ZANZİBAR (Kasım-2010)



Tanzanya'nın Arusha kentinden Zanzibar'a gelmek üzere havalanıyoruz.
Uçak on dört kişilik, küçücük bir şey.
1,5 saate yakın süren yolculuğun sonunda Zanzibar kıyıları görünüyor.
Zanzibar Adası'nı ilk olarak televizyonda bir belgeselde seyretmiştim (bloga yazdıkça anlıyorum ki, gezip görmek istediğim yerlerin seyrettiğim belgesellerle ne çok ilgisi olmuş.)
Daha sonra Zanzibar'la kesişmemiz, hayranı olduğum Queen grubunun ünlü solisti Freddie Mercury'nin Zanzibarlı olduğunu öğrendiğimde oldu, oldukça şaşırmıştım. Şaşırmamın sebebi ise Freddie'yi  Zanzibarla yan yana düşünemeyişimden kaynaklanıyordu.

Zanzibar; iç işlerinde bağımsız, dış işlerinde Tanzanya'ya bağlı bir ada ülkesi. 1964 yılında Zanzibar, ''Tanzanya'' olarak yeniden adlandırılan tek ülke çatısı altında Tanzanika ile bir araya gelmiş.
Zanzibar iki ayrı adadan oluşmuş. Ana ada ''Zangibar'' ve ondan daha küçük olan ''Penpa'' adası... Başkent ise Stone Town.

Zanzibar Havaalanı'na öğleden sonra  iniyoruz. Öyle böyle değil, harbi nemli ve bir o kadar da sıcak bir havayla karşılaşıyoruz.
Adaya indiğimiz gün Kurban Bayramı'nın da ilk günüydü. Havaalanı çıkışında bizi, -fosforlu turuncu renkteki bayramlık gömleği ile- yerel rehber İbrahim karşılıyor. Oldukça sıcakkanlı biri.

Konaklayacağımız tatil köyü adanın kuzeyinde. Havaalanı- tatil köyünün arası ise otobüsle yaklaşık olarak bir saat tutuyormuş. Yol boyunca sıralanmış yerleşim bölgelerinden geçerken yerel halkı fotoğraflamaya çalışıyorum.

Fazlasıyla Arapların etkisinde kalmış olan ülkenin %97'si Müslüman.
Tarihte, adaya değişik uygarlıklardan gelen denizciler uğrasa da, adada gerçek ticareti başlatanlar Araplar ve İranlılar olmuş, bu tarihte yaklaşık olarak 10. yüzyıla denk geliyor. Adanın ismi de taa o yıllarda konmuş. İsim; Farsçada ''Zencilerin sahili'' anlamına gelen ''zengi bar''dan gelmiş.
Yukarıda da dediğim gibi adadan kimler gelmiş kimler geçmiş. Çinliler, Hintliler, Yunanlılar, Fenikeliler, Portekizliler, İngilizler vs...
Ancak Umman Sultanlığı bu adaya öyle bir gelmiş ki, Sultanlığın Muscat'taki merkezini bile -şimdiki başkent- Stone Town'a taşımış.

Ada halkı oldukça fakir. Geçimlerini baharat, balıkçılık ve turizmden çıkarmaya çalışıyorlar.
1964 yılında güvenlik problemlerinden dolayı Tanzanya'ya bağlanmak zorunda kalan Zanzibar, şimdilerde ise Tanzanya'nın kendilerine sadece yük olduğunu düşünüyor. Yani Tanzanika ile birleştiklerine pişmanlar.

İbrahim yol boyu bize bu bilgileri verirken bir köyden diğerine yürüyerek bayram ziyaretine giden rengarenk bayramlıklarını giymiş Zanzibarlıları, köy meydanlarına kurulmuş olan panayırları izliyorum.
Bu adada bayram ziyaretleri bile haremlik selamlık yapılıyor. Bu durum, yukarıdaki iki fotoğrafta net olarak görülüyor.

Yaklaşık bir saat sonra Zanzibar'da konaklayacağımız yer olan, yüksek duvarlarla çevrili tatil köyü ''La Gemma dell' Est''e geliyor ve bir anda bambaşka bir dünyaya giriyoruz.
Biraz önce geçtiğimiz yerlerle burası çok farklı.

