KENYA (Kasım-2010)

Afrika... Bana yüklediği anlamından dolayı ruhumdaki birinciliğini asla diğer diğer kıtalara kaptırmayacak olan bu yaşlı ana kıta, uzun zamandan beri nasıl da burnumda tütüyordu.
Afrika gezisine çıkmaya karar verdiğimiz günden bu yana benden mutlusu yok.
Nihayet, beklenen gün geliyor, uçuş THY ile direkt Nairobi'ye olacak.
İstanbul-Nairobi arası uçuş mesafesi ise 6,5 saat kadar sürüyor. Fazla yorucu olmayan bu uçuşla gece yarısı Nairobi'ye iniyoruz. Bizi havaalanında yerel safari şirketi ''real africa'' karşılıyor.

Sabah gözümüzü yeşillikler içinde bulunan Southern Sun Hotel'de açıyoruz.
Nairobi; deniz mesafesinden yaklaşık 1650 mt yükseklikte bulunduğundan, Afrika'nın o bilinen kavurucu sıcağı bu kentte yok. Bizi karşılayan ise güzel mi güzel bir ilkbahar havası...

Sabah kahvaltıdan sonra Karen Blixen'in şimdi müze olan evini geziyoruz. Eğer Out of Africa filmini izlediyseniz bu evi hatırlayacaksınız.
''Isak Dinesen'' takma adıyla ya da asıl adı ile Karen Blixen, Danimarkalı bir kadın yazar. Bazı romanları sinemaya uyarlanmış. En iyi bilinen filmlerinden biri; Meryl Streep ve Robert Redford'un birlikte oynadıkları ''Out of Africa.'' Filmin konusu ise Karen Blixen'in Afrika'da geçen gerçek yaşam hikayesi...

Evin içinde fotoğraf çekmek yasak. Görüntü olarak bahçe ve veranda ile yetiniyoruz.
Evin içinde en çok dikkatimi çeken eşyalar ise yerdeki hayvan postları, büyük bir kütüphane ve mücevher dolabı oluyor.
Evin içi bana, gerçek anlamda soğuk ve biraz karanlık geliyor. Zaten Out of Africa filminin ev içi çekimleri de bu evde yapılmamış, evin orijinalliğine sadık kalınarak Amerika'da çekilmiş.

Karen Blixen'in, hayal dünyasında yaşayan bir kadın olduğu söyleniyor. Gerçi böyle bir bahçede de hayal kurmamak imkansız gibi bir şey.
Blixen'in yaşamının son günlerinde söylemiş olduğu bir söz var. ''Akıllı, uslu insanların intihar şekli hayal kurmaktır'' diye... Bence gerçeklik payı oldukça yüksek.

Nairobi çıkışı bu manzara ile karşılaşıyoruz. Öğrendiğime göre Nairobi nüfusunun üçte biri bu yerleşim bölgelerinde yaşıyormuş. Bizim gecekondular bunların yanında köşk kalır. Altyapıları olmayan, teneke evler bunlar...

Nairobi'den safari bölgesi Masai Mara'ya kadar epey bir yolumuz var. Yolda alabildiğim kadar fotoğraf alıyorum.
Safari aracımızı kullanan aynı zamanda da rehberimiz olan Robert, bize Kenya ile ilgili bilgiler veriyor. Onun anlattıklarından; Kenya'da kırka yakın kabilenin olduğunu ve her kabilenin ayrı bir dili konuştuğunu, kabileler arasında ise ortak bir dil olan ''Swahilice''nin kullanıldığını öğreniyoruz. Okullarda ise temel eğitim İngilizce olarak veriliyormuş.

Akşama doğru Nakuru Gölü'nün yakınlarında bulunan Flamingo Hill'e geliyoruz. Lodge, tamamen doğal bir ortam içine kurulmuş çadırlardan oluşuyor.
Afrika'ya gelmeden önce anofeller konusunda çok uyarı almıştık. Neredeyse küçük bir çanta dolusu sinek kovucular, spreyler ve losyonlarla buraya geldik. Ancak safari yapılan bölge, deniz seviyesinden oldukça yüksekte olduğundan sivrisineklerle pek teşrik-i mesaimiz olmadı. Ancak her şeye rağmen çadırların içi sinek kovucular yönünden donanımlıydı.
Sonuç olarak; bizim insektisitlerle dolu olan çantamızı açmamıza pek gerek kalmadı.

