LÜBNAN (Ekim-2010)

Bundan bir kaç yıl önce Beyrut'a gitmeye karar verdiğimiz bir sırada Hariri'ye suikast yapılmış, ortalık toz duman olmuştu.
Daha sonra İsrail-Lübnan çatışmaları başladı.
Son günlerde baktık ki ortalık biraz durulmuş, İstanbul'dan Beyrut'a direkt uçak seferleri de başlamış, aman yeni bir olay patlak vermeden biz bir gidip gelelim dedik. Gerçi Lübnan sıcak bölge, her an her şey çıkabilir, biz oradayken de bir olay patlak verebilirdi ya neyse...
Önce İstanbul-Beyrut direkt uçuşlarına baktım, çok ters saatlere uçuş koymuşlar. Bunun üzerine ''hadi biz kendi aracımızla gidelim, Suriye'yi de gezeriz'' diye düşündüğümüzden kara yolundan gitmeye karar verdik. Keşke gitmez olaydık!
Türkiye'den çıkışı Hatay Yayladağ sınır kapısından yaptık. Suriye ve Suriye sınır kapısında yaşadıklarımız ayrı bir konu onları şimdi anlatmayacağım. Suriye'de, Laskiye yolunu takip ederek Lübnan sınırına geldik. Yukarıda resmi olan sevimsiz yer Suriye-Lübnan gümrüğü. Bizi burada neredeyse 4 saate yakın tuttular.

Tam sınıra geldik, geçiş yapacağız, Lübnan gümrüğündeki görevliler ''Siz bu arabayla Lübnan'a giremezsiniz dediler.''
''Niye giremiyormuşuz?''
''Çünkü aracınız dizel, sadece benzinle çalışan araçlar Lübnan'a girebilir.''
''Eeeee şimdi ne olacak? Onca yoldan gelmişiz geri mi döneceğiz yani?''
''Kural böyle elimizden bir şey gelmez.''
''Başlarım şimdi sizin kuralınıza!'' (tabi ki burası Türkçe söyleniyor)
Biz sınırda beklerken, -bu ara yazışmalar sürüyor- yağmur yağıyor, hava açıyor biz hala bu çirkin yerdeyiz. Bir ara çocukları tuvalete götüreyim dedim, tuvalet yok! Bize yukarıdaki fotoğrafta görülen yeri gösterdiler.

Sonunda baktık olacak gibi değil ''geri döneceğimize bir taksi tutup Lübnan'a öyle geçelim'' dedik. Oradaki yetkililer telefon açtı, külüstür bir taksi geldi. Bu sefer kendi aracımızı nereye park edeceğiz derdi başladı. Suriyeliler, ''aracınız bizim tarafta kalsın'' diyor, Lübnanlılar yok bizim tarafta... Hiç birinin bir diğerine üstünlüğü yok! Hepsi güvenilmez rüşvetçi adamlar. Araba kaldı arafta... Dönüşte arabayı tek parça halinde bulamamak da var. Ama her şeye rağmen geri dönmeye niyetimiz yok!

Taksiciye, ''Sınırdan Beyrut kaç saat tutar?'' diyorum. Gayet sakin bir biçimde ''2,5 saatte alırız'' diyor.
Ya sabır! Bir taksiye bakıyorum bir adama... Nasıl gidilir sıkış tepiş bu külüstür arabayla?
Tek derdim taksi olsun. Öyle değilmiş, beterin de beteri varmış. Ben taksiye hayıflanırken eşim geldi. ''Taksiyle bile geçemiyoruz galiba,'' dedi.
''O niye?''
''Çocuklar senin pasaportuna kayıtlı diye zorluk çıkarıyorlar.''
''Tanrım sen benim aklıma mukayyet ol.'' Kafayı yememek elde değil.
''Nasıl yani?''
Yanisi, kısaca onların anlayışı şöyle; çocuklar sadece babalarının pasaportuna kayıtlı olabilir! Annelerinin pasaportunda çocukların ne işi var?
''Sana ne? Benim ülkemde çocuklar, ister annenin ister babanın pasaportuna kaydolur,'' diyesim geliyor ama...
Neyse daha fazla uzatıp, içimden geçenleri buraya dökmenin bir anlamı yok. Dört saatin sonunda işlemler bitti. Çocuklar benim pasaportumda olmasına rağmen babamız yanımızda diye geçişe izin verdiler. Taksiye yerleştik tam Lübnan tarafına geçeceğiz, bizi tekrar durdurdular.
''Biraz önce yeni bir genelge geldi dizel arabalar bundan böyle Lübnan'a girebilir! Aracınızla geçebilirsiniz,''dediler.
''Hay canınız cehenneme...''
Bu haber üzerine eşime dönüp baktım. ''Kaç para verdin bu genelge için,'' dedim. ''Yok valla bir şey vermedim,'' dedi.
Bunlar kafayı yemiş. Ama önce bize yedirdiler.