Resepsiyonda tatil köyünün tanıtımı yapılıyor. Hangi etkinliklerden faydalanılacağı gibi bir sürü açıklama yapılırken ikram edilen kokteylimi alıp bu güzel doğayı seyre dalıyorum.

Güzel bir odaya yerleşiyoruz. Her odanın önünde geniş bir bahçe bulunuyor. Bahçeyi; tropik ağaçlar ve rengarenk çiçekler süslüyor.
Her şey iyi hoş da, tek sorun hava... Nefes almayı zorlaştıracak kadar nemli ve sıcak bir hava var burada.

Güneş batmak üzere olduğundan odada daha fazla oyalanmadan kendimizi dışarı atıyoruz.

Ayaklara yapışmayan bembeyaz bir kum, durgun bir deniz... Denize doğru uzanan bungolowlarda eğlence var. Sahili, müzik ve kahkaha sesleri doldurmuş.
Yine dünyanın cennet köşelerinden birindeyim.

Zengin bir menüye sahip olan La Gemma dell' Est'de, özellikle deniz ürünleri ve tropikal meyveler özel dizaynlar yapılarak en iştah açıcı bir şekilde hazırlanmış.

Ertesi gün, Zanzbar'ın olmazsa olmazı olan baharat bahçelerini görmeye gidiyoruz. Zaten Zanzibar'ın diğer bir adı da ''Baharat Adası''
Adada Zanzibar yönetimine ait baharat bahçelerinin yanı sıra özel girişimcilerin de kendilerine ait bahçeleri var.
İbrahim bizi özel mülk olan bir bahçeye götürüyor. Bahçe sahipleriyle biraz oturup sohbetten sonra orman görünümlü baharat bahçesine giriyoruz.

Bahçe sahiplerinden iki sempatik genç, bize eşlik edip baharatları tek tek tanıttılar.
Keşke sırasıyla her gördüğümü bitkiyi not etseydim. Bazılarının ismini daha oradayken unuttum bile. Ama yukarıdaki baharat unutulacak gibi değil. Karabiberin ağaçtaki yeşil hali.













Gıda boyasında kullanılan bir bitki. Zanzibarlı bayanlar bu bitkiyi ruj olarak da kullanıyormuş.

Bu meyvenin adını unutmam. ''Bananas'' Tadı muz ile ananas karışımı oldukça lezzetli bir meyve. Hayatımda ilk kez burada tattım.

Ekmek ağacı... Meyvesinin nişasta içeriği zengin olduğundan, haşlanarak yenilebildiği gibi ekmek yapımında da kullanılıyormuş. Yani Zanzibarlılar ekmeklerini ağaçtan topluyorlar:)

Kırmızı muz... Kabukları gibi içi de kırmızı. Çok nadir bulunan bir cins olduğundan, sadece bu bahçede gördüm.

Muskat... Bu baharatı tanıyoruz ama hiç bir zaman onu bu renklerde görmemiştik.

Fasulyeye benzeyen bu bitki, vanilya. İlk gördüğümde çok şaşırdım. Bizim kullandığımız beyaz toz halindeki vanilya ile hiçbir benzerliği olmayan bu bitkinin nasıl kullanıldığı hakkında bilgi almaya çalıştım. ''Önce kurutacaksınız sonra da kullanacağınız miktarda rendeleyeceksiniz, sakın fazla rendelemeyin sonra tatlınız acı olur'' dediler. Biraz kafam karıştı. Bu bitkiyi kurutsam yeşilden kahverengine döner. Bizim kullandığımız vanilya beyaz ve tatlı. Bu ise fazla kullanıldığında acı bile olabiliyor. Biz vanilya diye şimdiye kadar ne kullandık acaba?:)

Ananasın hep tropik ağaçlarda yetiştiğini düşünürdüm. İlk tepkim... ''Aaa bu enginar gibi yetişiyor!'' oldu.
















