bu pazar yeri, gece 12'den sonra açıldığı için akşam yemeğinden sonra buraya uğruyoruz. ''İğne atsanız yere düşmez'' derler ya, burası da aynen öyle. Her türlü malın çakmasını bu pazarda bulabilirsiniz. Pazarın bir diğer ilginç yanı da gece şovlarının yapıldığı kulüplerin ve gay bar kapılarının bu pazara açılıyor olması.

''Bangkok'un şehir trafiği nasıl?'' derseniz... ''İstanbul'un trafiği, buradan hallice'' derim. Metro sisteminin olmadığı bu mega kentte en hızlı ve en ucuz taşıma araçları olarak ''tuk tuk''u tek geçerim.. Oldukça uzun bir mesafeyi bu araçlarla -bizim paramızla- 1 veya 2 lira gibi çok az bir ücret ödeyerek yapabilirsiniz.
Gece hayatı bu ülkede çok renkli. Sokaklar yemek yapıp satanlarla dolu. Sanki Taylandlılar evlerinde hiç yemek yapmıyorlar gibi... Gecenin üçünde sokağa çıkılsa yemek bulunuyor. Ancak hiç alışık olmadığımız türden böcek kızartmalarına yaklaşmamak koşuluyla.








Ertesi gün, oldukça keyifli bir o kadar da değişik olan ünlü ''Yüzen Çarşı''yı görmek üzere küçük kanal gezisine katılıyoruz.
Küçük kanal turu, oldukça dar olan su kanallarında yapıldığından bu sefer tekneye değil, kano tarzı kayıklara biniyoruz.
Kanallarda ilerlerken, Bangok'un sular üzerine kurulmuş gecekondularının arasından geçiyoruz. Yine, istemeden kıyı boyunca uzanan evlere konuk olup saksılarında yetiştirdikleri çiçekleri hayranlıkla izliyoruz.
Neredeyse her evin duvarlarını kral ve eşinin resimleri süslüyor. Halk kralını burada baş tacı yapmış, gerçekten de kral ülkede çok seviliyor.

Evlerin bir tarafı kanala diğer tarafları karaya bakıyor. Burada oturanlar su ihtiyaçlarını bu su kanallarından sağlıyor; çamaşırlarını burada yıkıyor, banyolarını burada yapıyor, hatta dişlerini fırçalamak için bile bu kanal suyunu kullanıyorlar. Aynı zamanda kanalizasyonları da bu kanala akıyor.













Uzun bir kanal yolculuğu sonrasında Damnoen Saduak'da bulunan, Bangkok'a 100 km uzaklıktaki Floating Market'e yani ''Yüzen Çarşı''ya geliyoruz. Burayı tarif etmek istesem şöyle diyebilirim; Salı pazarının burada kurulduğunu düşünün. Tek fark, burada alışverişin kayıklarla yapılıyor olması.
Çarşıyı gezerken, bağrış çağırışlar arasında nehir trafiği tıkanıyor, kayıklar birbirine sürtünerek zor geçiyor. Biz de kayığın birinden o çok lezzetli meyvelerden satın alıp afiyetle yerken, bu unutulmaz manzarayı hafızamıza çiviliyoruz.

Kanal turu sonrası Tayland'ın suya dayanıklı dünyaca ünlü tik ağacından yapılmış mobilya ve tablolarını görmeye gidiyoruz. Hepsi ayrı birer sanat eseri. Bir ağaç nasıl olur da masif halde üç boyutlu olarak böylesine işlenir şaşmamak elde değil.











Bangkok'a gidip de mutlaka yapılması gerekenlerden biri de masaj. Bu ülkede masaj o kadar yaygın ki, neredeyse her adım başı bir masaj salonuna rastlamak mümkün.
Gözüme iliştiği kadarıyla salonlarda birkaç çeşit masaj türü var. Fiziksel, ruhsal ve ayak masajı gibi... Ruhsalına hiç girmiyorum. Biz fiziksel olanını seçtik.
Gittiğimiz masaj salonu; iki katlı, alt katında küçük bir anfi tiyatroya benzer taraçalı oturma yerleri olan bir yerdi. Yakasına numara takmış olan kızlar bu oturma yerlerine dizilmişler, siz numara söyleyerek kızlardan birini masözünüz olarak seçiyorsunuz.
Neyse sonuçta, seçilen masözümüzle bir üst kata çıktık. Giymemiz için bol, pijamaya benzer bir giysi elimize verdiler. Yerlerde sıra sıra yer yatakları, sağımızda solumuzda hiç tanımadığınız insanlarla birlikte bu yer yataklarına yatıp masajımız yapıldı. Ama öyle böyle bildiğiniz türden bir masaj değildi bu... Masöz üstümüze çöktü, bacağımızı başımıza değdirmeye çalıştı, sonuçta bizi bir güzel evirip kıvırarak şekilden şekle soktu. Yani kısacası bizi hallaç pamuğu gibi attı, bıraktı.

