FAS (Kasım-2008)

CASABLANCA
Kurban Bayramı'na az bir zaman kala iki aile Fas'a gitmeye karar verdiğimizde çok fazla araştırmaya zamanımız yoktu, o yüzden karşımıza çıkan ilk tura yazıldık.
Hayret, bu bayram curcunasında nasıl yer bulduk şaşırmamak mümkün değil, çünkü araya sıkışacak 2,3 kişi değil, tamı tamına 10 kişiyiz.
Yıllar önce yine bir Kurban Bayramı'nda Mısır'da bulunmuştuk. Sokaklarda akan kurban kanlarının üstünden hoplaya zıplaya Kahire'yi gezmiştik.
''Yine öyle olur mu?'' diye endişeliyiz, ama karar verdik bir kere öyle de böyle de gideceğiz.
İlk durağımız Casablanca... THY ile sabahın erken bir saatinde Casablanca'ya iniyoruz. İstanbul Kasım sonunu yaşıyor; kış kıyamet, burada ise güzel bir bahar havası var. Çok sıcak değil ama güneş pırıl pırıl.
Casablanca İspanyolcadan gelen bir kelime ''casa'' ev, yaşanılan yer, ''blanc'' ise beyaz anlamına geliyor. Yani ''Beyaz Ev'' Gerçekten bu şehrin rengi beyaz.

Önce panoramik bir şehir turu yapıyoruz. Büyük cadde ve bulvarlardaki binaların mimarisi ve modernliği bizi şaşırtıyor.
Şehirde bulunan diğer Arap ülkelerinin şeyhlerine ait villaların azameti ve zenginliği ise göz kamaştırıcı. Arap şeyhleri Casablanca'yı tatil yöresi olarak seçmişler galiba. Bu tip villaların sayısı ise sahile doğru indikçe artıyor.

Şehir turunu bitirip sahile indiğimizde Hasan II Cami tüm ihtişamı ile karşımıza çıkıyor. Fas'ın şimdiki kralı Muhammed VI'nın babası tarafından yaptırılan cami, okyanusun içine doğru uzatılan dolgu kaidenin üzerine yerleştirilmiş.
Cami alanı içinde; hamam, konferanslar için medrese odaları, kütüphane, müze  gibi bölümler bulunmakta ve caminin çatısı sıcak havalarda açılabiliyormuş.












Caminin yapımı 1993 yılında bitirilmiş. Yani oldukça yeni bir cami.
Yapımı için ise 1.5 milyar $ harcandığı söyleniyor.
Hasan II Cami, bugün için dünyanın en büyük 2. camisi olarak kabul ediliyor. İç mekanda 20 bin, dış mekanda ise 80 bin kişi, aynı anda bu camide namaz kılabiliyormuş.
Caminin tek bir minaresi var onun da yüksekliği 210 metre, gökdelen gibi...

Caminin içi de dışı kadar ahenkli ve ince ince işlenmiş. Mimarının bir Fransız olduğunu öğreniyorum. Fransızlar burada o kadar çok yaşamın içindeler ki, caminin yapımında bile rol almışlar.

Caminin avlusu, fotoğrafta görüldüğü gibi okyanus ve Casablanca manzaralı...

Camiden çıkıp ''Korniş'' dedikleri sahilde gezmeye devam ediyoruz. Sahilde, birbirinden güzel birçok kafe var. Biz de bu kafelerden birine oturup yerel içeceklerinin neler olduğunu soruyoruz. ''Nane çayı ve nıs-nıs'' diyorlar. Nane çayı içemem, hastayken annemin bana içirdiği nane limon çayları aklıma geliyor. Nıs-nıs'ın içinde kahve olduğunu öğrenince ondan getirtiyoruz.
Nıs-nıs; köpürtülmüş yarım bardak sütün üstüne yarım bardak kahve dökülerek elde edilen bir içecek. Yani sütlü kahve işte... Zaten ''nıs'' Arapçada yarım demekmiş. Daha sonraki günlerde de kendimizi bol bol nıs-nıs'lıyoruz.

