ARJANTİN (Aralık-2009)

EL CALAFATE
El Calafate, Arjantin'e giriş kapımız. Perito Moreno Buzulu'nu görmek isteyen turistlerin mutlaka uğrayıp kaldıkları bir kent burası.
En son Patagonya'yı Şili'de bırakmıştık. Şimdi Patagonya'nın Arjantin kısmındayız.
Patagonya; Arjantin ve Şili arasında paylaşılan uçsuz bucaksız ıssız bir bölge.
Genelde dinmeyen, zaman zaman da saatteki hızı 100 kilometreye kadar çıkan rüzgarlarıyla ağaçları parçalayan, kökünden söken vahşi bir doğa var burada.
Tıpkı, kafasına eseni yapan, kimseye hesap vermeyen, hırçın, yaramaz bir çocuk gibi Patagonya...
Bir o kadar da saf ve bakir.

El Calafate, Lago Argentina Gölü kenarına yerleşmiş bir kasaba diyeceğim geliyor ama burası bir şehir. Düşünün18.000 nüfusa sahip bir şehir. Aslında bu durum Patagonya bölgesi için hiç de şaşırtıcı değil. Kalabalık bile sayılır.

Kent, tek bir ana caddeden oluşuyor. Cadde boyunca, sağlı sollu dükkanlar dizilmiş. Dükkanlarda çok şık gümüş objelerin yanı sıra, (Arjantin'in ismi gümüş elementinden geliyor.) daha çok dağcılık ve kar şartlarına uygun giysiler satılıyor.










El Calafate de kalacağımız Xelena Deluxe Suites Hotel'i epey bir aramadan sonra buluyoruz. Otel, kentin epey dışında, oldukça ıssız bir yerde, Lago Argentina Gölü'nün kenarında... En iyi anımsadığım şey göldeki flamingolar.
Genelde gittiğimiz otellerin fotoğraflarını çekerim ama bu otelinkini çekmedim; aç ve yorgundum, dolayısıyla sinirli, uzun süre uçsuz bucaksız bir alanda otel aradık.
Neyse, yerel rehberimiz bizi otelde bekliyormuş, lobiye geldik güzeller güzeli bir kız bizim yerel rehberimiz çıktı. Sinir katsayım daha da arttı:))
Şaka bir yana, bu Arjantinli kızların güzelliğini az bile söylemişler.

El Calafate'a 80 km uzaklıktaki Los Glaciares Milli Parkı'nın içinde yer alan Perito Moreno Buzulu'ndayız.
Bu buzulun eni 5km, boyu 30 km, yüksekliği de 60 m civarında. Tabii bu geçen sene böyleydi. Bir yıl içinde küresel ısınma sonucu verdiğim bu ölçülerle yalancı pozisyonuna düşmüş de olabilirim... desem de durum sandığımız gibi değil aslında. Yani şöyle,

Perito Moreno, sürekli büyüyen bir buzul. Bu buzul Büyük Okyanus'dan gelen bulutların Andlar'a çok kuvvetli yağış bırakması sonucu sürekli büyüdüğünden, başka sebeplere bağlı olarak da sürekli parçalanıyor.
Televizyonlarda ne zaman küresel ısınma ile ilgili bir haber olsa, ekrana Perito Moreno Buzulu'nun parçalanma görüntüleri geliyor. 
Aslında bu durumun küresel ısınma ile ilgisi yok. Sürekli büyüyen buzul, Lago Argentino'nun yan kolunu bloke ediyor, bloke edilen tarafta su seviyesi yükseldiğinden dolayı buzul parçalanıyor.













Buzulun eni boyunca, bir baştan diğer uca kadar yürüme platformları yapılmış. Bu platformdan buzulu çok rahatlıkla izleyebiliyorsunuz.
Dediğim gibi Kuzey Yarımküre'de kış başladı, burada ise yaz mevsimi var. Her ne kadar Perito Moreno Buzulu'nu görmeye gelmiş olsak bile buralarda yaz yüzünü göstermiş, içinde bulunduğumuz orman rengarenk çiçeklerle dolu.