Yol boyunca birçok yerleşim yerinden geçtik. Tripoli kentine uğradık. Bize; Lübnan tarafı Suriye'den daha iyidir demişlerdi. Ancak savaş, her yeri yıpratmış.

Beyrut'a, gün bitiminde ancak girebildik. Trafik, İstanbul'u aratmayacak düzeyde. Fakat, Beyrut'a girişimizle Lübnan'ın çehresi birdenbire değişti. Dev reklam panoları, uluslararası firmalar, mağazalar ve son model arabalarla, kentin girişi ışıl ışıl bir görünümdeydi.
Beyrut, sahile paralel giden sıradağların dik yamacına kurulmuş. Sahil boyunca uzanan yollarını ise o çok sevdiğim palmiye ve hurma ağaçları süslüyor.
Bu şehir bana yabancı değil.

Otelimizin olduğu Hamra Caddesi'ni buluyoruz. Ancak bu cadde oldukça uzun olduğundan, bir süre de oteli aramakla zaman kaybediyoruz.
Bu geziye hazırlanırken otel seçimini, şehir merkezinde olmasına özen göstererek yapmıştım. Böylece yürüyerek hem alışveriş hem de yemek ihtiyacımızı kolaylıkla halledebilecektik. Ancak Beyrut'a gelince gördüm ki bu şehrin her yeri mağaza her yeri restaurant. Yani burada her yer merkez!

Nihayet otelimize yerleştik. 35 Rooms, butik bir otel. Beklentimin çok üstünde temiz bir yer. Beklentimin çok üstünde derken; Hamra çok eski bir yerleşim yeri; bizim İstiklal Caddesi-Sıraselviler gibi eski taş binaların olduğu tarihi bir cadde. Hal böyle olunca da eski biraz da küf kokan bir otele rastlama olasılığımız büyüktü. Allah'tan öyle olmadı.

Akşam yemeği için dışarı çıktık, bu şehir uyumuyor. Kafeler, restaurantlar ağzına kadar doluydu. Kaldırımların üzerine masa ve sandalyeler atılmış, bir taraftan trafik akıyor diğer tarafta mağazaların ışıkları altında, elleri poşetli alışveriş yapıp koşuşturan insanlar yolları doldurmuş. Özellikle de yüksek ökçeli bayanlar, dikkati çekmeyecek gibi değildi.

Beyrut'un bir alışveriş cenneti olduğunu biliyorum. Ortadoğu'nun Paris'i diyorlar buraya, gerçi Paris'i hiç görmedim ama...
Biz de bu alışveriş cenneti kapanana kadar onca yol yorgunluğumuza rağmen kalabalığa karışıp gezmeye devam ediyoruz.

Vitrinler şıkır şıkır... Sokaktaki bayanlar da buradaki vitrinler gibi, insanı hayrete düşürecek kadar süslü ve bakımlılar. Ancak Beyrut'ta alışveriş oldukça pahallı...
















Ertesi sabah çok erkenden kalkıyoruz. Kızlarım daha uyanmamış olduğundan, eşimle birlikte kahvaltıya kadar yürüme mesafesindeki yakın sokakları dolaşmaya çıkıyoruz.
Uyanan şehirde; kepenkleri açılan dükkanları, raflara dizilen gazeteleri, fırıncının yeni çıkarttığı ekmekleri seyrederek güne ''merhaba'' demek hoşumuza gidiyor.
Diğer taraftan, gezdiğimiz sokaklardaki evleri inceliyoruz, çok şey yaşayıp görmüş evler bunlar; bazıları çok eski, eski evlerin hemen yanında restore edildiği belli olan ama 1950'li yılları çağrıştıran evler var. Bazı binaların dış cepheleri kurşunlardan delik deşik olmuş.

Lübnan kozmopolit bir ülke. Hristiyan, Müslüman, Ermeni, Dürzi iç içe geçmiş. Bir tarafta kilise çanları çalarken, diğer tarafta ezan seslerini duymak mümkün.
Yüzyıllar önce bu topraklarda Fenikeliler yaşamış. Ülke nüfusunun çoğunu Arapların oluşturmasına karşın, Lübnanlılar asıl kökenlerinin Fenikelilere dayandığını söylüyorlar. ''Bizler Arap değiliz,'' diyorlar. Irklarının güzelliğine bakılırsa bu konuda haklılar. Ancak ülke göç aldığı için Filistin nüfusu hızla artış gösteriyormuş.