Sahilde, okyanusta denize giremeyenler için deniz suyuyla doldurulmuş havuzlar görülüyor. Kasım sonu onların da kışı olduğundan buraları bomboştu.

Casablanca'nın ününe ün katan meşhur Rick's Cafe... Kafe, eski şehir surlarının hemen yanında. Humphrey Bogart, Ingrid Bergman ve Paul Henreid'in başrollerini oynadığı ''Casablanca filmi'' bu gün bile, şimdiye kadar çevrilen en iyi aşk filmi olarak kabul ediliyor.
Fimin ana temasında Rick's Cafe var ancak filmin hiç bir sahnesinin burada çekilmediği de ayrı bir gerçek.

Fas'ın simgesi haline gelmiş su satıcılarını yanımıza alıp kızlarımla birlikte fotoğraf çektiriyoruz. Burada parasız fotoğraf çektirmek imkansız gibi bir şey...

RABAT
Casablanca'dan sonra Fas Kraliyet Şehirleri'nden biri olan başkent Rabat'a geçiyoruz. Rabat da şehirleşme açısından oldukça düzenli bir şehir. Casablanca'da olduğu gibi palmiyeler, bu şehre de ayrı bir güzellik katmış.

Rabat da gezilecek yerlerin başında Kraliyet Sarayı geliyor.Gerçi sarayın içi gezilemiyor, bahçesine girmek ve sarayın ana kapısına kadar gitmek serbest.
Fas, ''Demokratik Monarşi'' ile yönetiliyor. Ülkede seçimlerle oluşturulan bir parlamento var ancak son söz kralda bitiyor.
Ülke isminin kendi dilindeki anlamı ''El-Magrip'' yani ''en batıdaki yer'' anlamına gelse de diğer Avrupa ülkeleri burayı Morocco ya da Moroc olarak adlandırıyorlar.
Bir tek biz Türkler bu ülkeyi ''Fas'' olarak adlandırıyoruz.

Dediğim gibi sarayda fazla görülecek bir şey yok, devir teslim törenini izleyip saraydan ayrılıyoruz.
Bu gördüğümüz saray, kralın sahip olduğu saraylardan sadece birisiymiş. Bu sarayın diğer saraylardan farkı ise resmi işlerin yürütüldüğü Başkent Sarayı olması.









Şimdiki kralın dedesi olan Muhammed V'in Mozalesi'ne geliyoruz.
Girişinde atlı askerlerin nöbet tuttuğu, merdivenlerle çıkılan, yeşil çatılı  anıt mezarın mermer ve ahşap ince el işçiliğiyle son derece görkemli.
Kral Muhammed V, Fas için oldukça büyük önem taşıyor. Çünkü, Fransızlardan bağımsızlık onun zamanında alınmış.

Anıt mezarın yanındaki geniş alanda, dünyanın en büyük camisi olarak inşa edilmek istenen, “II.Hassan Cami''nin  sütunlarının alt bölümleri ve tamamlanmamış minaresi bulunmakta... Deprem sonucu tahrip olan sütunlar ve minare bu haliyle bile şehrin simgesi durumunda...

Hassan Kulesi'ni de gezdikten sonra -mozale ile bu kule zaten karşılıklı- Rabat'ta ki tarihi gezimizi bitiriyoruz.
Fas'ın neredeyse gezdiğimiz tüm şehirlerinde olduğu gibi Rabat'ta da eski ve yeni şehir birbirinden ayrılmış durumda. Duvarlarla çevrili eski şehri panoramik olarak görüntüleyip Rabat'tan ayrılıyoruz.

