GÜNEY AFRİKA (Ocak-2004)

CAPE TOWN
Güney Afrika'ya  tam gitmeye karar verdik, THY'ları bu ülkeye direkt uçak seferlerini kaldırdı. Böyle olunca da, önce Amsterdam'a oradan da Güney Afrika'ya toplamda 16 saat süren uzun bir yolculuk yapmak zorunda kaldık. Gerçi bu arada Amsterdam'ı da gezip görmüş olduk ama yine de direkt uçuşu tercih ederdim. Neyse, fazla uzatmayayım yol uzun da olsa sonuçta bitiyor.
Güney Afrika'da ilk durağımız; Cape Town... Uçak alçalırken; aşağıda büyük bir düzlüğe yayılmış dağınık bir şehir ve Cape Town'ın ünlü Masa Dağı ''Table Mountain'' gözüme ilişiyor.
İlk başta şehrin görüntüsü bana çok cazip gelmese de daha sonraları Cape Town'u, hafızamdaki en güzel şehirler arasına yerleştiriyorum.










Cape Town, Masa Dağı ile bütünleşmiş bir şehir. Böyle olunca da şehre adımımızı atar atmaz hemen ''Table Mountain''a çıkıyoruz.
Tüm şehre hakim olan, görünümü gerçekten de masadan farksız olan bu dağın zirvesine çıkmak için, kendi etrafında 360 derece dönen, ''Cableway'' diye adlandırılan teleferiğe biniyoruz. Şanslı günümüzdeyiz ki dağda sis yok.
Daha sonraki günlerde, kaynayan kazandan çıkan su buharı gibi bu dağın üstüne çöken sisin, dağın eteklerine doğru taşarcasına indiğine çok şahit oluyorum.
Bulutlarla dağın bu dansı Cape Town'un güzelliğine ayrı bir hava katıyor.

1086 metre yüksekliğine sahip bu dağdan -her ne kadar çekimde başarılı olamasak da- şehir manzarası muhteşem görünüyor. Dağın tepesi, aynı zamanda bir ulusal park ve burada bulunan binlerce bitki çeşidi de görülmeye değer.

Cape Town, bu ülkenin yasama başkenti olarak geçiyor. Bundan başka iki başkentleri daha var. Yürütme başkenti ''Pretoria'' ve yargı başkenti olan ''Bloem Fontein.''
İlginç bir ülke burası; üç başkente sahip oldukları gibi iki tane de milli marşları var. Tabi bu durumun en büyük sebebi, aynı kapta bulunan su ile yağ örneğinde olduğu gibi beyaz ve siyah ırkın bir türlü kaynaşamaması. Gerçi apartheid (ırk ayırımcılığı) poltikasından sonra bu durum biraz daha düzelmiş gibi görünse de şehri gezerken bile bu ayrımcılığın hala var olduğu görülüyordu.

Dedim ya ilginç, ilginç olduğu gibi bir o kadar da güzel bir şehir burası. Bir tarafta kolonyal evler, diğer tarafta modern binalar, ayrıca 17. ve 18.yüzyıldan kalma tarihi eserler, hepsi iç içe...

Castle of Good Hope Kalesi (Ümit Burnu Kalesi). Kalenin bulunduğu bu yerde daha önce, Hollandalı tüccar Jan van Reiebeeck ve adamları tarafından yapılan tahtadan bir kale varmış.
Aslında buraya ilk seyri sefer edenler Portekizliler. Ancak daha sonra Hollandalılar ile İngilizler de bu toprakları çok seviyor ve 1600'ün ikinci yarısından sonra bu yerler için birbirleriyle epey bir çarpışıyorlar. Bir süre sonra Hollandalılar bu tahtadan kalenin yetersiz kaldığını görünce, onun yerine savunmanın güçlü olması açısından kale; beş köşeli olarak Hollanda'dan getirilen taşlarla tekrar inşa ediliyor.
Tamamen Avrupa mimarisi tarzında olan bu kale, şehrin içinde ve Güney Afrika'nın en eski binası diye biliniyor.