Kahvaltıdan sonra programda, Harisa Dağı ve Jeitta Mağaraları var. Bu gideceğimiz yerler, kente 18-20 km uzaklıkta. Ancak akşam kente girerken gördüğümüz trafik gözümüzü korkuttuğundan, otel resepsiyonundan gün boyu bizi gezdirecek bir taksi ayarlıyoruz.
Taksi şoförü, yıllardır Beyrut'ta yaşayan artık bu ülke vatandaşı olmuş bir Filistinli, iyi  ve bilgili bir adam, aynı zamanda bizim rehberimiz oluyor.
İlk durağımız Jeitta Mağaraları...

Mağaralara gitmek için; mağaraların olduğu dağın belli bir noktasına kadar arabayla gelip yolun sonrası için  teleferiğe biniyoruz.
Kısa bir teleferik yolculuğundan sonra dağların, tepelerin arasına gizlenmiş olan ilk mağaraya geliyoruz.
Mağaranın içine girerken yanımıza fotoğraf makinemizi almamıza izin vermiyorlar. İçeride fotoğraf çekmek yasakmış, tabii biraz hayal kırıklığına uğruyorum.. Bu durumda blog için çözüm; Jeitta Mağarası'nın internetteki resimleri olacak.

Dünyanın 3. büyük mağarası kabul edilen Jeitta Mağarası, binlerce yıl boyunca doğanın sabrıyla ince ince işlenmiş, değme sanatçılara taş çıkartırcasına birbirinden çok farklı yüzlerce motifle bizi hayretler içerisinde bırakıyor. Çeşitli yer ve zamanlarda çok mağara gezdim ancak şimdiye kadar gördüklerimin en güzel olanı burasıydı.

Büyük Jeitta Mağarası'ndan sonra ondan daha küçük olan diğer Jeitta Mağarasını görmeye gidiyoruz. Buraya gidiş için vagonlu taşıtlar tercih edilebileceği gibi yaya da inilebiliyor. Biz yürümeyi tercih ettik.

Geldiğimiz ikinci mağaranın bir diğerinden farkı, içinde göletinin oluşuydu. Büyük bir keyifle, ama bu sefer bu mağarayı akülü kayıklarla gezdik. Kayıkla gezerken, kim bilir nerelerden süzülüp gelmiş olan bu berrak suya elimi daldırdım, su buz gibiydi.
Muhteşem bir görsellik ve sessizlik içinde ilerledik. Ayrıca mağaranın içindeki ışıklandırma da çok başarılı. Gerçekten keyif alarak gezdiğim bu mağaraları unutmam mümkün değil, sırf burası için Beyrut'a tekrar gelebilirim.

Sırada Harisa Dağı var. Mağaralar için çıktığımız yolu tekrar inerek Harisa Dağı'na çıkan teleferiğe binmek üzere bu sefer yolun sahil tarafına geçtik.
Harisa Dağı; Beyrut'a gelen her turistin mutlak ziyaret ettiği bir yer. Burada Meryem Ana'nın büyük bir heykeli ve dev bir basilica bulunuyor. Ancak buraya çıkışımızın esas nedeni; manzara...








Harisa Dağı'na çıkmak için dört kişilik küçük bir teleferiğe biniyoruz. Yol yaklaşık 10 dakika sürüyor. Dağa tırmandıkça, aşağıda kalan Akdeniz ve şehrin manzarası gerçekten görülmeye değer.

Teleferiğin ilk durağında güzel bir kafeterya ve restaurant var. Manzaranın kendini cömertçe sergilediği bu yerde ufak bir mola veriyoruz.
Bundan sonra raylı bir sistem üzerinde hareket eden bir vagona binip mesafesi kısa olmakla birlikte oldukça dik bir yokuşu bu vagonla tırmanıyoruz.










Nihayet dağın zirvesine kadar çıkıyoruz, karşımızda dev Meryem Ana'nın heykeli var. Heykel,bir kilisenin üzerine yapılmış. Kilisenin yan tarafından Meryem Ana heykelinin olduğu yere spiral bir merdivenle çıkılıyor. İşte burası, manzarayı en tepeden gören uç nokta...
Basilica kapalı olduğu için orayı gezemiyoruz.

Sedir ağacı bu ülkenin olmazsa olmazı. Çıktığımız Harisa Dağı'nda da çokça gördüğümüz bu ağacı Lübnanlılar bayraklarının simgesi yapmış.
Sadece sedir ağacı mı bu ülkenin simgesi, tabii ki hayır! Bir Amin Maalouf, bir Fairuz ya da felafel dendiğinde akla ilk Lübnan geliyor.

Aynı bölgede; dağların eteklerinden denizi gören lüks evlerin bulunduğu yerleşim yeri ''Jounieh bölgesi'' olarak geçiyor. Harisa Dağı'na çıkan teleferik Jounieh bölgesinin üstünden geçiyor.
''Casino de Liban'' da yine bu bölgede bulunan tek casino ve çok meşhur. İç savaştan önce buralarda sayısız casino varmış ve eğlencenin kalbi burada atarmış.