Artık Bangkok'tan ayrılma zamanı geliyor. Burası; canlı, sıcacık, yaşayan bir şehir. Benim burada özet olarak anlattıklarımın çok daha ötesini Bangkok'ta bulmanız mümkün. Alışveriş konusuna değinmiyorum bile... Her yerde karşımıza çıkan mağazaların ucuzluğu ise dudak uçuklatacak cinstendi.
Bangkok'a yaklaşık iki saat uzaklıktaki Pattaya'ya giderken yol üzerindeki büyük bir timsah çiftliğine uğruyoruz. İki Taylandlı gencin timsahlarla yaptığı şov ise görülmeye değer.

Gösteri sonrası, yüzlerce timsahın beslendiği bu çiftlikte dolaşıp timsahları ellerimizle besledik. Ancak burada küçük bir ayrıntı var; biz köprünün üstündeydik timsahlar ise suda:))
Ayrıca çiftlikte, timsah derisinden yapılmış aksesuarların en kalitelisini bulabileceğiniz bir iki dükkan var. Timsah derisinden yapılmış ürünleri Pattaya'da da bolca bulabilirsiniz. Ancak, Pattaya'da çok daha düşük kaliteye sahip bir ürünü daha yüksek bir fiyata alırsınız.











O gün timsah çiftliğinde dolaşırken fotoğrafta görülen bu iki sevimli yavruyla karşılaşmak beni bitirdi! Çiftlikten ayrılmadan önce kaplan yavrusuna biberonla sütünü içirdim. Dost canlısı sevimli bir şempanzeyle de sıkı pozlar verdim:)

PATTAYA
Pattaya seks turizminin ayyuka çıktığı bir yer. Gece oldu mu sokaklarda yürümek imkansız hale geliyor. Bir taraftan işporta tezgahları, bir taraftan barların masa ve sandalyeleri, diğer taraftan sokağa taşan gösteri kızları ve tabi seyyar lokantalar...
Tayland'da ne acıdır ki seks ticareti yasal olarak yapılıyor. Pattaya'da, bu ticaretin yapıldığı en ünlü yer. Burada fuhuş yaşının 12-13'lere kadar düştüğü düşünülürse durumun vahameti daha da bir ortaya çıkıyor. Neredeyse seksenine gelmiş batılı bir erkeğin kolunda küçücük bir kızı görmek insanın içini acıtıyor.

"Pattaya'ya gelip de ünlü Alcazar Show görülmeden gidilmez" dediler. Bu şov dünyada milyonlarca kişi tarafından izlenmiş. Birbirinden alımlı ve güzel birçok bayan tarafından, müzik eşliğinde, zengin bir dekor önünde, yapılan dans gösterileri oldukça ihtişamlı...

Şov bitiminde dansçılar seyircilerle resim çektirmek için dışarı çıktılar. Konuşmaya başladıkları an anladık ki bu güzel bayanların sex kromozomları biz bayanlardan farklıymış. Ağzımız bir karış açık, bu güzellere bakakaldık.



Pattaya'da olmak doğa ile iç içe olmaya engel değil. Bunun için Pattaya yakınlarındaki ''Nong Nooch Garden'' iyi bir seçim. Çok büyük bir alana kurulan bu parkta küçük bir gölet de var. Peyzaj mimarisinin en iyi örneklerini burada görmek mümkün.

Parkın bir bölümünde fillerin gösterisi vardı. Bu sevimli hayvanlar; futbol, basketbol oynuyor, tuale yağlıboya resim yapıyorlardı. Bizlere oldukça şirin bir gösteri sundular. Daha sonra bu gösteriye biz de katıldık.

Pattaya'nın denizi oldukça kirli. Hal böyle olunca denize girebilmek için çevre adalara sürat tekneleriyle turlar düzenleniyor. Biz de bu turlardan birine katılıp Mercan Adası'na gittik.
Adanın ismine aldanmayın, hele hele palmiye ağaçlarıyla süslü, berrak bir denizi olan, tropik bir ada hiç beklemeyin. Adanın bir özelliği yok! Kıyıda kulübe tarzı derme çatma bir iki bina var. Bu binalardan biri restoran olarak işletiliyor. Diğer binada ise ufak tefek hediyelik eşyalar satılıyor. Deniz kenarında ise kiralık jet-skiler sıra sıra dizilmiş. Gün, bu jet-skilere binip güneşlenip denize girmekle geçiyor.
Ada çok iç açıcı olmasa da Aralık ayında denize girebilmek, hele benim gibi deniz ve güneş aşığı biri için bulunmaz bir fırsattı.
Ertesi gün, Pattaya'dan Bangkok'a geçtik, oradan Kuala Lumpur'a sonra da Singapur'a...
Tayland gezisi de böylece sonlanmış oldu.

Yıllar önce çıktığımız bu geziyi bloga aktarabilmek için eskiyi tekrar gözden geçirip hatırlamaya çalışmak benim için kolay olmadı. Unutup da yazmadığım yerler mutlaka olmuştur. Ancak yazarken fark ettiğim çok net bir şey vardı. Tayland, yıllar sonra hatırladığımda bile içimi ısıtan bir ülke...