Platformda farklı açılara geçtikçe, buzul açık maviden turkuaza kadar renk değiştiriyor. Hatta buzulda yer yer eflatundan mora kadar değişen damarlanmalar var. 
Gerçekten sizi içine çeken büyüleyici bir manzara var burada. 

Daha sonra buradaki gemilerden birine binip buzulun başka bir boyutunu keşfe çıkıyoruz. Gemiden, yani buzula aşağıdan yukarı doğru baktığımızda ise buzulun azameti göz kamaştırıyor.









Ertesi gün El Calafete'den ayrılıp Patagonya'nın kuzey sınırında olan Puerto Madryn'e uçuyoruz. Buraya geliş amacımız ise Valdes Yarımadası'nı görmek.
Valdes Yarımadası Güney Amerika'nın en ilginç yerlerinden biri. UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesi'ne alınmış.
Yarımada ve çevresinde değişik fok türlerini; denizaslanlarını, denizfillerini, filfoklarını ve balinaları görmek mümkün.
Yarımadadaki körfezin suyu, açık denizin suyundan daha sakin ve daha sıcak olduğundan, bu memeliler üremek ve yavrularını dünyaya getirmek için bu bölgeyi seçiyor.

Patagonya bölgesi tarıma uygun bir alan değil. Onun için bu topraklarda ucu bucağı görünmeyen büyüklükte hayvan çiftlikleri var. Biz de bu çiftliklerden birine gidiyoruz. Menüde patates ve odun ateşinde pişirilen kuzu var.









Sonra, Valdes Yarımadası'nın tek yerleşim yeri olan Puerto Piramide Köyü'nden körfeze, balinaları görmek için açılıyoruz.
Aman Tanrım! Burada o kadar çok balina var ki... Bunların çoğu da yeni doğmuş yavru balina...
Aslında yavru balina deyip geçmemek lazım bu oyun sever yavrular teknemizin altında oynaşırlarken korkmadık desek yalan olur. İş, iki yavrunun kuyruk darbesine bakardı aslında. Bunu bildikleri için mi bize zorunlu can yeleği giydirdiler acaba?

El Calafate'ın soğundan sonra... Deniz ve mehtap sordular seni neredesin? Martı dedi ''Ah! Gördüm onu,''
Teknenin altından geçen balinalar, gökyüzünde süzülen kuşlar, güneş, deniz... Doğa gerçekten ne çok şey sunuyor bize...










Puerto Madryn'e iki saatlik uzaklıkta, oldukça bozuk bir yoldan geçerek penguen cenneti olan ''Punto Tombo''ya gidiyoruz.
Penguenler, belki de hayvanlar aleminin tek eşli olarak yaşayan nadir hayvan türü. Ancak insanlara sempati ile baktıkları söylenemez. Alışma ihtimalleri de yok gibi duruyordu:))
Bu penguen koloni bölgesinde üstünlük tamamen onlardaydı.
Burada şöyle bir hiyerarşi vardı; Eğer bir penguen geçtiğiniz yolu kesiyorsa onu beklemek zorundasınız. Ancak bu serseri şeyler paytak paytak gittikten sonra yolunuza devam edebilirsiniz.
''Hayır! Ben beklemem geçerim'' derseniz, gagalanmayı göze almalısınız.

USHUAIA
Puerto Madryn'den ''Dünyanın Sonu'' diye adlandırılan Ushuaia'ya uçuyoruz. Arjantin'in en güneyinde yer alan aynı zamanda Tierra del Fuego ''Ateş Toprakları'' bölgesinde bulunan Ushuaia'dan sonra Güney Yarımküre'de başka yerleşim yeri bulunmuyor. Ushuaia, bütün ününü de buradan alıyor ve pasaportunuzun son sayfasına ''dünyanın sonuna hoşgeldiniz'' diye damga vuruyorlar.

Ushuaia'dan Puerto Madryn'e kadar olan bölge Arjantin Patagonyası olarak geçiyor. Bu bölgenin, yüzölçümünün oldukça geniş olmasına rağmen nüfusu çok az. Ekonomiyi canlandırmak ve buradaki nüfusu arttırmak için burada yaşayanlara vergi muafiyeti getirilmiş. Maaşları da daha yüksek. Ancak o oranda da her şey burada daha pahallı.