Kaldığımız çadır, orta halli bir otel odası kadar konforluydu. Çadırda; televizyon, saç kurutma makinası gibi elektrikli cihazlar yok. Zaten amacımız doğal ortamla bütünleşmek olduğundan, bizim de böyle bir talebimiz yok.
Kamp bölgesi elektriğini jeneratörlerden sağladığından gece 12'den sonra çadırda tüm ışıklar sönüyordu. İyi ki sönüyordu böylece ormanın sesini dinleyerek uykuya dalmanın ne muhteşem bir şey olduğunu yaşadık. Sabah kahvaltısında ise grubun tek sohbet konusu ''gece hangi hayvanın sesini duyduğumuz,'' oldu.

Sakın! Afrika'ya gidiyorum çok sıcaktır demeyin. Özellikle geceler çok soğuk geçiyor. Bu bölge ekvator kuşağında olmasına rağmen deniz seviyesinden epey bir yüksekte bulunmasından dolayı hava, gün ortası daha sıcak ancak geceleri soğuk olan bahar mevsimini yaşıyor, o yüzden valizde birkaç kazak bulundurmakta fayda var.

Beklenen gün geldi. Yola çıkmaya hazırız. İlk olarak Nakuru Gölü ve çevre safari gezisi var.

Safariye, sabah güneş doğarken çıkılıyor. Böylece çok daha fazla sayıda hayvanı görme olsılığı var.
Sabah, ilk tur bittikten sonra tekrar çadır otelimize dönüp kahvaltımızı yapıyor, sonra tekrar safariye çıkıyorduk.
Birçok grup bu tip gezilerde tek bir bölgede kalıp çevre gezilerini merkez bağımlı yapıyor. Eğer safariyi geniş bir alana yayacağım derseniz, valizler de sizi terk etmiyor. Bu yüzden yanınıza alacağınız valizler mutlaka yumuşak yüzeyli olmalı, sert valizler bu yolculuk için uygun değil. Çünkü; arazi engebeli ve yolculuğun çoğu toprak yolda geçiyor. Bu durumda; sert valizler, her engebede birbirine vurup ses çıkarttığı gibi bir de bu valizleri, zaten ufak olan arazi araçlarının bagajına sığdırmak zor oluyor.













Sabah çok erken bir saatte Nakuru Gölü'ne gidiyoruz. Güneş henüz yüzünü göstermemiş, hava sisli. Gölün çevresinde yüzlerce hayvan var. Sayıca en çok gördüklerimiz ise; zebralar, geyikler ve impalalar...
Hayvanların sisi yararak arada bir görünüp kaybolmaları ise rüya gibi.
Soyu tükenmekte olan ve sadece bu bölgede olan beyaz gergedanlar ise görülmeye değer.

Göl, flamingolarla pembeye boyanmış. O zarif hareketleriyle, sudan havalanışları ile binlerce flamingo Nakuru Gölü'nü nasıl da süslemiş.
Gözümün gördüklerini fotoğraflarıma yansıtamadım. Hava bulutluydu, pusluydu, ışık yetersizdi vs... Ama ben o gün, orada, ne gördüğüm manzarayı, ne de hissettiğim duyguları unutabilirim.

Gün boyunca Masai Mara düzlüklerinde ilerledik. Yolculuk dönüşünde bir arkadaşım bana sormuştu. ''Tüm gün arazi araçlarının tepesinde, hiç canınınız sıkılmadı mı?'' diye...
Sıkılmak ne kelime! Gün nasıl geçiyor farkına bile varmıyorduk.

İlk aslanımızı gördüğümüzde nasıl da heyecanlandık. Tanrım! Ne  kadar da zararsız görünüyordu. Sessiz, sakin, kendinden emin bir biçimde bizi izliyor. Karnını doyurmuş belli... Biz insanlar gibi aç gözlü değil bu hayvanlar. Karnını doyurunca daha fazlasını istemiyorlar.

Safari yapmak için özellikle Kasım ayını tercih ettik. Böylece dünyanın en büyük göçlerinden birine tanık olacaktık. Her yıl milyonlarca Gunu (Wildebeest), onlara eşlik eden zebralar ve gazeller, her yıl 800 kilometrelik muazzam bir göç yapıyorlar.
Yağmurda yeşeren otlaklara doğru Masai Mara'dan Serengeti'ye, Serengeti'den Masai Mara'ya doğru saat yönünde gerçekleştirdikleri bu büyük göç, pek çok büyük tehlikeyle dolu. Hayvanların yüzlercesi bu büyük göçü tamamlayamıyor.
İşte bu büyük göçün geçiş yollarından biri olan Mara Nehri'ne geliyoruz.