MEKNES
Akşama doğru eski bir şehir olan Meknes'deyiz. Tur çok hızlı:) Bu şehri ''geçiyordum uğradım'' modunda dolaşıyoruz. Hava karardıktan sonra bir şehir ne kadar gezilirse biz de Meknes'i o kadar geziyoruz.
''Geziyoruz'' dediğimde ne? Şehrin içinden tur otobüsü ile geçip büyük bir meydanda duruyoruz. Meydan, geç bir saat olmasına rağmen oldukça hareketli. 

FES
Fas'da en sevdiğim şehir olan Fes deyiz.
Sabah uyanır uyanmaz hiç oyalanmadan surlarla çevrili olan Fes'in eski şehri Medina'ya büyük sur kapılarından birinden geçerek giriyoruz.
İşte! Görmek istediğim Fas burası.
Medina'yı anlatmaya başlamadan önce kısa bir not düşmeliyim. Fas'taki bazı şehirler eski ve yeni diye ikiye ayrılmış. Medina; o şehrin eski bölümüne verilen genel bir ad. Yani Fes'de Medina olduğu gibi, Casablanca'da da, Rabat'ta da veya Fas'ın diğer eski şehirlerinde de Medina var.
Şimdi Fes'deki Medina'ya ve Medina'daki ''souk''ları yani çarşıları anlatmaya devam edeyim.
Medina'da ilk ziyaret ettiğimiz yer çok eski bir sinagog.
Fas bağımsızlığını almadan önce bu şehirde Museviler yoğun olarak yaşıyormuş. Buradaki Musevileri 14. yüzyılda İspanya'dan kaçan Yahudiler oluşturmuş. Bu tarih aynı zamanda bizim Osmanlı Devleti'nin de Yahudilere kucak açtığı zamanlar. (1492)
Fas, Fransa'dan 1956 yılında bağımsızlığını aldıktan sonra burada yaşayan Museviler yavaş yavaş İsrail'e göç etmişler. Şimdi sayılarının oldukça az kaldığını söylediler.

Medina'da sokaklar o kadar dar ki, çarşıdaki dükkanlara mallar, at ve eşeklerle taşınıyor. Arabaların bu labirent gibi dar sokaklara girme şansları hiç yok!
Bu sokaklar tam bir cümbüş yeri. Bağrışan satıcılar, at ve eşeklere yol vermeniz için çalınan çıngıraklar, birbirini kaybetmek istemeyen insanların haykırışları...
Dükkanlarda ne arasanız var. Mallar o kadar üst üste istiflenmiş ki... O rengarenk kumaşçıların, baharatçıların, halıcıların arasında kendimi kaybediyorum.















Dedim ya, sokaklar çok dar, at ve katırlar
sokaklardan geçerken, insanlar ezilmemek için ya duvarlara yapışıyor ya da kapısını açık bulduğu bir dükkana sığınıyor.












Öyle sokaklardan geçiyoruz ki, kollarımızı açtığımızda ellerimiz yandaki duvara değiyor.
Özellikle erkeklerin giydiği kapşonlu gri ve siyah cellabeler ile sokakların ve evlerin eskiliği birleşince, bir an, Orta Çağ'da mıyım diye düşünmeden edemiyorum.

''Souk''da yani eski şehrin çarşısında gezerken bir derici dükkanına giriyoruz. Dışarıdan bakıldığında dükkan oldukça küçük hatta içeri girerken; kapıya başımız çarpmasın diye eğilerek geçiyoruz. Kapı girişinde bize nane yaprağı veren bir adam duruyor. ''Yaprağı burnunuza tutun'' diyor.
Derici dükkanı, içerde ilerledikçe büyüyor arka kısmı ise bir tabakhaneye açılıyor. Pis kokunun sebebi ve nane yaprağının sırrı böylelikle ortaya çıkıyor.

Bulunduğumuz yerden eski şehir, tüm açıklığı ile gözlerimizin önüne seriliyor. Fes, en eski imparatorluk şehirlerinden biri. 1981 yılında UNESO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınmış.