Şehir merkezinin uzun bir caddesi var. Ne isterseniz bu caddenin üzerinde bulunabiliyor. Hediyelik eşya satan dükkanlar, özellikle deniz mahsullerinden zengin restoranlar, alışveriş merkezleri, kafeler... Hepsi bu ana caddede toplanmış. Fiyatlar ise oldukça yüksek.
Not: Bana göre dünyanın en güzel birası da burada. ''Ushuaia birası''

Ushuaia'da bir turist için yapılabilecek şeyler; Milli Park'ın içinde trekking ve off road gezileri, Beagle Kanalı tekne turu, Dünyanın Sonu Müzesi ve şimdi müze haline getirilen eski ünlü hapishane gezilecek yerler arasında... 
Şehirdeki seyahat acentaları gezilecek yerler konusunda güzel alternatifler sunuyor.

Limanda bir çok seyahat şirketi görüyorum. Hepsinin rotası aynı. Antartika!
Antartika'ya giden gemiler ise özel. Bunlar buz kıran gemiler. Tur ücretlerine bakıyorum, 3500 ile 4500 $ arası değişiyor. Tur süresi ise 1 hafta... 

Limandan katamarana binip Beagle Kanalı gezisine çıkıyoruz. Aslında kanal olarak adlandırılan Beagle, doğal bir boğaz ve Atlas Okyanusu ile Pasifik Okyanusunu birbirine bağlıyor.
''Beagle'' ismi ise Charles Darwin'in bu bölgede araştırma yaparken kullandığı gemiden esinlenerek konmuş.

Gemiden Ushuaia'nın manzarası çok güzel. Gemi ise bizim İstanbul iç hatlar vapuruna  benziyor. Çay, kahve, turta, kurabiye benzeri şeyleri yolcular arasında dolaştırıyorlar.

Beagle Kanal gezisi, doğa severler için turun en keyifli bölümü. Jules Verne'in sözünü ettiği dünyanın sonundaki deniz feneri de bu gezide görülüyor.

Kanalda ilerlerken denizaslanlarını, kormoronları, penguenleri görmek, o eşsiz manzarayla bütünleşmek... Keyifli hem de çok keyifli bir gezi...

Ve Ushiaia'da gün batımı...

İki günlük Ushuaia gezimizin sonu... Ertesi gün son kez bu şehri pozlayıp havaalanına gidiyoruz. Artık Patagonya bölgesinden çıkacağız. Tüm kışlıklar valizin dibine yerleşti. İlk durağımız, Buenos Aires.

BUENOS AİRES
Buenos Aires'de, ismi gibi güneşli ve güzel bir hava bizi karşıladı. İlk olarak şehrin ana meydanı olan ''Plaza de Mayo''ya geldik. Buradaki en ilginç bina ''Casa Rosada'' Pembe renginden dolayı bu ismi alan bina, devlet başkanlarına ev sahipliği yapmış ve yapmaya devam ediyor.
Arjantinli politikacılar zaman zaman arkalarında halkın desteğini hissetmek istedikleri zaman bu binanın balkonundan halka konuşmuşlar. Evita filmindeki Eva Peron'un halka seslendiği unutulmaz sahne de bu binanın balkonunda gerçekleşmiş.

Plaza de Mayo bizim deyişimizle ''Mayıs Alanı'' Buenos Aires'in en büyük özgürlük meydanı. Meydanın tam ortasında ise ''Piramide de Mayo'' diye adlandırılan Arjantin'in özgürlüğünü simgeleyen bir dikilitaş bulunuyor. Bu meydanın, Arjantin için önemi çok fazla. Savaşın zalimliğine karşı yapılan kampanya ve yürüyüşlerden tutun da devlet başkanlarının konuşmalarına kadar hepsi bu meydanda yapılıyor. Ama esas ününü ''Mayıs Alanı Anneleri''nden almış.
1976 yılında ülke yönetime el koyan genarellerin baskıcı ve zalim davranışları sonucu 30 bin insanın sorgusuz sualsiz ortadan kaybolmasına başkaldıran annelerin ve kadınların meydanı burası.
1977 yılından itibaren her Perşembe saat 15:30'da, beyaz başörtüleriyle askeri cunta zamanında kaybolan çocuklarının resimlerini göğüslerine asarak Piramide de Mayo'nun etrafında saat yönünün aksi yönünde yürümüş bu gözü yaşlı kadınlar.