Ülkenin en eski müzesi olan ve bünyesinde dinazor iskeletleri, doldurulmuş hayvan figürlerinin sergilendiği, balina kuyusu bölümünde ise balina iskeletlerini barındıran ayrıca balinaların aralarında haberleşirken nasıl ses çıkardıklarını duyabileceğimiz South Africa Museum oldukça ilginç...

Cape Town'un gezilecek en güzel yerlerinin başında ''Waterfront'' liman bölgesi geliyor. Burayı ne kadar anlatsam az kalır. Havası, kokusu, duruşuyla bambaşka bir yer burası.
Waterfront bölgesine geldiğimizde, limana inmek için Victoria & Alfred ismini taşıyan büyük bir alışveriş merkezinin içinden geçtik. Oldukça kaliteli ürünlerin satıldığı ayrıca kaliteyi ucuza alabileceğiniz bir alışveriş merkezi burası. Bana göre zamanınız varsa kaçırılmayacak yerlerden biri derim.

Limana çıkar çıkmaz saksafonun hakimiyetinde, ritimli bir müzik kulağımıza çalındı. Hava şeker gibi.(Benim şeker kavramım; hava ne soğuk ne de sıcak olacak ve mutlaka rüzgarsız olacak.) İşte böyle bir havada, hafif hafif kulağımıza gelen müzik eşliğinde limana doğru ilerlemeye başladık. Limana giden yolda sağlı sollu yerleşmiş birçok bar ve kafe bulunuyor. Ortamın tadını çıkaran insanlar sohbeti koyulaştırmış, buralarda hayat telaşesiz akıyor.
Müziğin geldiği yöne doğru gidiyoruz, bir grup zenci canlı müzik yapıyor. Onları dinleyenler de amfi tiyatro gibi basamaklı bir alana sere serpe uzanmış, bir kısmı ise müziğin ritmine ayak uydurarak dans ediyor.

Limandaki binalar kolonyal döneme ait. Tamam, binalar eski döneme ait belli, ama sanki hepsi bir gün öncesinden boyanmış gibi pırıl pırıl.
Akşam yemeğimizi yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi limana hakim, Quay Four'da alıyoruz. Yemek sonrası, tüm yolun yorgunluğu üzerimizde olduğundan otele dönüyoruz ama aklımız burada!
Gece uyuyamayıp biz tekrar bu limana geliyoruz.













Ertesi gün, sahil yolunu izleyerek Cape Town'un dışına çıkıyoruz. Yol, her biri birbirinden güzel olan villaları seyrederken çok çabuk bitiyor.
Sonunda, False Körfezi açığındaki ''Fok Adası''na gitmek üzere bineceğimiz teknenin bulunduğu limana geliyoruz.
Sürekli turist akınına uğrayan limanın önü oldukça kalabalık. Tabii bu kalabalığın tek sebebi turistler değil! Onlardan bahşiş koparmaya çalışan müzisyenler ve el yapımı ürünlerini satmaya çalışan seyyar satıcıların da bu canlılığa katkıları çok!
Seyyar tezgahlarda, daha çok ahşap objelerden oluşan; masklar, hayvan figürleri, üstleri çeşitli desenlerde renk renk boyanmış deve kuşu yumurtalarından yapılmış hediyelik eşyalar satılıyor.
Tekneye binmeden önce limanda bir süre oyalanmak oldukça keyifli.

Tekneyle adaya yaklaştığımızda, ki burası beklediğimiz tarzda bir ada değil, kayalık bir alan ve bu kayaların üzerinde belki binlerce fok balığı vardı. Güney Afrika'nın Atlas Okyanusu tarafında olan bu ada, aynı zamanda fok balıklarının da üreme yeriymiş.
Bu kadar çok fok balığının olduğu yerde karnını doyurmaya çalışan köpek balıkları olmaz mı? Oluyormuş; bizler bu hayvancıklar için ''ay ne tatlı şeyler'' gibisinden cümleler kurarken, adrenalin seviyelerini yükseltmeye çalışan bir grup, bu bölgede bulunan ve fok balıklarıyla beslenen, büyük beyaz köpek balıklarını görmek için kafesli dalış yapıyorlardı.

