TANZANYA (Kasım-2010)

Kenya-Tanzanya sınır kapısındayız. Eşim pasaport işlemlerini hallederken ben de sınırdaki kalabalığı fotoğraflıyorum.
Tanzanya'ya gelmeden birkaç ay önce bu ülkenin biz Türklere vize uygulamasını kaldırdığını gazetelerden okumuştum. Ancak vizesiz geçişler 2011 yılının başından itibaren geçerli olacağından vize muafiyetini kıl payı kaçırıyoruz.
Neyse o kadar önemli değil, bizi sınırda fazla zorlamıyorlar.
Tanzanya, Sarı Humma aşısını yaptırmayanları ülkeye almıyor. Ülkeye girmeden en aşağı on gün öncesinden bu aşıyı yaptırmakta fayda var. Aşının koruyuculuğu da on yıl kadar sürüyor.
Bu ara, Tanzanya, Ruanda, Kenya, Burundi ve Uganda kendi aralarında Doğu Afrika Birliği'ni oluşturmuşlar ve sınırdan serbest geçiş hakları var. Bu yüzden sınır öylesine hareketli ki, sınırın bir tarafından diğer tarafına, el arabalarında ya da başlarının üstünde sürekli bir şeyler taşıyıp duruyorlar.
Sınırda olduğumuzu bilmesem ''göç mü var?'' diyeceğim.

Bu dev ''Coca Cola'' şişesinin önünde fotoğraf çektirmesem olmazdı. Meyvenin bu kadar bol, dolayısıyla taze meyve sularının da ona paralel olarak bu kadar çok olduğu, fakirlikle boğuşan bu ülkede ne işi var bu reklamın?
Global ekonomi işte...  her yere giriyor.

Bizi sınırda, Leopard Tours karşılıyor. Bir hafta boyunca Tanzanya'yı onlarla gezeceğiz.

Bu fotoğrafı,Tanzanya sınırını geçer geçmez -buradaki hareketliliği göstermek için- çektim. Yolda sadece bizim grubun aracı var. Diğerleri, yürüyerek ya da bisikletleriyle bu yolu alıyor.

Yol boyunca yerlere açılan tezgahlarda çeşit çeşit meyvelerin satıldığını görünce aracı durdurup alışveriş yapıyoruz. Tabii yemesi en kolay olan muz, ilk tercihimiz. Muzun tadı muhteşem! Ya da bize öyle geliyor.
Bu ara, meyve alırken epey büyük bir izdiham yaşıyoruz, satıcılar aracın etrafını fena sarıyor.

Tanzanya'nın 1964 yılına kadar -yani Zanzibar ile birleşmeden önceki- ismi ''Tanganica'' olarak geçiyor. Swahili dilinde ''Tanga'' yelkenli ile denizde yolculuk anlamına geliyormuş. ''Nika'' ise vahşi doğa anlamındaymış.
Yani özetlersek ''Tanganika'' doğada yolculuk anlamını taşıyor ki, ''bu ülkeye de bir isim ancak bu kadar yakışır'' diyorum.
Tanzanya halkının %45'i Hristiyan, %35'i Müslüman, geri kalan yüzdede de yerel dinler var. Halkın ortalama yaşam süresi de 51 yıl.
Tanzanya, insanı şaşırtacak kadar yeşili bol olan bir ülke. Hani o tipik açlığın yaşandığı, çorak toprakları olan, yetersiz beslenmeden dolayı karınları şiş olan çocukları ben burada görmedim.

İlk olarak Victoria Gölü kenarında bir balıkçı köyüne geliyoruz. Kumanyaları burada aldıktan sonra rehberimiz sevgili Burak bize Tanzanya güzergahının nasıl olacağını harita üzerinde gösteriyor.

Göl kenarına indiğimizde birçok kayıkçı görüyoruz. Onlara, gölde gezinti yapmak istediğimizi söylediğimizde; ortalık hemen hareketleniyor, kayıklar sahile çekiliyor, dörderli gruplar halinde bizi kayıklara alıyorlar.
Hava kapalı, ara sıra yağmur atıştırıyor ve göl biraz dalgalı. Kayıkçı gençler şarkı söyleyerek küreklere öyle bir asılıyorlar ki, kıyıdan uzaklaştıkça uzaklaşıyoruz, biz açıldıkça gölün dalgası daha bir artıyor.
''Geri dönelim,'' diyoruz bize aldıran yok, onlar şarkılarına devam ediyor.
Sonunda el kol hareketleriyle anlaşıp karaya çıkabiliyoruz.