Palacio del Congress (Meclis Binası) İlk planlanan bütçesini iki kat aşan bir bütçe ile, Washington D.C.'deki Başlanlık Sarayı model alınarak yapılan bina...



Recoleta'da bulunan ünlülerin mezarlığına geliyoruz. Böyle bir mezarlığı şimdiye kadar hiç görmemiştim. Mezarları oluşturan binalar bir semt oluşturmuş, binaların aralarından sokaklar geçiyor. Binaların ön cepheleri tamamen camdan yapılmış. Tabutlar bu camların önüne yerleştirilmiş, tabutların üzerine keten dantelli örtüler konmuş.
Buraya, Eva Peron'un mezarını görmeye geldik. Bir süre aradıktan sonra nihayet Peronlara ait olan yeri buluyoruz. Ancak bu mezar bizi şaşırtacak kadar sade çıkıyor.

Recoleta yolu üzerinde giderken bu metal çiçek karşımıza çıkıyor. Sabah 7:30 da açıp, akşam 8:30 da kapanan dev metal bir çiçek bu. Her ne kadar ''metal çiçek'' kulağa çok hoş gelmese de bana oldukça orijinal göründü.












Buenos Aires, çok geniş bir alana yayılmış. Bu kentte caddeler, binalar ve meydanlar çok büyük. Fotoğraf alırken bile zorlanıyorum. Hele caddelerini kesmek o kadar zor ki... Gördüğüm en geniş, en çok şeritli yollar burada. 
Buenos Aires'de her şey çok ilgi çekici. Bizim iki günümüz var ve şehirde bu iki güne sığdırmamız gereken o kadar çok şey var ki...
Bende bu şehrin uyandırdığı his ise -bilmem bunlar bir şehir için söylenir mi?- naif, kibar, hoş, neşeli...

Bir de bana oldukça ilginç gelen şey bu şehrin sokaklarında -özellikle sabah ve akşam saatlerinde- gördüğüm köpek gezdiricileriydi. Bu işi genelde üniversite öğrencileri ek gelir elde etmek için yapıyorlarmış.

Akşam ise Arjantin'in olmazsa olmazı tango seyretmeye gidiyoruz. Gösteri başlamadan bir kaç resim alıyoruz sonra çekimlere haklı olarak izin vermiyorlar.











Eğer Arjantin'de bir et lokantasına yolunuz düşmüşse söyleyeceklerinizi şimdiden duyar gibi oluyorum.
''Bizim şimdiye kadar yediğimiz et, et değilmiş.''
Aynen böyle işte!
Hele Puerto Madero semtindeki ''Spettus Et Lokantası'' atlayıp geçilecek yerlerden biri hiç değil.
Arjantin'de bu tür et lokantalarında uygulanan bir prosedür var. Yemek için oturduğunuz masada bir kart oluyor; bir tarafı yeşil diğer tarafı kırmızı... Kartın yeşil tarafı masada durdukça size sürekli çeşit çeşit et sunumları yapıyorlar, ta ki doydum deyip kartın kırmızı tarafını çevirene kadar.













Daha sonraki gün Boca Junior'a gidiyoruz. Evlerin tümü takımlarının rengi olan sarı-laciverde boyanmış. Kimi evin balkonlarında Maradona ve Eva Peron'un karikatürize edilmiş heykelcikleri boy gösteriyor.
Gruptakiler fanatik fenerli olduklarından bu sokaktan çıkmak istemiyorlar:))
La Boca, Buenos Aires'in belki de en renkli bölgesi. İtalyan göçmenler tarafından kurulan La Boca'nın bu renkli görüntüsüne en fazla katkı ise sadece yayalara açık sokakları ve renkli evleri ile Caminito'dan geliyor.

Ve tangonun çıktığı yer olan Caminito... Yıllar önce çalışmak için özellikle İtalya'dan gelen göçmen erkeklerle burada yaşayan genelev kadınları arasında yaşanan, biraz mafyavari, ateşli, tutkulu, kavgalı ilişkinin anlatıldığı bir dans türü tango.. İşte burada ruh bulup tüm dünyaya yayılmış.