Foklardan sonra yine bir doğa harikası olan, yedi bin yerli ve yabani bitki çeşidinin olduğu ''Kirstenbosch National Botanical Gardens''a gidiyoruz.
Buraya bahçe demek yanlış olur. Oldukça büyük bir alana yayılmış doğal bir park burası.









Cape Town'nın keşfedilecek noktaları bitecek gibi değil. Yeni rotamız Penguen Sahili ve Ümit Burnu...
Boulders Beach adlı bu sahil, penguenlerin bölgedeki en büyük kolonisine ev sahipliği yapıyormuş.
Ne yalan söyleyeyim, hayatımda ilk defa canlı penguenleri burada görüyorum. Ben hep onları kutuplarda yaşayan, buzulların üstünde paytak paytak yürüyen hayvanlar olarak bildiğimden -yine yürüyüşleri değişmemişti ama- cahillik işte, ''bu güneşli sahilde bunların ne işi var?'' diyorum. Gerçi penguenler Atlas Okyanusu tarafında denize giriyorlar ve bu bölgede su oldukça soğuk, 10-12 derece civarında... Hint Okyanusu tarafında ise suyun sıcaklığı 10 derece daha fazlaymış.













Ümit Burnu'na gitmek için elektrikli bir trene biniyoruz. Ümit Burnu'na (Cape Of Good Hope ) vardığımızda rüzgar o kadar şiddetli esiyor ki, rüzgardan dolayı migrenim ha tuttu ha tutacak, o durumdayım.
Aşağıda ise, 1478 yılında bu bölgeye gelen Portekizli gemici Bartolomeu Dias'ın ''Fırtınalar Burnu'' adını taktığı kayalıklar var. Daha sonra gemicilerin morali bozulmasın diye ''Fırtınalar Burnu''nun adı, ''Ümit Burnu'' olarak değiştirilmiş.
Sayıca çok olan basamakları çıkıp deniz fenerinin olduğu yere geldiğimizde ise Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu'nun kucaklaşmasını buradan seyrediyoruz.
Yaygın inanışın aksine, Atlas Okyanusu ile Hint Okyanusu'nun birleştiği nokta Ümit Burnu değil, Afrika kıtasının en güney ucu olan Agulhas Burnu'ymuş.

Yine Cape Town da, bu sefer Müslümanların yaşadığı Bo-Kaap bölgesine, diğer adıyla ''Müslüman Mahallesi''ne geliyoruz. Dönemin ticari dilinin Malay dili olması sebebiyle ''Cape Malay'' olarak da anılan bu bölgede Malaylar sanıldığı gibi çoğunluğu oluşturmuyormuş. Söylendiğine göre; burada yaşayan Müslümanlar aslında Doğu Hint adalarından getirilen Müslüman kölelerin torunlarıymış.
Rengarenk evleriyle, görülmesi gereken bir bölge burası.

Bir sonraki gün Waterfront'dan kalkan bir feribot ile Robin Adası'na geçiyoruz. Bu ada; Nelson Mandela'nın 27 yıl boyunca tutuklu kaldığı, kireç ocaklarında çalıştırıldığı yer.









Adaya geldiğimizde Birleşmiş Milletler'den gelen kalabalık bir grupla karşılaşıyoruz.
Soldaki resim ise Nelson Mandela'nın yıllarca tutuklu kaldığı hapishane odası.
Ayrılık anlamına gelen Apartheid; Güney Afrika Cumhuriyeti'nde 1948-1994 yılları arasında beyazlarla, zenciler arasında uygulanan ırk ayırımcılığının adı. Bu yıllar arasında azınlığı oluşturan beyazlar, zencilerin bir çok vatandaşlık haklarını ellerinden almışlar, Nelson Mandela iktidarıyla, ırkçı-ayırımcı uygulamalar ortadan kalkmış, şimdilik bu ayırımcılık durmuş gibi görünüyor.