Büyük göçü gerçekleştirmek için Mara Nehri'ni geçmek zorunda olan wildebeestlerin çoğu vahşi hayvanların, en başta da timsahların saldırısına uğramış. Nehri geçemeyen yüzlerce hayvan cesedi ise akbabaların yemi olmuş. Bu sahneleri görünce Masai Mara tarafındaki göçü kaçırdığımızı anlıyoruz. Ancak daha sonra Tanzanya-Serengeti'de onları yakalamak bizim için büyük bir şans oluyor. Şans diyorum, çünkü safari yapmak hayvanat bahçesini gezmeye benzemiyor. Ne zaman, nerede, karşınıza hangi hayvan çıkar, bu tamamen sizin şansınıza, sabrınıza ve ayırdığınız zamana bağlı.













Bir akşam üstü safariden dönerken, su içmek için nehrin kenarında toplanmış olan değişik türden birçok hayvan gördük. Nehrin içinde de onları bekleyen timsahlar vardı.
Başladık onları izlemeye... Susayan hayvanlar hemen nehre inip su içmediler. Aralarında büyük bir sessizlik vardı. Önce kulaklarını dikip ormanı dinlediler sonra havayı kokladılar tehlikeyi sezmeye çalıştılar. Sanıyorum görmeseler bile timsahların varlığını hissettiler. Timsahlar ise bazen suyun içine saklandı bazen nehir kenarına çıkarak avlarını beklediler, sabırlıydılar.
Tabiatın bu doğal döngüsünü yakalayabilmek, fotoğraflarını çekebilmek için saatlerce hatta günlerce bekleyen fotoğrafçılar var. Ancak zaman bize bu fırsatı tanımadığından, bekleşen hayvanların su içmeyi başarıp başaramadıklarını göremedik.

Bir ara Robert'ın telsizine, aslan ailesinin bulunduğu bölgenin koordinatları düştü. Robert, gözleri bir avcı gibi etrafı tarayarak gaza bastı. Çok uzakta, ancak dürbünlerimizle aslan ailesini gördük, ancak yanlarına gitmek için arazi araçlarının geçmesine izin verilen patika bir yol bulamadığımızdan Robert patika yoldan çıkarak araziye girdi. Kısa bir süre sonra -nasıl haber aldılarsa- Mara korucuları geldi ve bizim araca ceza yazdı.












Bu kara kıtada başka neler mi gördük?
Neler görmedik ki...
Güneş, ağaçların arasından doğdu, bir gölün sularında battı.
Mola verdiğimiz yerlerde o güzelim meyvelerden tattık. Dokunsak sanki tutacakmış gibi olduğumuz, şimdiye kadar sadece resimlerde ve belgesellerde gördüğümüz hayvanlarla göz göze geldik. Vahşi ama adil doğanın muhteşem dengesine tanıklık ettik.
Böylesine bir doğa harikası nasıl anlatılır ki? Bazı şeyler sadece yaşanıyor. Burada yaşadıklarımı ve nasıl mutlu olduğumu anlatacak yeteneğim olmadığından dolayı noktayı buraya yerleştiriyorum.
Tek bildiğim, Afrika'nın benim için artık vazgeçilmez olduğu...









Mara Serena Safari Lodge, Kenya'da konakladığımız ikinci yer. Bu lodge, ilk kaldığımız yere göre daha konforlu. Aslında doğa ile o kadar iç içeyiz ki, çok da fazla konfor aradığımız yok. Ben sadece bu bölgede bulunan konaklama yerlerinin nasıl yerler olduğunu anlatmaya çalışıyorum.

Kenya'da konakladığımız yerlerde yemek sıkıntısı çekmedik. Et yemekleri çok lezzetli olmamakla birlikte bol miktarda sebze ve meyve ile bu açığı kapattık.
Bu kampta iki gün konakladık. Sabah ve akşam üstü günde iki kez olmak üzere yine safariye çıkıldı. Öğle arasında ise dinlenme için mola verildi.
Not: Konakladığımız yerlerde yemek hijyeni iyi gibi görünse de, değişik coğrafyaların alışık olmadığımız patojenlerini ister istemez vücudumuza aldığımızdan dolayı grupta, ishal ve karın ağrısı çok görüldü. O yüzden barsak florasını düzenleyen ilaçları Afrika'ya gelirken çantanıza atmakta büyük fayda var.