Öğle yemeğini eski şehir ''Medina'da'' yerel bir restorantta alıyoruz. Fas'a gelip de buraların geleneksel yemeği olan tajin ve kuskusu tatmadan olmaz. Toprak kaplarda gelen tajin bizim orman kebabına çok benziyor. Baharatları biraz farklı. Kuskus ise irmikten yapılıyor. Hepsi çok lezzetli ve damak tadımıza çok uygun.















Öğleden sonra geleneksel çarşı ''souk''ları gezmeye devam... Bu ara karşımıza çıkan medrese ve camileri de ihmal etmiyoruz. Eski kent, İslam mimarisinin muhteşem örnekleriyle dolu. Bunların çoğu da Endülüs Emevi devletinin yıkılmasından sonra İspanya'dan kaçan zanaatkarların eserleri.
Şimdi müze olarak kullanılan Bou Inania Medresesi'ndeki ahşap oymaların inceliği ise gözden kaçacak gibi değil.
Medresenin çıkış kapısında, derviş görünümlü, hareketsiz bir şekilde duran ak sakallı bir dede görünce bir kaç poz fotoğrafını alıyorum. Bakıyorum dedemde hiç tepki yok! Normal şartlarda çektiğimiz fotoğraflara karşılık bahşiş vermeye alışmışız. Fakat, adam bahşiş istemiyor.
''İyi saatte olsunlar'' deyip bizimkilere ''Siz de bu adamın resmini aldınız mı?'' diyorum.
''Hangi adamın?'' dediklerinde biraz irkiliyorum ama sonra fotoğraf makinesi şakırtıları içinde medreseden ayrılıyoruz.

Bana göre oldukça egzotik olan bu dar sokaklarda biraz daha avare avare dolaşıp alışveriş yaptıktan sonra akşama şehir merkezine iniyoruz. Bu sefer şehrin büyük mağazalarında dolaşıyor, sokaktaki kafelerinde oturup gelen geçenden söz açıp koyu bir sohbete dalıyoruz.
Tam otele dönecekken bir yağmur! Bu sefer taksi bulma telaşesine düşüyoruz. Bu ülkede taksilerin taksimetreleri yok ve her şey pazarlık üstüne kurulmuş. Onlar bizi kazıklamaya, bizler de kazıklanmamaya uğraşırken sırılsıklam olup sonunda otele dönüyoruz.

Ertesi sabah erkenden yola çıkıyoruz. Oldukça uzun bir yolumuz var. Atlas Dağları'nı aşıp Batı Sahra Çölü'ne ineceğiz.
Afrika Kıtası'nda böylesine yoğun kar yağışı ile karşılaşmak eşyanın tabiatına aykırı gibi dursa da, Afrika'da kar görmek, hele bundan sonraki durağımızın ise çöl olması dolayısıyla güzel bir aykırılık oluşturuyor.

Öğle yemeği için yol üstündeki Kasbah Otel'de yerel kıyafetler içindeki bu Berberi Fas'lı şapkasının püskülünü çevire çevire sazını tıngırtadıp, aynı nakaratlarla misafirlere şarkı söylüyor. Ama onu dinleyen yok. Sırayla yanına oturup onunla fotoğraf çektirmek ise en büyük derdimiz. O tıngırtadıyor, bizler oturup kalkıyoruz.

Atlas Dağları bitip, inişe geçtiğimizde doğa birden şekil değiştirip çöl kimliğine bürünüyor.
Bu bölgede yoğun olarak Berberiler yaşıyor. Berberiler aslında bu toprakların gerçek sahibi.
Fas nüfusunun %55'ini Araplar oluşturmakta ancak bazı kaynaklarda Fas Araplarının gerçekte Berberi kökenli olduğu ve bunların ana dillerini unutarak Araplaştıkları ifade ediliyor.
Bu ülkede yaşayan Berberilerin nüfusa oranı ise %35'lerde... Diğer geri kalan yüzdeyi de Moorlar oluşturuyor.
Berberiler eskiden beri kabileler halinde yaşayan bir topluluk. Bu kabileler de bugün bile geleneksel örf adetlerin ve kabile hiyerarşisinin devam etmekte olduğunu öğreniyoruz.