Victoria Gölü, dünyanın en büyük 2. gölü. Yakın zamana kadar bu gölde 200 den fazla balık çeşidi bulunurken, daha sonra batılılar; ne akla hikmetse, göle Nil levreği aşılamışlar. Aşılamadan sonra zengin çeşitlilik gösteren balık türleri, Nil levreğinin saldırgan tutumuyla yok olmaya başlamış. 
Şimdilerde gölü tekrar eski haline çevirmeye kalksalar da göl artık maya tutmuyor. Doğada öyle bir düzen var ki, ona bir yerinden müdahil olduğunuz an sizden acısını mutlaka çıkarıyor.













Daha sonra yürüyerek köyün içine giriyoruz. Köyün çocuk sayısı oldukça fazla. Ya da çocukların hepsi dışarıda:)
Çocukların bazıları üstünde Obama'nın resmi olan t-shirtlerden giymiş. Obama'nın buralarda ne kadar sevildiğini söylememe gerek yok sanırım.

Burası köyün sağlık ocağı. Ancak kapısına kilit vurulmuş. Hastaların, dertlerine derman bulmak üzere nereye gittiklerini sonra öğreniyoruz.













Sırada köyün şamanı var. Fareli köyün kavalcısı gibi arkamızda onlarca çocuk, köyün toprak yollarında ilerleyerek köy meydanında bulunan şamanın evine geliyoruz.
Şamanın evi, duvarla ayrılmış bir avlu içinde, topraktan yapılmış karşılıklı duran iki tane evden oluşmuş. Aslında bunlara ev değil de oda desek daha doğru olur.
Bu tek göz odaların çatılarında, yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi birer anten var.
Şaman, bu evlerden bir tanesini şifa dağıtmak üzere kullanıyormuş ve bu tek odalı evin içi şifa bekleyen hastalarla doluydu.
Şaman, ev olarak kullandığı avludaki ikinci evden dışarı çıkıp bizi selamlıyor. Ben yaşlı başlı, iri kıyım birini beklerken saçına anten takmış gençten birinin şaman olduğunu öğrenince şaşırıyorum.
Bu gençten adamın rock şarkıcıları gibi pantolon kemerindeki kocaman toka dikkatimi çekiyor, tokanın üstünde Michael Jackson'ın bir fotoğrafı var. Adamın gözleri ise uyuşturucu almış gibi kıpkırmızı.
Kendine ruhani bir hava verip bu antenler sayesinde ona öbür dünyadan bilgi aktığını, hastalarını bu şekilde tedavi ettiğini söylüyor. Tabii ki bu tedavilerin hiçbiri karşılıksız değil.

Bir süre şamanı ve şamana gelmiş olan hastaları izliyorum. Daha sonra avlunun dışında bizleri bekleyen çocukların yanına gitmek daha cazip geliyor.
Onların dillerini bilmeseniz de çocuklarla her ortamda anlaşmak kolay. Söylediğim tekerlemeye bu tatlı serseriler eşlik ediyor.

Çocukların yüzündeki masumiyeti gösteren bu fotoğrafı çok seviyorum. Köye geldiğimizden beri bu çocuklar hiç dilenmedi, bizden hiçbir şey istemediler. Tek istedikleri, sadece dokunmaktı.

Köyden ayrılırken bu sevimli yavruların dans gösterilerini izledik. Dans etmek ayrı bir kabiliyet işi ve bunun genetik olarak geçtiğine bir kez daha şahit oldum.

Akşama doğru safari yapacağımız bölge olan Serengeti'ye geliyoruz. Ülkenin kuzeyinde bulunan Serengeti'nin ismi, bölgede yaşayan Masai halkı tarafından "uçsuz bucaksız ova" anlamına gelen bir kelimeden geliyormuş.
Büyük hayvan göçlerinin en büyük uğrak yeri olan Serengeti, UNESCO'nun Dünya Mirasları Listesi'nde bulunuyor.