Tanrı bu adaya cömert davranmış. Meyve ağaçlarının topraktan fışkırması için hiçbir çabaya gerek yok gibi, toprak çok bereketli.
Bahçenin daha derinliklerine giriyoruz. Bir tarafta sıtmaya karşı kullanılan ''kinin''in elde edildiği ağaç, diğer tarafta bir ağacın gövdesindeki tarçın, ''old spice'' adı verilen ağaçların yapraklarında o bildiğimiz losyon kokusu... Hepsi tanıdık hepsi bildik isimler ama nasıl yetiştiklerini ilk defa bu bahçede gördük.
Bahçenin derinliklerine girdikçe bitkilerin sıklığı daha da artıyor, baharat kokuları ve havanın nemini de üstüne eklediğimizde nefes almakta gittikçe zorlanmaya başladık.







İmdadımıza,
''Jambo... Hakuna Matata''
''Önemli değil, hiçbir şeyi kafana takma'' anlamına gelen, buranın popüler parçasını söyleyerek hindistancevizi ağacına tırmanan gençlerin, ağaçtan aşağı attığı taze meyvelerin suyu yetişti.

Bahçe gezisi bitiminde, çıkışa doğru yol alırken bir bakıyoruz ki, üstü envai çeşit meyvelerle donatılmış bir sofra bizi bekliyor. ''Cennet ada, dedikleri yer burası mı?'' demekten kendimi alıkoyamıyorum. Daha sonra baharatlardan oluşan satış standından alışveriş yapıp bu güler yüzlü insanlara veda ediyoruz.







Ston Town yakınlarında, sahilde bulunan bir restoranta geliyoruz. Hava nemini daha fazla tutamayıp, şiddetli bir yağmur başlatıyor. Koşarak, kendimizi restorana zor atıyoruz.

Restoran, Güney Afrikalı biri tarafından işletiliyormuş. Ancak  restoranın havası yine arabik tarzda.... Galiba bu adada beni en fazla cezbeden şey de bu arabesk görünüm. İlginç yer şu Zanzibar.








Tropik ağaçlar arasında, bir tarafta deniz, diğer taraftan yağan yağmurun sesi eşliğinde tamamen deniz mahsullerinden oluşan bir menü masamızı süslüyor.
Her şey iyi hoş da, yağmurdan kaçan karasineklerin istilası da olmasaydı daha iyi olacaktı. Baktılar ki çok rahatsız olduk; sinekleri kovan kokulu tütsüler getirdiler masaya... Tütsüler eşliğinde yemeğimizi zar zor tamamlayabildik.
Yani anlayacağınız, yukarıda anlattığım gibi; yağmurun sesi, tropik ağaç modunda değildi bu yemek.

Stone Town'u gezmeden önce başkente yaklaşık 5km uzaklıkta bulunan Prison Adası'na gidelim, dedik. Prison Adası'na gitmek isteyişimizin sebebi ise 1900'lü yılların başında Seyşel Adaları'ndan getirilmiş olan dev kaplumbağaları görmek.
Adaya geçebilmek için yukarıda fotoğrafı görülen derme çatma tekne ya da kayık, ismi her neyse ona binmekten başka seçeneğimiz yokmuş.

Biz de tek seçenekli bu tercihi kullanıyoruz. Paçalarımızı sıyırıp, ayakkabılarımızı da elimize alarak kıyının biraz açığında duran bu teknelerden birine biniyoruz. Adaya ulaşım yaklaşık 20 dakika sürüyor.
Prison Adası'nın bir diğer ismi ''Hapishane Adası'' olarak geçiyor. Zamanında İngilizler bu adada büyük bir hapishane binası inşa etmişler. Ancak bina amacına uygun olarak hiçbir zaman kullanılmamış. Hapishane binası bir ara sarı hummalı hastalar için karantina yeri olarak kullanılsa da, çoğunlukla Arap işgali sırasında isyankar kölelerin kapatıldığı bir yer olarak kullanılmış.








Adada altmışa yakın dev kaplumbağa var. Kaplumbağaların kabukları üzerine yaşları yazılmış. Aralarında 180 yaşında olan  bir kaplumbağa bile vardı.
Dikkatli olmak koşuluyla kaplumbağaların yanına gitmek ve onları beslemek serbest. Dikkatli olmak koşuluyla derken, bu hayvanların fena ısırdıklarını eklemeliyim.

Ada da aynı zamanda denize girilebiliyor. Dalış için de uygun olduğu söylendi. Ancak bizim zamanımız kısıtlıydı.