Otele varmadan önceki son mola yeri bir berberi çadırı... Çadırın içini kafeteryaya dönüştürmüşler. Hasır tabureleri çadırın önüne atıp çöl manzarası eşliğinde nıs-nıslarımızı içiyoruz.
Bu ülke de ''acı bir kahve içeyim'' deme şansımız yok. Çünkü, bizim bildiğimiz anlamda kahve içme alışkanlıkları bulunmuyor. Sadece nıs-nıs:)

ERFUD
Sabah yola çıktık ancak akşama doğru Erfud'da kalacağımız otel Xaluca'ya geliyoruz. Otel kapısında bize danslı bir gösteri sunuyorlar. Biz de dayanamayıp onların danslarına eşlik ediyoruz.









Bu çöl ortamında ortaya güzel bir otel çıkarmışlar. Yemekleri de oldukça lezzetliydi.
Yemekten sonra, bizim kızları bir telaşedir alıyor. Otelden, Bedevilerin taktığı şallardan alıp bu şalların başa nasıl takılacağını öğreniyorlar, çölde bunları takacaklarmış.
Ertesi sabah, daha doğrusu gece yarısı 3 gibi uyanıp kapıda bizi bekleyen jeeplere binip yarım saatlik bir yolculuktan sonra çöl sınırına geliyoruz.

Aman Tanrım! Bu ne soğuk? ''Demek çöl soğuğu dedikleri buymuş'' diyorum.
Bu soğuk karşısında sağımızı solumuzu toplamaya çalışıp, çocuklara üst üste bir şeyler giydirmeye çalışırken bir de bakıyoruz ki bizim rehber grubu alıp gitmiş. Arkalarından biz de onlara yetişiriz umuduyla çöle dalıyoruz.
Zifiri bir karanlık hangi yöne gideceğimiz belli değil. Büyük ihtimalle bizim grup bir kum tepesinin arkasına geçmiş. Ne bir ses ne bir nefes:)
Eşim ''Geri dönelim, bu gidişle ancak bizim mumyamızı bulurlar'' diyor. Ben de geri dönecek göz yok! İleride Bedevi devecileri görünce ''Hadi develerle çöle girelim'' diyorum. Herkes sevindirik...

Deveci İbrahim bize çok yardımcı oluyor. Grubu elleriyle koymuş gibi buluyor. Şallarımızı başımıza o takıyor. Bir önceki gece boşuna şal takma antrenmanı yapmışız. Soğuktan ellerimiz bile çalışmıyor.














Çölde bir kum tepesinin üzerinde güneşin doğmasını beklerken yıldızları seyrediyoruz. Işık olmayınca yıldızlar daha bir parlak daha bir çok görünüyor.
Uzaklarda, başka bir kum tepesinin üzerinde kameraların flashları patlıyor. Kum tepelerinde birileri var ama bu zifiri karanlıkta seçilecek gibi değil.

Güneşin doğuşuyla gecenin sessizliği, yerini ıslık ve alkışlara bırakıyor. Meğer kum tepelerinin üstü insan doluymuş.

Güneş yavaş yavaş yükselmeye başlarken biz de dönüş yoluna giriyoruz. Muhteşem bir görsellik; güneş yükseldikçe çöl daha bir kırmızılaşıyor.

Bizimkilerin ise keyfine diyecek yok...