Yine Caminito'da kafelerin olduğu bir sokak var. Her kafenin de kendi tango gösterisi ayrı. Tüm gösteriler sokakta hangisini beğenirseniz o kafede oturuyorsunuz.
Bu Arjantinliler eğlenmeyi çok iyi biliyor.
Aynı gece barlar sokağına gidiyoruz. Barların çoğunda canlı müzik var. Arjantinliler, eğlenmeye daha sokakta başlamışlar. Arjantinlilerin sabahlara kadar süren bu danslı, müzikli eğlencelerine o akşam biz de katıldık. Ancak sabaha kadar değil. Ertesi gün Iguazu Şelaleleri'ne gitmek için erkenden uyanmak zorundayız.

IGUAZU ŞELALELERİ
Buenos Aires'den Iguazu'ya uçak seferleri var. Iguazu Milli Parkı'nın Arjantin'de kalan bölümü, Puerto de Iguazu kasabasına 11 km uzaklıkta. Şelalelere gitmek için ise üstü açık ekolojik bir trene biniyoruz.

Iguazu Şelaleleri, üç ülke tarafından paylaşılıyor; Arjantin, Brezilya ve Paraguay. 
İlk gün Iguazu'nun Arjantin tarafını gezeceğiz. Şelalelere gitmek üzere bindiğimiz trenden, ''Garganta del Diablo'' istasyonunda iniyoruz. Eğer bu istasyonda indiyseniz Iguazu'nun en büyük şelalesini göreceksiniz demektir.

Iguazu Şelaleleri'nin en büyüğü olan ''Garganta del Diablo'' yani ''Şeytan Boğazı''na gitmek için trenden indikten sonra 2 kilometreye yakın bir yolu yürümek gerekiyor. 
Burada, nehrin üzerine yerleştirilen yürüme platformunda yürümek bile başlı başına büyük bir zevk. O iki kilometrelik yol nasıl geçiyor insan anlamıyor. Zaten üzerinde yürüdüğünüz platform ormanın içinde doğru giriyor ve yürüdüğünüz yerin altından nehir akıyor. 
Uzaktan duyulan şelalenin o güzelim sesi de yok mu? ''Dünyadaki cennet burası olsa gerek!'' diyorsunuz.

Iguazu'nun en görkemli şelalesi olan Şeytan Boğazı'na geldiğimizde ise burada yaşadığım heyecanı ve şaşkınlığımı nasıl anlatabilirim ki? Sadece ''Aman Tanrım!''

Şelaleden akan milyonlarca küp suyun çıkardığı uğultu saatlerce dinlenebilir. Su debisinin şiddetiyle etrafa yayılan su taneciklerinden dolayı bulunduğumuz yerden şelalenin dibi görünmüyor.

Uzun bir süre beni büyüleyen Şeytan Boğazı Şelalesi'ni seyrettikten sonra aynı yoldan geri dönüyoruz. Orman tarafında, ağaçların üzerinde rengarenk kuşlar ve dev kelebekler var.

Daha sonra diğer yürüyüş parkurlarında ilerliyoruz. Su taneciklerinin oluşturduğu ışık kırılmaları sonucu her yerde bir gök kuşağı oluşmuş.

Iguazu'nun Arjantin tarafındaki platformları öylesine şelalelerin dibine kadar gelmiş ki, duş alsak ancak bu kadar ıslanırdık.
Çevremde, bazı turistlerin şemsiye ve yağmurlukla gezdiğini görüyorum. Onlara diyesim geliyor ''Yapmayın! Koyverin kendinizi gitsin.'' 

Daha sonra bir botla bu çılgın nehir sularında ilerleyip, şelalelerin altına giriyoruz. Her şelale altına girdiğimizde yükselen çığlıklar, şelalenin sesi içinde eriyip gidiyor. Tek kelimeyle muhteşem!

Oldukça heyecanlı geçen bir bot turu sonrasında arazi araçlarıyla orman içine doğru yaptığımız gezi ise bu güzelliklerin tuzu biberi oluyor. 
Bundan sonraki durağımız BREZİLYA...