BOLİVYA (Mayıs-2008)

Peru'nun Bolivya sınırına yakın olan Puno şehrindeki otelimize valizlerimizi bırakıp ufak bir el çantası ile iki günlüğüne Bolivya'yı görmeye gidiyoruz.
Son zamanlarda Eva Morales ile adını sıkça duyduğum, daha önceleri de Che Quevara ile ilgimi çeken bu ülkeye, bu kadar yaklaşmışken gitmemek olmazdı.
Puno'dan bir, iki saat süren otobüs yolculuğundan sonra Peru-Bolivya sınırına geliyoruz. Sınır çok kalabalık, pazar yeri gibi. Sınırın Peru tarafında ex-change yapan bir sürü bayan para sandıklarının önünde sıra sıra dizilmiş; kimi şapkasını yan devirmiş uyukluyor, kimi sakin sakin otunu çiğniyor. Sanki bu işi yapmak için orada değillermiş gibi kimseyi umursadıkları yok!

Latin Amerika ülkelerinde, cebinizde, gittiğiniz ülkenin parası olmasa bile Amerikan dolarıyla ihtiyaçlarınızı karşılayabilirsiniz. Böyle olmasına rağmen yine de her türlü aksiliğe karşı belki lazım olur diye yanımızdaki Peru solunu Bolivya pesosu ile değiştirmek istiyoruz. Döviz işi yapan bir bayanın yanına gidip tablasına Peru solunü koyduğumuzda, kadın yüzümüze bile bakmadan ağır ağır küçük tahta çekmesini açıp çıkardığı pesoları tablanın üstüne atıyor. Şapkasını yine yan çevirip eski uyur pozisyonunu alıyor.

Neyse, para işleri bitince sıra sınırdan geçmeye geliyor. Peru-Bolivya sınırı ise bir alem. Neden mi? İki ülke sınırı arasına gerilen kalın bir halat, sınır hattını belirleme görevi yapıyor da ondan. Halatı kaldırıp altından geçtiğimizde Bolivya'ya da geçmiş olduk. Bu durum aramızda epey bir espri konusu oldu:)

Arkamızdaki küçük sarı binada bizi hiç bekletmeden pasaport işlemlerimizi tamamlıyorlar.
Burası gecekondu bölgesi gibi bir yer, evlerin sıvaları bile yok.
Bolivya, Güney Amerika'nın en fakir ülkesi, geçmişi ise tam bir kaos. Altı cumhurbaşkanı görevdeyken öldürülmüş. Sadece bu durum bile ülkenin geçmişinin ne durumda olduğunu gözler önüne seriyor.
Bolivya çok zengin doğalgaz kaynaklarına sahip ve uzun yıllar Amerika'nın arka bahçesi olmuş, ta ki Evo Morales'e kadar...
Morales, bir koko işçisi iken devlet başkanlığına kadar yükselip ezilen halkın umudu olmuş. Uluslararası politikada anti-Amerikan bir çizgi izleyen Morales, kendinden önceki hükümetin ABD ile imzaladığı serbest ticaret anlaşmasını da iptal etmiş. Tüm doğalgaz kaynaklarını devletleştirip yabancı sömürge şirketleri de ülkeden çıkarmış.
Şimdi sokaklar iki kişinin fotoğraflarıyla dolu. Biri Evo diğeri hiç eskimeyen Che...

La Paz'a doğru yol alırken Pre-İnca dönemine ait kazı bölgesi Tiwanaku'ya uğruyoruz. UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınan bu bölge de yaşamış olan uygarlığın M.Ö 12.000 yılına kadar uzanan bir geçmişi olduğu tahmin edilmekte. Ancak bu uygarlık hakkında çok az bilgi var. Eldeki verilere göre taş işçiliğinde çok usta oldukları ve İnkaların bu uygarlıktan etkilendiği biliniyor.

Tiwanaku, Bolivya'nın arkeolojik olarak turistik bölgesi. Turistik deyince aklıma geldi. Bolivya dünyanın en az turist çeken ülkelerinden biri. Hal böyle olunca bu turistik yerin dükkanları da böyle oluyor.

LA PAZ
La Paz'ı kuş bakışı görecek bir yerde mola veriyoruz. La Paz, Bolivya'nın idari başkenti (anyasal başkenti ise Sucre) ve aynı zamanda 3600 metre ile dünyanın en yüksek rakımlı başkenti. 

La Paz'a bu yükseklikten bakıldığında, şehir tıpkı bir çanağı andırıyor. Çanağın içine doğru inildikçe fakirlik azalıyor, oksijen artıyor. Buralarda daha çok beyaz kökenli Avrupalılar ve zenginler yaşıyor. Çanağın kenarlarına doğru çıkıldıkça, yani şehrin daha yüksek rakımlı yerlerinde varoşların yaşadığı kahverengi sıvasız evler denizi var.

Yukarıdaki fotoğrafta yer alan stadyumu görünce aklıma geldi, bize anlatılanı aktarayım.
Bolivya futbolda oldukça zayıf bir ülkeymiş.(Bilmiyordum, öğrendim.) 2007 Dünya Kupası Güney Amerika elemelerinde Bolivya, Brezilya Milli Futbol Takımı ile eşleşmiş. Bu kadar yükseklikte top koşturmaya alışkın olmayan Brezilyalı futbolcular, Bolivya ile yaptıkları karşılaşmada telef olmuşlar. Brezilyalı futbolculara devre arasında oksijen takviyesi bile yapılmış. Bunun üzerine FİFA; bundan böyle 2500 metreden daha yüksekte futbol karşılaşması yapılmayacağını açıklamış. Bolivya bu karara karşı çıksa da, hatta Evo Morales protesto amaçlı bu stadyumda top koştursa da sonuç hala değişmemiş.