Harisa Dağı'ndan inişte teleferiğin son durağına yaklaşıyoruz. Yağmur indirdi indirecek. Gece tekrar buraya gelmeyi ümit ediyorduk, turla gelen bir grup arkadaşımız Lübnan gecesi için bize de yer ayırtmış. Ancak Beyrut'ta akşam yemekleri gece 23'de başlıyor, eğlence sabahlara kadar sürüyor. Akşama doğru pilimiz tamamen bitti ve böyle bir geceye katılamadık.













Öğle yemeği için özellikle  Roche Kayalıkları'nı gören Bay Rock'u tercih ediyoruz. Fast food tarzında yiyeceklerin olduğu kafe restoran karışımı bir yer burası.
Restorandaki bayan sayısının çokluğu dikkatimi çekiyor. Özenle yapılmış makyajları ve bir o kadar modern giyimleriyle dergilerden fırlamış gibiler. Aralarda siyah çarşaf giyenleri de yok değil. Bayanların çoğu  nargile içiyor, fondaki müzik de ise Fairuz var.

Yemekten sonra Korniş dedikleri sahil bölgesini geziyoruz. Ancak asıl amacımız Beyrut'un en ünlü tatlıcısı olan Ahmad Aouni Hallab'a uğramak...
''Ünlü'' dedikleri kadar varmış. Aman Tanrım! O ne tatlılar öyle...
Tatlı paketleri hazırlanırken numunelik tatlılardan hazırladıkları servis tabağı da masamıza geliyor, yanında kakuleli kahveyle beraber.

İlginç bir kent burası... Değişik dinler, mezhepler, diller hep bir arada var olmaya çalışmış. Bir taraftan birbirine uyan dişliler gibi hayat burada çok uyumlu...ama bir o kadar da tezat. Anlatması çok zor.
Bu fotoğraf Ashrafieh'den. Hristiyanların yoğun olduğu bir semt burası, dünyanın en pahallı ve şık markalarına sahiplik yapıyor. Ama bir bakıyorsunuz ki, iki sokak ötede silahlı Hizbullah askerleri ve sarı bayraklarla donanmış Hizbullah mahalleleri var.

Hristiyan bölgesi Ashrafieh'den sonra Solidere'de akşam yemeği için Grand Cafe'ye oturuyoruz. Hep yemekten bahsediyorum ama boşuna değil. Beyrut'un muhteşem bir mutfağı var.
Yemek yediğimiz yer işlek bir caddenin üzerinde, gelen geçeni izliyoruz. Son model arabalardan eteklerini savurarak inen zarif bayanlara gözümüz takılıyor. Az ilerde ise yeşil kum torbalarının arkasında askerler nöbet tutuyor.

2005 tarihinde Beyrut'ta Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin konvoyuna düzenlenen bombalı saldırının yapıldığı, Downtown'a geliyoruz. 
Downtown'da mavi kubbeli Refik Hariri Camisi ve tam karşısında bulunan kilise barış içinde varlıklarını sürdürüyor ve ilginç olan o ki, caminin adı ''Refik Hariri'' ama Hariri Lübnanlı bir Hristiyan... İşte Lübnan böyle bir yer!

Downtown, söylendiğine göre savaş zamanında çok hasar almış. Gecenin ilerleyen saatinde bile burası o kadar canlı ki... Beyrutlular eğlenceye dalmış, sanki o kaos ve savaş ortamı burada hiç yaşanmamış gibi... 

İntercontinental Otel... Ertesi gün özellikle bu otelin fotoğraflarını çekmek için buraya geliyorum. Bir gün önce otelin önünden hızla geçmiş, fotoğraflarını çekmeye fırsat bulamamıştım.
Otelin fotoğraflarını alırken bir kaç Lübnanlı yanıma geliyor. Anlattıklarına göre; otel açılmış ve ancak üç gün hizmet verebilmiş. 1975 yılında başlayan iç savaş oteli bu hale getirmiş, o tarihten itibaren de kullanıma açılmayan otel, şehrin göbeğinde anıt gibi duruyor. 
''Savaşın çirkin yüzü unutulmasın diye mi oteli onarmıyorlar'' diye düşünüyorum ama öyle olduğunu sanmıyorum. Bu ülkede savaş, kendini bir türlü unutturmuyor. O kadar yaşamın içinde ki...

Beyrut'u görmek için birkaç gün ayırmıştık, zaman çok azdı ve hızla geçti gitti, ayrılık zamanı geldi. 
Bu şehir aşk gibi; tezatlıklar, bilinmezlikler, her an karşınıza çıkan beklemedik sürprizler, şiddet, eğlence ve gel-gitlerle dolu. 
Yarının ne olacağı hala bir bilinmez. O yüzden bu ülke sadece günü yaşayan insanlarla dolu.