Serengeti'ye girer girmez bu yavru aslanla karşılaşıyoruz. Diğer kardeşler karınlarını doyurmuş olmalılar ki, bir köşede  kedi yavruları gibi yuvarlanıyorlardı. Anne ve baba aslan ise mutlu mesut bir şekilde uzanmışlar yavrularını seyrediyordu.
Şeytan diyor, git şunları mıncıkla:)

Serengeti'de konaklayacağımız yer olan Kirawira Camp'a ancak akşama doğru ulaşabiliyoruz. Kamp, tamamen doğal ortama uygun bir şekilde dizayn edilerek çadırlardan oluşturulmuş.
Görevliler bizi kampın girişinde karşılıyor, genişçe bir salona alıp 'hoş geldin' şampanyası patlatıyorlar.
Salon, İngiliz stili döşenmiş. Ormanın içinde oluşturulan böylesine konforlu bir ortam bizi şaşırtmadı desem yalan olur. Sanıyorsunuz ki çok lüks bir otele geldiniz. Ancak burası bir çadır!









Daha sonra odalarımıza, yani çadırımıza geçtiğimizde yine aynı konforun burada da devam ettiğini gördük.


Kamp çadırları, ormanın içine aralıklı olarak yerleştirilmiş. Bir çeşit güvenlik önlemi olarak çadırlar yerde değil, yüksek ahşap kazıkların üstünde duruyor. Ancak çadırların bulunduğu bölgenin etrafında ne bir çit ne de bir duvar var. Böyle olunca da çadırdan çıktığınızda vahşi bir hayvanla karşılaşma riskiniz var. Bu yüzden çadırdan ayrılmadan önce telefonla bir korucu isteme mecburiyeti getirmişler ya da çadırınıza giderken yanınızda mutlaka bir korucu almak zorundaydınız.








Kirawira Camp mükemmel diyebileceğim konaklama yerlerinden biriydi. Buradan ayrılmak istemedik.
Yemek salonu, sofra düzeni, yemeklerin lezzeti de muhteşemdi.
Yukarıda da anlattığım gibi burada kalmanın en zor tarafı her yere korumayla gitme zorunluluğuydu.

Geceler, yıldızları seyrederek, ormanın sesini dinleyerek geçti. Sabahları çok erken bir saatte kuş sesleriyle uyandık. Hayatın içindeki koşuşturmadan uzakta olunca düşünme fırsatım oldu; Tanrı ile burada çok yakınlaştım.
Sonuç olarak; burada olmak benim için çok keyif vericiydi.


Kampın, küçük de olsa savana bakan bir yüzme havuzu ve her türlü servisin yapıldığı, havuz başı kafeteryası vardı. Safariden arta kalan zamanlarımızda grupla buluşup burada hoş vakitler geçirdik.

Afrika'da her sabah bir ceylan uyanır, en hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa öleceğini bilir. Afrika'da her sabah bir aslan uyanır, en yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini, yoksa aç kalacağını bilir.
Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur. Yeterki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.
(Afrika atasözü)

Serengeti, Masai Mara'ya göre çok daha geniş bir alana sahip. Haliyle alan büyük olunca, Kenya'ya göre burada daha az vahşi hayvan varmış gibi geldi. Ancak öyle değilmiş ve daha sonra gördük ki hayvan çeşitliliği açısından Serengeti, Masai Mara'ya göre daha zengin.

Kenya'da göremediğimiz çitayla ilk burada karşılaştık.

Ya da leoparla...
Leoparlar, tek başına yaşayıp avlanan hayvanlar. Bir erkek leopar 60 kilometrekarelik bir alanı, dişi leopar ise 10 kilometrekarelik bir alanı hakimiyetleri altına alabiliyor. Bu hakimiyet alanlarını ise çalı ve ağaçlara idrarlarının kokusunu bırakarak yapıyorlar.
Aslanlar gibi aile kurmayan leopar, çiftleşme zamanı dişisiyle bir araya geldikten sonra ondan ayrılıyor. Dişi de yavrusuna iki yıl bakıyor ve iki yılın sonunda o da yavrusunu doğanın kucağına bırakıyor.

Genellikle ağaç dalları arasında kamufle olan leoparı ilk başta seçmek çok zor oluyor. Ancak araç şöförleri bu konuda o kadar iyi eğitim almışlar ki, leoparların hangi bölgede bulunduklarını çok iyi biliyorlar.

Bize de ancak leoparın yeri gösterildikten sonra onu dürbünle seyretmek kalıyor. O yüzden safariye çıkarken yanınızda bulundurmanız gerekenler arasında dürbün ve teleobjektifli bir fotoğraf makinesi olmazsa olmazlar arasında.
Bazı gezginler bu işi o kadar ileri götürmüşlerdi ki, araçlardan uçaksavar gibi fotoğraf makineleri uzanıyordu.