Cape Town'dan ayrılmadan önce Hollanda göçmen kasabası olan Paarl'a uğruyoruz. Burada bir şarap evinde durup enfes lezzette olan şaraplarından tadıyoruz.


ZULU KABİLESİ..
Cape Town'dan uçağa binip Johannesburg Havaalanı'na, buradan da kara yolu ile Johannesburg'u pas geçerek Zuluların yaşadığı Lesedi'ye geliyoruz.
Zulular modern bir kabile:) Bizi, köyün girişinde karşılıyorlar. Avlu gibi bir yere giriyoruz. Avluda; bir grup Zulu tam tam müziği yapıyor, diğer tarafta hediyelik eşya reyonu açılmış, satış için bizim gibi turistleri bekliyorlar.
Arkamı dönüyorum gitar çalan bir Zulu bana doğru geliyor. Derken, Zuluların şefi görünüyor. O da diğerleri gibi iri kıyım hatta biraz kilolu. Gözünde; oldukça kaliteli, dereceli bir gözlük var. Gerçi ben görmedim ama kabile şefinin arka taraflarda park eden BMW'den indiğini söylüyorlar.
Buradaki tüm zulular yerli kıyafetleri içinde, ancak bazılarının ayaklarında marka spor ayakkabılar var. Dediğim gibi modern bir kabile burası.

Köyü gezerken bu iki şirine peşimi hiç bırakmıyor. Ben de fırsat buldukça onları sıkıştırıp mıncıklıyorum. Çocuklar her yerde olduğu gibi yine çok doğallar.









Bizi, camı penceresi olmayan, ilk başta büyükçe bir ahırı andıran, loş bir salona alıyorlar. Salonunun içi, Afrika objeleriyle; ahşap masklar, heykeller, renk renk boncuklarla süslenmiş. Biz turistler için de gösterileri rahatça seyredelim diye ahşap oturma bankları yapmışlar.
Şef, kısa bir ''hoş geldiniz'' konuşmasından sonra büyükçe bir harita üzerinde nerede olduğumuzu gösteriyor. Daha sonra Zuluların gelenek ve göreneklerinden, kılık kıyafetlerinden bahsediyor.
En son, şiddeti gittikçe artan bir müzik eşliğinde dans gösterileri başlıyor.
Sonuçta, orijinal yaşamlarına sadık kalmaya özen göstererek bizleri ağırlamaya çalışıyorlar.

Günün çoğunu köyü gezerek, tamtamları dinleyerek ve onların dans gösterilerini izleyerek -Zuluların mızraklarının ucu ha battı ha batacak derken, çünkü sürekli hoplayıp zıplıyorlar- akşamı ediyoruz. Bizi oldukça şık bir restorana alıyorlar. Bu şık restoran köyün içinde, hatırlatayım.
Restorana girer girmez duvarda asılı duran kocaman yemek menüsü dikkatimi çekiyor. Menünün yazıldığı pano deriden, çerçevesi ise fil dişlerinden yapılmış.
''Bu akşam ne yesem?'' diye bakınırken dikkatimi timsah eti çekiyor. ''Ya şu timsah eti de nasılmış?'' deyip merakımı yenemiyor ve tercihimi timsahtan yana kullanıyorum.
Ha bu ara, timsah eti nasıl mıydı? Sert tavuk eti gibiydi ve ette çamurumsu bir tat algıladım. Bir daha timsah eti yer miyim? Hiç sanmıyorum.









SUN CİTY
Sanal şehir Sun City'deyiz. Otele gece yarısı, uzun bir kara yolculuğundan sonra geldiğimizden, Zuluların yorgunluğunu da üstüne eklersem yarı kapalı gözlerimle kendimi sadece odaya attığımı hatırlıyorum.
Sabah uyandığımda ''The Palace Hotel.''in ihtişamı gözlerimi alıyor. Daha ilk girişte fildişi kuleler ve bronz ceylan heykelleri insanı büyülüyor. Loş ışıklı otel lobisini döşeyen halılar, Afrika motifleriyle bezenmiş.