Kahvaltı sonrası Quarzazate'a gitmek üzere yine yollardayız. Bu bölgenin değişik bir coğrafyası var. Çorak toprakların arasında ''vaha'' misali palmiye planktasyonları yine güzel bir tezat oluşturmuş. ''Draa Vadisi'' adı verilen bu bölge Afrika'nın en çok palmiyesine sahip bir yer.
Evler toprak ve kerpiçten yapılmış, aralarında çok katlı olanları da var. Bu yapıların bir kısmı otel olarak kullanılıyormuş. Özellikle Fransızların bu otelleri tercih ettiklerini söylüyorlar.

Özellikle bu manzara dünyanın çok az yerinde görülür. Bir tarafta karlı dağlar diğer tarafta çöl..













Draa Vadisi'nin az ötesinde muhteşem Todra Kanyonu...
Burada kayaların yüksekliği yer yer 300 metrelere kadar çıkabiliyor en dar yeri ise 9 metre genişliğinde... Kanyonda, mucizeler yarattığına inanılan, dolayısıyla da bu bölgenin Berberi halkı için kutsal sayılan bir akarsu akıyor.
Kanyonun olduğu bölgede küçük bir Kasbah oteli de bulunmakta.

QUARZAZATE
Quarzazate kentinin en büyük özelliği büyük film platolarına sahip olması. Sanki Hollywod buraya taşınmış gibi... Özellikle severek izlediğim bir çok tarihi filmin bu platolarda çekildiğini öğrendiğimde çok şaşırıyorum.








Film platolarının buraya kurulmasının sebebi Fas'ın güneş ışığının kalitesi.
Bu bölgedeki güneş ışığının eğimi ve parlaklığı film çekimine müsait bir ortam yaratıyormuş. Tabii ucuz iş gücü de platoların buraya kurulmasındaki önemli etkenlerden biri.
Platoları gezerken burada çekimi yapılan filmlerin afişlerini duvarlara asmışlar, o filmlerin isimlerini aklımda tutmaya çalışıyorum. Bu filmlerden ''Ben Hur, Gladyatör, Büyük İskender ve Kleopatra'' ilk aklıma gelenler.

Biz de film dekorları içinde biraz figüranlık yapıyoruz. Kah tahta oturup nedimelerimi yanıma alıyorum, kah Kleopatra'nın yatağına uzanıyoruz.








Ya da Gladyatörün kostümünün önünde poz verip bir Mısır savaş arabasını görüntülüyoruz.
Film çekimleri için Quarzazate'a gelen ünlü oyuncular için oldukça lüks otellerin olduğu bu şehirde, bizler Kenzi Azghor Oteli'nde kalıyoruz. Anlaşılan bize lüks bir otel düşmemiş.
İlk önce odadaki yastık kılıfında saç teli buluyorum. Demek daha önce kullanılan bu yatak takımlarını değiştirmeyi unutmuşlar. Durumu anlatmak için lobiye gittiğimde diğer arkadaşlarımın da benden önce şikayetlerini sunmaya geldiklerini görüyorum.
''Sizin odada ne var?'' ''Valla ne yok diye soracaksınız:)''


Quarzazate ilginç bir şehir. Zaten bu şehirden sonra çöl başlıyor. Evlerin renkleri de çöl dokusuyla uyumlu, çoğu topraktan yapılmış.











Berberi paşaya ait bir konak...
Kapıları, pencere pervazları, birbirine açılan dar koridorları ve tavan işlemeleriyle oldukça hoştu.

Zamanında Fransızların çölden hemen önceki en önemli karargahı olan bu bölge, aslında Berberilerin yoğun olarak bulunduğu bir yer. Genelde yaşamlarını halı ve kilim dokuyarak sağlayan Berberilerin çarşısını geziyoruz. Birbirinden güzel renklerin kullanıldığı kilimler, görülmeye değer.

MARAKEŞ
Atlas dağlarının eteğindeki kızıl şehir, Marakeş.. Yine o eskiyi yaşatan surlardaki büyük kapıdan şehre giriyoruz. Modern ve eski binaların rengi hep aynı... Kızılın tonları... Akşama doğru sanki daha da koyu kızıl oluyor bu şehir.