Biraz daha ilerleyince leoparın dişisine denk geliyoruz. Yazık yaa... Aslanları gördükten sonra leoparların bu yalnızlığına gel de üzülme:) Gerçekten çok yalnızlar!

Ah işte! Yalnız yaşayleoparlardan sonra keyifli bir aslan ailesine denk geliyoruz. Telsizlerle kendi aralarında haberleşenler, bizden önce aslanların etrafını arazi araçlarıyla çevirmiş bile, biz de aralarına katıldık.
Burasının izleyiciler açısından büyük bir hayvanat bahçesinden farkı yok. Ancak büyük kentlerdeki hayvanat bahçelerinden farkı; bizlerin jipten kafeslere tıkıldığımız, hayvanların ise sere serpe gezdiği büyük bir bahçe içinde olması.

Yanlarına yaklaşıp izlemeye başladığımız aslan ailesi yaklaşık on beş kişilik, neredeyse hepsi uyuyor. Aslanların genelde gece avlanıp gün içerisinde 20 saat uyudukları düşünülürse, demek oluyor ki bu uyku durumuyla sık sık karşılaşacağız.
Orada onları seyrettiğimiz süre içinde bizlerden en ufak bir rahatsızlık duyduklarını söyleyemem, hele yukarıda fotoğrafı olan, patisini ağaç dalına atmış uyuyan aslan yok mu, beni bitirdi;)

Az ötede fillerin devirdiği kuru ağaç dallarının üzerine uzanmış bir aslan ailesine daha rastladık. Az önce gördüğümüz aslan ailesindeki sükunet burada da var. Ancak bir süre sonra o sükunetin içinde saklı vahşeti solumaya başlıyoruz. Nasıl mı?
Ağacın altında tembellik eden aslanların görüş alanına bir zürafa giriyor. Aslanlarda bir kıpırtı başlıyor, kaslarını gererek sinsi ve yavaş bir biçimde zürafaya doğru ilerliyorlar.
Aslanın avını parçalayış görüntülerini alabilmek için hemen kameralar devreye giriyor, fotoğraf makineleri hazırlanıyor. Herkes nefesini tutmuş, biraz sonra gerçekleşecek olan sahneye kilitlenmiş.
Bir an düşünüyorum; aslanlar mı yoksa biz insanoğlu mu daha vahşiyiz? diye...














Serengeti'de; filler, termitlerin yaptığı dev yuvalar, zürafalar, babunlar, yüzlerce rengarenk kuşlar, zebralar, hipopotamlar derken...

Güneşi batırıyoruz ve kara kıta karanlığa gömülüyor. Bir ertesi gün, günün ilk ışıklarıyla yine bizi kendine çekecek olan bu orman, en umulmadık bir zamanda yine bizi kendimizle yüzleştirecek.
Acaba bunca kilometre yol alıp görmek istediğimiz vahşi hayvanlar kendi derinliklerimizde mi saklı?
Belki de Afrika'yı böylesine dayanılmaz yapan sır burada gizli...

Serengeti'de başka neler mi yaptık?
Normal şartlarda safari bölgesinde araçlardan inmek yasaktı. Ancak daha güvenli bölgelerde araçlardan indik, nehir kenarlarında gezip, asma köprülerden geçtik.

Kaldığımız kamptan çok uzaklaştığımız zamanlarda, öğle vakti kampa dönmeyip Serengeti'nin park alanları içinde dinlendik, kumanyaları buralarda aldık.
Bu kamp alanlarına gelen öğrencilerle sohbet ettik.

''Beyaz adamlar ülkemize geldiğinde ellerimizde topraklarımız vardı. Onların elinde İncil. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda elimizde İncil vardı onların elinde ise topraklarımız''
(Jomo Kenyatta)


Serengeti'den ayrılıp Ngorongora'ya giderken yol üstünde bulunan antropolojik kazı alanında mola veriyoruz. Burada ayrıca ilk insanın evrimini gösteren ufak bir müze bulunuyor.
İnsanlık tarihi açısından bakıldığında ise burası yaklaşık yedi milyon yıl öncesi evrim yolculuğunda, maymunlar ve ilk insanların yollarının ayrıldığı yer.
Afrika, bundan iki milyon yıl öncesine kadar ''Homo Eractus''un buradan, Avrupa ve Asya'ya yayılmasına dek geçen zaman içinde atalarımızın yaşadığı tek kıtaydı.