Masai Mara Ulusal Parkı'ndan çıkıp, bu bölgenin yarı göçebe halkı olan Masai Kabilesi'ne ait bir köyü görmeye gidiyoruz.
Yerlilerin, ulusal park alanlarında -yani safari yapılan bölgede- yaşamalarına izin verilmiyor, parkın hemen dışında Masai Maraların köyleri başlıyor.
Ziyaret için önceden Masai köyüne haber gönderiliyor. Öyle çat kapı çıkıp ''biz geldik'' diyemiyormuşuz. Bu arada, Masailere Tanrı misafiri olarak gidilmeyeceğini, bu ziyaretin belli bir ücret karşılığı yapıldığını da söylemeliyim.
Bizi köyün girişinde Masailerin reisi karşılıyor. Reis bize; Ataerkil bir toplum olduklarını, erkeklerin poligam yaşadıklarını, erkeğin ne kadar çok hayvanı varsa o kadar zengin sayıldığını ve erkeğin zenginliği ölçüsünde de daha çok eşe sahip olduğunu anlatıyor. Ancak erkek, aldığı her eş için ayrı bir ev yaptırmak zorundaymış. Evler tezekten yapılıyor ve evi inşa eden ise kadınlar.
Erkeklerde evlenme yaşı 24. Bu yaştan önce evlenmelerine izin verilmiyor. Kızlarda ise evlilik yaşı 15'e kadar iniyor.

Bize, evlerinin içini gezdiriyorlar. Ev; anne-baba ve çocuk odası olmak üzere iki odalı. Yerde yatak niyetine yüzülmüş hayvan derileri var.
Evin bir köşesinde mutlaka küçük bir ateş yakıyorlar, haliyle ateş tüttüğünden, pencereleri de olmayan bu evlerin içi dumanla kaplanıyor, vahşi hayvan ve haşerelerden ancak bu şekilde korunabiliyorlarmış.

Bizi karşılayan reis, medeniyeti istemediklerini anlatıyor. Hiçbir şekilde elektrik köylerine girmemiş.
Yabani hayvanlar, özellikle fil ve bufalolar, ektiklerini yediği için tarım yapamıyorlarmış. O yüzden yiyecekleri sadece etten oluşuyor. Bunun yanında içecek olarak da en çok süt ve inek kanı içiyorlar. Hatta sütle inek kanını karıştırıp, kendilerine göre özel bir içecek türü de geliştirmişler.

Köyün bir köşesinde, turistlere satmak üzere incik-boncuklardan oluşan küçük bir pazar kurmuşlar. Dans gösterilerini yapmadan kimseyi oraya almıyorlar. Her türlü sunum ve dans gösterileri bittiğinde ise ''Buyrun alışverişe,'' diyorlar.
Bunca gösteriden sonra bir şey almasak ayıp kaçacak! Biz de birkaç parça kolye, bilezik alıyoruz.
Ne kadar bunlar?
90$...
Aman Tanrım! Otel bujiteri fiyatlarından bile yüksek!








Kenya'dan ayrılma zamanı geldi. Tanzanya sınır kapısına kadar beş saatlik bir yolumuz var.
Bu sefer araçta, -daha iyi keşif yapabilmek için- önde Robert'in yanına oturuyorum. Yine çok mutlu olduğum günlerden biri.













Beş saatlik bir yol az buz bir yol değil. Yol üstünde birçok köy var. Köylerdeki yaşamın içine giremesek de, köyleri dışarıdan gözlemleme şansımız oldu.
Kırmızı toprak yolda ilerlerken kendilerince temiz pak giyinmiş insanların kiliseye gidişlerini, dere başında çamaşır yıkayışlarını, sepetleri hiç düşürmeden başlarının üstünde taşıyışlarını izledik.

Beş günlük Kenya gezimiz Tanzanya sınır kapısında bitiyor. Bu süre zarfında gece gündüz bizimle beraber olan Robert'da artık evine dönecek. Diğer ekibe de teşekkür edip onlarla da vedalaşıyoruz.

Tanzanya ve Zanzibar dönüşü tekrar Nairobi'deyiz. Dünyanın en ünlü ilk 50 restoranı arasında yer alan Carnivore Restaurant'ta akşam yemeğini alıyoruz.
Burada envai çeşit et var; zürafa, timsah, kaplumbağa, zebra gibi... Ya da 24 saat özel tandırda pişen etten tutun da, sarmısaklı sosta günlerce bekletilmişine kadar. Her etin sosu ayrı olarak masalara geliyor. Tabii biz, hangi sos hangi etle yenir bilmediğimizden bir süre sonra sürekli servis yapılan etlerle, sosları birbirine karıştırıyoruz.

Olsun, her şey çok güzeldi. Kenya'da başlayan gezimiz yine Kenya'da bu restorantta noktalandı. İlk defa bir geziden yorulmadan, dinlenmiş olarak döndüm.
Afrika burada bitti mi? Tabii ki bitmedi.
Afrika kıtası öyle bir yer ki, ona tutulmaya görün. Resmen kanınıza işler, rüyalarınıza girer.