Prison Adası'na yolculuğun en güzel taraflarından biri de Stone Town'u karşıdan görme imkanı ve tabii ki denizde her an karşınıza çıkan, Zanzibar'a özgü ''dhow'' dedikleri yelkenlilerdi.
Dhow yapımında; ilginçtir ki, çivi kullanılmıyor. Tamamen elde şekillendirilen ağaç dalları, hindistancevizi ağacının lifleri kullanarak birbirine bağlanıyor.

Ada dönüşü, Stone Town'a geldiğimizde yağmur yine bastıracak gibi duruyordu. Amacımız, eğer hava izin verirse otele dönüp denize girebilmekti.
Aslında Zanzibar'da bütün yıl yaz. Yaz mevsimi ikiye ayrılıyor; yağışlı yaz dönemi ve kurak yaz dönemi. Bizim gittiğimiz Kasım ayı yağışların olduğu bir zamana denk düşütüğünden sürekli havayı kolluyoruz.

YENİ                                                                                                        ESKİ







Ertesi günü, Stone Town'u, diğer bir ismiyle ''Taş Şehri'' gezmeye ayırıyoruz.
Zengin tarih izlerini barındıran bu kent özellikle ahşap oyma kapılarıyla ünlü. UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne alınan kent, günümüze kadar neredeyse hiç değişmeden gelmiş.







Şimdi hal olarak kullanılan, yukarıda YENİ ve ESKİ fotoğrafı olan binaya giriyoruz.
Binanın içi, günlük alışverişlerini yapan Zanzibarlılarla doluydu.
Binanın bir bölümünde, Hint Okyanusu'nun değişik deniz ürünleri balık tezgahlarında yerini almış, bir diğer tarafta ise kangallara asılmış olan etlerin, karasineklerle birlikte bağrış çağırışlar arasında satışı yapılıyordu.
Hal binasının ön kapısından girip arka kapısından çıktığımızda ise Stone Town'un o kendine özgü dar sokaklarında kendimizi buluyoruz.

Daracık sokaklar, arnavut taşlarıyla döşenmiş. Labirent şeklinde birbirine açılan bu sokaklarda yaşayanlar, büyük bir ailenin fertleri gibi öylesine tanıdık ve birbirleriyle kaynaşmışlar ki, sokaklar evlerinin bir parçası olmuş.

Boyaları dökülmüş birbirine yaslanmış taş evler, evlerin altında dükkanlar, dükkanlar küçük olduğundan sokaklara kadar taşan ürünler, kapıların önlerine atılmış tahta tabureler, taburelere oturup koyu bir sohbete dalan esnaf, bu sokakların olmazsa olmazı olmuşlar.
Yine bu sokaklarda, kimi dükkanların önünden geçerken Kur'an okuyan içli bir ses duyarken diğer bir tarafta başörtüleriyle ip atlayan kız çocuklarını da görmek olası...















Kentin simgesi olan, yaşanılan evlerden daha güzel duran dev ahşap kapılar, dolaştığımız bu sokaklarda sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Kimi kapıların üzerinde kocaman, sivri metal mahmuzlar var. Bunun sebebine gelince; çok ilginç, eskiden bu sokaklarda filler dolaşırmış, filler geçerken bazı evlerin kapılarına tosladıklarından, bu tip kapılar fillere karşı alınmış bir tür önlem olarak ortaya çıkmış.












Yerli halk; turistlerin, kendi fotoğraflarını çekmesinden hoşlanmıyor. Hele bayanlar, elinizdeki makineyi görür görmez fotoğraf karesinde yer almamak için ya yüzlerini saklıyorlar ya da sırtlarını dönüyorlar.Hatta fotoğraf çekme işini abartırsanız; sözlü ve içinde el kol hareketlerini de içeren uyarılardan almamanız mümkün değil. İşte bu sebeplerden dolayı fotoğraf çekmeden önce bu adada yaşayan insanlardan izin almakta fayda var.
Ben de bu fotoğraf işini izin alarak yapmalıyım dediğim bir sırada karşıma sadece gözleri görünen peçeli bir bayan çıktı. Yanına gidip görüntü almak için izin istediğimde; bir anda peçesini kaldırıp peçenin altındaki makyajlı yüzüyle bana gülerek poz vermesine çok şaşırdım. Halbuki ben onun peçeli pozunun peşindeydim ya neyse:)


Eskiden bu kilisenin olduğu yerde köle pazarı varmış. Köleliğe savaş açan, İngiliz bir misyoner olan Dr.Livingstone'un çabalarıyla Zanzibar'da kölelik yasaklanmış ve bu köle pazarının yerine İngiliz Anglikan Klisesi yapılmış.