Ngorongoro'ya geliyoruz. Burası dünyanın en büyük kırılmamış volkanik çöküntü yeri, yani burası aslında bir krater...
Ngorongoro, 1978 yılından bu yana da UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde.
Nakuru gölü gibi sodalı bir göl olan ve içinde birçok flamingoyu barındıran Magadi gölü ve dünyanın en büyük göç yollarından biri yine bu bölgede.

Uzaktan da olsa, 800 kilometrelik büyük göçü bu bölgede yakalıyoruz.
Ngorongoro aynı zamanda hayvan çeşitliği açısından da oldukça zengin bir safari bölgesi.

Yine o Afrika'ya özgü kiremit rengi toprak yolları tırmanıp ormanın içinde ilerlerken, uçuşan kuşlar, rengarenk kelebekler eşliğinde krateri çevrelemiş olan dağlardan birine tırmanıyoruz.
Krater çorak, dağlar ise ağaçlarla döşenmiş.
Afrika, her köşebaşında bir sürpriz yapıp, esrarengiz bir biçimde bizi büyülüyor.








Ngorongoro'da konaklayacağımız otel; yüksek bir tepede yerleşmiş, krater manzaralı  Ngorongoro Serene Lodge.
Burada hava o kadar soğuk ki, otelde sürekli şömine ve kaloriferler yanıyor.
Hiç aklıma gelir miydi Afrika'da bu kadar üşüyeceğim;)

Ngorongora'yla birlikte safari programı da bitiyor. Yine arazi araçlarıyla Tanzanya'nın üçüncü büyük kenti olan Arusha'ya geliyoruz.
Burası şehir görünümünden çok, büyük bir kasabaya benziyor. Kent, Klimanjaro Dağı'na yakınlığından dolayı turistlerin uğrak yeri.

Dünyada tek bir bölgede çıkan, o da Arusha yakınlarında bulunan ''Tanzanite Taşı''nın ana satış mağazasına geliyoruz. Girişten sonra peş peşe arkamızdan kilitlenen elektrikli kapı bölümlerini geçtikten ancak bir süre sonra taşların olduğu bölüme ulaşıyoruz.
Mavi elmas olarak isimlendirilen tanzanite taşı ülkemizde çok fazla tanınmasa da yurt dışında jet sosyete arasında oldukça revaçta. Mağazanın duvarlarına, bu taşı kullanan ünlülerin resimlerini asmışlar.
Taş, doğru bir kesimle pembe bir röfle verebiliyor. Pembe ve mavi rengin oluşturduğu mistik auranın başka hiçbir taşta bulunmaması ve bu taşın bir on yıl sonra kaynağının tükenecek olması, taşın değerini arttıran en büyük unsurlardan biri.

Oyma ahşap maskların ve heykel gibi objelerin bolca bulunduğu ve satıldığı hediyelik eşya cenneti ''Cultural Heritage''a uğruyoruz. İlginç bir yer. Bu merkezin içinde; yapay bir göl, gölün etrafında mağazalar, restoran ve kafeler bulunuyor. Öğle yemeğini de burada aldıktan sonra Arusha Havaalanı'na gidiyoruz.

Arusha Havaalanı, bana oldukça orijinal geldi. Şimdiye kadar alışmış olduğum havaalanlarından çok farklıydı.
Bir kere bekleme salonu kapalı yerde değil, açık havadaydı. Bekleme salonunun üstü yağmura ve güneşe karşı basit, branda bir tenteyle kapatılmıştı. Uçağı beklerken üzerinde oturduğumuz sandalyeler bildiğimiz beyaz plastik sandalyelerdendi. Sigara içilir, içilmez derdi yoktu.
Bu ara, ''neden Arusha Havaalanı'ndayız?'' Çünkü, bizi Zanzibar'a götürecek olan uçak buradan kalkacak.
Zanzibar'a geçerken ben dahil tüm grup elemanları valizlerinde bulunan en kapalı giysilerimizi seçmiş durumdayız. Çünkü, bize söylenen, ''eğer Zanzibar'da rahat gezmek istiyorsanız kılık kıyafetinizi onların geleneklerine göre ayarlamalısınız,'' şeklindeydi. Biz de öyle yaptık.
Sonunda beklediğimiz şekilde minik bir uçak geldi. Bu küçük uçağın valizlerimizin tümünü taşıyacak kapasitede olmadığından ağır valizleri başka bir uçakla Nairobi'ye gönderdik. Afrika'dan ayrılışı Nairobi'den yapacağız.
Yanımıza aldığımız küçük el çantalarıyla uçağa yerleşip Arusha'dan ayrıldık.