Marakeş'in simgesi olmuş, ünlü meydanı ''Jemaa el Fnaa...''  Diğer adı ise ''Kıyamet Meydanı'' ya da ''Ölülerin buluştuğu yer''
Eski dönemlerde idamlar bu meydanda yapıldığından yerel halk bu isimleri takmış bu meydana. Ortaçağ'dan kalma bir görsellik sunan bu meydanda; yılan oynatıcıları, zenneler, fal bakanlar, masal okuyucular, kınacılar, maymun gezdiriciler, cambazlar, akrebini kapıp gelenler... Bu meydanda daha neler yok ki!

Akşam olmak üzere... Dükkanlar kapanmadan meydanın hemen yanındaki çarşıya giriyoruz. Labirent tarzı uzayıp giden sokaklarda aradığınız her şeyi bulmak mümkün. Genelde, benzer ya da aynı ürünleri satan dükkanlar aynı sokakta toplanmış. Dükkanlarda mallar yığma şeklinde, her şey üst üste... Çekişmeli pazarlık bağrışlarına dükkanlardan dışarı taşan Arap müzikleri de eklenince durumu varın siz düşünün...









İlginç baharatçı dükkanlarını ve salyangoz çorbası satıcılarını çarşı çıkışında görmek mümkün.
Genelde gittiğim ülkelerde değişik tatlara bakmayı seviyorum ancak bu salyangoz çorbasından tatmaya hiç niyetlenmedim. Belki böceğin kabuklarını çıkarsalar olabilirdi... Ama bulaşık suyu renginde bir çorba, içinde takır tukur sümüklü böcekler... Yok ben almayayım:)

Akşam saat 6'dan sonra Jmaa el Fnaa Meydanı'nın yüzü değişiyor. Bir anda meydanı, el arabalı seyyar lokantalar dolduruyor. Ortalık duman altı... Tabureler açılıyor, kebaplar mangallara atılıyor. Seyyar lokantaların kurulmasıyla bir anda turistler ve yerli halk bu lokantaların müşterileri arasında yerlerini alıyorlar. Biraz geç kalana oturacak yer yok.









Ertesi gün yine meydandayız.. Buradan kopamıyoruz bir türlü.. Kınadan dövmelerimizi yaptırıp Marakeş'in bir diğer simgesi olan Kutubiye Camisi'ne geçiyoruz.













12. yüzyılda inşa edilen Kutubiye Cami, her yüzü oymalar ve pencerelerle süslenmiş, dikdörtgen formda 72 metre yüksekliğindeki minaresi ile her yerden görülebiliyor.
Zaten Marakeş'de bu caminin minaresinden daha yüksek bir yapı yapılamıyor.









Fas'ın tüm şehirlerinde olduğu gibi Marakeş'de de yeni ve eski şehir ayırımı var.
Yeni şehirde bulunan Gueliz, modern binaların ve mağazaların olduğu seçkin bir semt.

Gezimize eski bir Fas valisine ait olan ve her yanı tahta oymacılığı ile süslenmiş “Bahia Sarayı” ile devam ediyoruz. Kapılardaki ahşap oyma işçiliği, Fas'ın kapılar konusundaki ününü yine gözler önüne seriyor.


Saraydaki tüm odalar ''hayat'' adı verilen bir iç bahçeye açılıyor. Burası eski dönemlerde saraydan dışarı çıkamayan kadınların toplandıkları bir yer.

Artık Marakeş'teki son günümüz... Daha fazla gezmeye hiç birimiz gücü kalmadı. Kutubiye Camisi'nin ve Jemaa el Fnaa Meydanı'nın hemen önündeki bu faytonları görünce şehri son kez faytonlarla gezmeye karar veriyoruz. Bu güneşli güzel havada kızıl kentin tadını bir kez daha bu sefer yorulmadan çıkarıyoruz.