Lobi; zebra derili koltuklar, fildişi aynalar, duvardaki muhteşem tablolarla ''burası bir otel değil olsa olsa saray olur'' dedirtecek kadar ince bir zevkle döşenmiş.
Restoranın ortasında hortumlarından havuza sular akıtan filler de ayrı bir zevki yansıtıyor. Burada bulunan her obje Afrika'da olduğumuzu gösterir tarzda dizayn edilmiş.









Otelden havuza gitmek istediğimizde sanal bir mağaradan geçiyoruz. Mağaranın içi meşalelerle aydınlatılmış ve mağaranın duvarlarına İlk Çağ'ı çağrıştıran resimler çizilmiş. Aynı zamanda mağaranın içine yabani hayvanların ses efektleri verilmiş, böylece vahşi doğada olduğunuz hissi verilmeye çalışılmış. Neyse, tüm bu ilkelliği çağrıştıran dekorlardan sonra ışıklandırılmış merdivenlerden inerek modern bir havuzda kendimizi buluyoruz.
Palace Hotel'in havuzundan mı sıkıldınız? Az ötede, denize benzetmeye çalıştıkları dalga havuzuna girebilirsiniz. Bu havuza, kendinizi sahilde hissetmeniz için yapay bir kumsal yapılmış ve sahiline de palmiyeler dikilmiş.

Sağlı sollu fil heykellerinin olduğu bu yürüyüş yolu da apayrı bir güzellikteydi. Bu fil heykeller, her saat başı hareket edip 5 dk boyunca ortalığı epey bir sallıyorlar.
Güney Afrika'lı elmas kralı Sol Kerzner'in yaptırdığı Sun City'de neredeyse adım başı kumarhane ve kol çekme makinaları var. Aslında bu sanal şehre büyük bir kumarhane de diyebiliriz.









Kruger National Park'a kara yolundan giderken yol üstündeki kasabalara uğradık. 'Neler satılıyor' diye marketlere girdik çıktık, merak değil mi?
Geçtiğimiz yol üstündeki kasaba ve köylerin bakımlı oluşu ise beni oldukça şaşırttı.









Yine yol üstünde bana göre oldukça orijinal olan bir bara girdik. Duvarda; bir beysbol takımının siyah beyaz, boy boy resimleri asılıydı. Barın hiç müşterisi yoktu. Barın arka tarafında ise bize müşteri gözüyle bile bakmayan bıkkın bir bayan duruyordu.

KRUGER NATİONAL PARK..
Safari yapmak üzere Kruger National Park'a geliyoruz. İki gün bu doğal ortamda olacağımız için mutluluğuma diyecek yok. Sabah, otelde hafif bir şeyler atıştırıp güneş doğmadan yola koyuluyoruz, doğa bizden önce uyanmış bile...
Sabah, orman keşfini bitirdikten sonra kumanyalarımızı elimize alıp ormanda kahvaltımızı ediyoruz. Bu benim gerçek anlamda ilk safarim. Akşam, gün batana kadar zaman nasıl geçiyor anlamıyorum.

Ertesi gün yine güneş doğmadan yollara düşüyoruz.
Kruger'de safarinin büyük bir bölümü asfalt yolda geçtiğinden, sağımızdan solumuzdan sürekli özel taşıtlar geçiyor. Eminim doğal yaşamın içindeki hayvanlar bu durumdan hiç hoşlanmıyor. Keşke, ormanın içinden geçen bu yollar toprak olsaydı, ne iyi olurdu.









Yüksekçe bir yerde durup aşağıda uzanan ormanı seyrediyoruz.
Kruger National Park her ne kadar doğal bir park olmasına karşın, burada yaşayan hayvanlara arada bir müdahale ediliyor. Suları ve yiyecekleri gözetiliyor. Fil nüfusu biraz artsa çok fazla ağaç devirdikleri için fillerin sayısı ayarlanıyor.
Yani Kruger National Park; hayvanların vahşi ortamında yaşatılması amacıyla, devlet ve vakıflar tarafından korunan bir alan aslında.