Klisenin hemen önünde ise, köle ticaretini protesto etmek üzere İsveçli bayan bir heykeltraşın yaptığı heykeller bulunuyor. Kompozisyonda; boyunlarından birbirlerine zincirlenmiş beş köle acı bakışlarla değişik yönlere bakıyor.
Köle heykellerini, boyunlarından birbirine bağlayan zincir ise vaktiyle köleleri birbirine bağlayan gerçek zincirlerden biriymiş.

Bu sefer Anglikan Kilisesinin yan tarafında bulunan St. Monica yurt binasının en alt katına, köle ticaretinin yapıldığı zamanlarda kölelerin biriktirildiği odalara iniyoruz. O zamanlar, ancak 20 metrekare olan bu odalara en az 100 köle sığdırılırmış. Böylece; hasta ve güçsüz olanlar ölür, geriye kalan sağlam köleler gemilere bindirilip Arap ülkelerine gönderilirmiş.
Umman Sultanlığı, başkenti Muscat'tan Stone Town'a taşındıktan sonra Zanzibar, Doğu Afrika köle ticaretinin merkezi durumuna gelmiş. Ancak 1873 tarihinde İngilizler, Umman Sultanı, Sultan Barghash'e köle ticaretini bitiren antlaşmayı zorla imzalatmışlar ve o tarihten sonra köle ticareti bu adada sona ermiş.

Stone Town'da sahile doğru inildiğinde her tarafı balkonla çevrili dört katlı bir bina dikkat çekiyor. Zamanında Umman Sultanlığı'nın resmi ikametgahı olan bu binanın o zamanlar halk arasındaki ismi ''Beit el Ajaib'' mış. Yani  (acayip ev). Bu saraya acayip ev denmesinin sebebi ise Zanzibar'ın elektrik lambaları ve asansörü olan tek ve ilk binası olmasından ileri geliyormuş.
Bugün müze olarak kullanılan binanın en üst katından şehir manzarasını seyretmek oldukça keyifli ve hoş.

Binanın içinde Umman sultanlarının kullandığı çeşitli eşyalar ve mobilyalar sergileniyor.
Duvarda asılı bir fotoğraf ilgimi çekiyor. Londra hangarında çekilmiş olan bu resim, Zanzibar'dan getirilen fil dişlerini gösteriyor. Bu resmi görünce ''Afrika mı aç, yoksa batılılar mı'' demekten kendimi alamıyorum.

Stone Town, yürüyerek gezilecek bir kent. Taş binaların ve dar sokakların arasında ilerlerken zaman nasıl geçiyor anlamıyorsunuz bile. Eğer acıkırsanız özellikle sahilde deniz ürünü ağırlıklı restoranlar var. Fiyatlar çok uygun. Restoranlarda içki yasağı yok.







Biz yemek için şehrin tam merkezinde bulunan Serena in Hotel'i tercih ediyoruz. Yemekleri, servisi ve manzarasıyla muhteşem bir otel.

Hint Okyanusu'nun Afrika ile buluştuğu baharat kokulu, tarihi dokusu bozulmamış bu adadan ayrılma zamanımız geliyor. Buradan ayrılırken ''Ben bu adayı gezmeye doyamadım'' diyorum.
Bu adaya doyamayanlar için hatırlatma, görmek isteyenler için bilgi, kendim için de avuntu olsun diye -belki bir gün tekrar giderim diye- aşağıdaki bilgiyi ekliyorum.
THY'larının Tnzanya'nın başkenti Dar es Salaam'a direkt uçuşu var. Dar es Selam-Zanzibar arası da feribot çalışıyor. Feribot yerine uçağı tercih ederseniz Zanzibar'a sadece 15 dakikalık bir yol var.