PRETORİA
İki günlük bir safarinin ardından, büyük park ve bahçelerin, şık evlerin, merkezinde tarihi yapıların olduğu Pretoria'ya geliyoruz.
Bana göre bu şehrin en önemli özelliği; en azından cadde ve sokaklarında, zenci ve beyazlar yan yana yürüyebiliyor. Öyle Güney Afrika'ya has, göze çarpan bir ayırımcılık bu şehirde yok!









Jacranda ağaçları bu şehrin simgesi olmuş. Ayrıca şehirde ilginç sergi ve müzeler bulunmakta. Bunların arasında ''Transvaal Museum of Natural History'' ve ''Açık Hava Müzesi'' görülecek yerler arasında.
Şehrin merkezinde eski başkan Paul Kruger'in bir anıtı bulunmakta. Bu anıtın etrafında eski meclis binası ve Oude Raadsaal Mahkemesi ''Palace of Justice'' gibi Nelson Mandela'nın ilk hapse mahkum olduğu bina bulunmakta. Daha sonra Mandela başkanlık için ilk yeminini de bu şehirde etmiş.
Vesselam, hoş bir şehir.

JOHANNESBURG
Altın ve elmas madenleri üzerine kurulan Johannesburg, ırk ayırım politikası apartheid'ın çöküşünden sonra bile hala şiddet dolu, hala bölünmüş...
Kentin merkezine geldiğimizde, -bir dönem beyazlara ait iş yerleriyle dolu- kent merkezindeki gökdelenlerin çoğunun boş olduğunu görüyoruz. 1970'li yıllarda beyazlar, kent merkezinde bulunan kendilerine ait iş yerlerini terk ederek banliyölere taşınmaya başlamışlar. Daha sonra beyazlardan boşalan kent merkezine siyahlar gelip yerleşmiş. Irk rejiminin sona ermesiyle de Johannesburg'da yaşayan beyazların çoğu bu şehri terk etmişler.

Hali vakti yerinde olupta şehri terk etmeyen beyazlar, Johannesburg'un tertemiz yüzme havuzlu ve bakımlı bahçelerine sahip villalarında yaşıyorlar. Yaşıyorlar ama nasıl? Bu kentte güvenlik sorunu inanılmaz derecede büyük. Sonuç olarak; sadece kendilerine ait bölgelerde ve mutlaka elektrikli tellerle çevrilmiş evlerde geçen, korkunun hakim olduğu bir hayat var burada.



Gökdelenlerin ve büyük iş merkezlerinin olduğu şehir merkezinde, sokaklarda bir başına yürüyen beyaz adamı neredeyse hiç görmedim.
Eğer beyazsanız ve arabanız da yoksa Johannesburg'da dolaşabilmek, -denemedim ama- galiba mümkün değil gibi geldi bana;)

Johannesburg'un dış mahalleleri ise işsizliğin ölçütü olan, seyyar satıcılarla doluydu.

Otobüsle yapabildiğimiz şehir turundan sonra Johannesburg'da bulunan, dünyanın sayılı kumarhanelerinden biri olan Caesars'a uğruyoruz. Kumarhanenin yanı sıra oyun parkı, alışveriş dükkanları ve mücevher mağazalarının da olduğu bir mekan burası.
Caesars açıldığının üçüncü günü silahlı zenciler tarafından saldırıya uğramış, yağmalanmış. Şimdi oldukça iyi korunduğu söyleniyor ama ... yine de aması var.
Güney Afrika'daki son saatlerimizi de bu kumarhanede geçirdikten sonra (bu kıyafetlerle canlı kumar salonuna giremedik) bu güzel ülkeye artık veda etme zamanı geliyor.
Johannesburg'dan Amsterdam'a uçuyoruz. Bu şehri gezmek için de önümüzde tam bir günümüz var.
Ancak Amsterdam'a indiğimiz de havanın soğukluğu, geride bıraktığımız Güney Afrika'yı çok çabuk özlememe sebep oluyor. Şimdi düşünüyorum da ''bu ülkeye tekrar gitmek ister miyim?'' diye...
Kesinlikle EVET!