La Paz'da panoramik şehir turu yaptıktan sonra ''Valle de la Luna'' yani ''Ay Vadisi'' olarak adlandırılan, şehrin 10 kilometre dışında, bizim Kapadokya'ya benzer bir bölgeye geliyoruz.
Gezerken, tektonik tepelerden birinin üzerine çıkmış olan yerlinin biri, bize doğru ''El Condor Pasa'' parçasını çalmaya başlıyor. Başta bu minik konserin şans eseri bize denk geldiğini sanıyorum ama öyle değilmiş. Sonradan öğrendiğime göre müzisyenimiz sürekli buradaymış.

Yukarıda da belirttiğim gibi La Paz derin bir çanak görünümünde ve şehrin yükselti farkı 1000 metreyi buluyormuş. Hal böyle olunca da şehrin düz bir alanı yok, her yer inişli çıkışlı.
Şehrin içi tam bir keşmekeş. Sokaklarda; bizim İstanbul'un eski haline benzer, bir sürü minibüs ve minibüsten sarkarak müşteri toplamaya çalışan muavinler var.
Neredeyse yollara kadar sarkmış olan elektrik telleri ise şehirde çirkin bir görüntü oluşturmuş.

Sonra öyle bir yere geliyoruz ki, Bolivyalılar buraya ''Calle de Las Burujaz'' diyorlar. Yani diğer bir deyişle burası La Paz'ın ''Büyücüler Çarşısı''ymış.

Evet, yanlış anlamadınız bu dükkanlarda büyü malzemeleri satılıyor; kertenkele kuyruğu, yılan bağırsağı, değişik hayvan tırnakları, kurutulmuş hayvan kafaları gibi... En çok da lama cenini var bu dükkanlarda.
Asıl ilginç olan ise dünyanın değişik ülkelerinden buraya büyü yaptırmaya gelenlerin olması... Allah akıl fikir versin. Ne diyeyim?

Şehir merkezine iniyoruz. Önünde büyük bir Bolivya bayrağının dalgalandığı Devlet Sarayı yani ''Plaza Murillo'' tüm ihtişamı ile karşımıza çıkıyor.
''Beklerseniz birazdan Evo Morales'i görebilirsiniz'' diyorlar. ''Bizim zamanımız kısıtlı, bir başka sefere gelip görürüz'' diyoruz:)

Bolivyalılar daha çok ''Aymara'' yani Kızılderili ırkından geliyorlar. Devlet başkanları Evo Morales'de bir Aymara. Bu Aymaraların evlilik ritüelleri oldukça değişik. Anlatayım;
Evlilik çağına gelen gençler evlenecekleri kişiyi seçince nişanlanıyorlar. ''Bunda ne var?'' demeyin. İş bundan sonra başlıyor. Nişanlanan çiftler aynı evi paylaşmaya başlıyor. Nişanlılık içn tanınan süre ise üç yıl. Bu üç yıl içinde nişanlılar beraberliklerinden memnun kalırlarsa tam olarak evliliğe geçiyorlar. Ancak bir daha boşanmaları yasak. Ya da nişanlılık döneminde ''ben bu insanla ömür boyu yaşayamam, fikrimi değiştirdim'' derlerse, nişan bozuluyor ve bundan sonra eğer kişi isterse yeni birini seçip aynı ritüeli tekrar yaşamaya başlıyor. Bu üç yıllık nişanlılık döneminde eğer bir çocukları olursa çiftler hemen evlenmek zorundalar, tabii ki bir daha boşanmamak üzere...

Akşama doğru ara sokakların birinde bulup beğendiğimiz bu restorana giriyoruz. İyi ki gelmişiz. Pan flüt eşliğinde canlı olarak bize öyle güzel Latin ezgileri söylediler ki... Sonra sahneyi dansçılar aldı. Kıvrak Latin dansları eşliğinde bizi de sahneye alan dansçılar, unutulmaz bir gece geçirmemizi sağladılar. 

Girdiğimiz restoranın en ünlü spesiyalitesi lama eti ızgarasıymış. Kocaman bir tabak içinde, koyun eti tadındaki büyük bir lama bifteği; yanında patates kızartmasıyla birlikte geldi. Oldukça lezzetliydi.
Neyse, eğlenceli bir geceden sonra mutlu mesut bir şekilde otelimize döndük. Otel, şehrin merkezinde ve oldukça konforluydu, ama neye yarar? Çünkü, gece öylesine kabus dolu geçti ki... Kabusun sebebi nefes darlığıydı. Gerçi gündüz de bu sıkıntıyı ara ara hissetmiş olmakla birlikte sağım solum derken demek ki oyalanmışız. 
Gece bir türlü uyku tutmadı. Sanki göğsümün ve yüzümün üzerine kocaman bir kedi yatmış gibi, nefes almakta çok zorlandım. Sabahı nasıl ettiğimi bilmiyorum. 
O gece nasıl söylendiğimi bir ben, bir Allah bir de eşim bilir. ''Bir daha La Paz'a gelmek mi? Asla!''

Ertesi sabah erkenden kalkıp -daha doğrusu gece hiç uyumadan- La Paz'dan otobüsle Titicaca Gölü'ndeki bir limana gelip buradan kalkan katamaranlardan birine biniyoruz. Amacımız, bu gölde bulunan yüzen adacıkları ve Güneş Adası'nı görmek. 
Katamaranla karlı And Dağları'nı seyrederek iki saate yakın süren keyifli bir yolculuk yapıyoruz.
Titicaca Gölü; And Dağları'ndaki bir platoda oluşmuş. Düşününce, bu kadar yüksek dağların üstüne böylesine büyük bir gölün oturması insana tuhaf geliyor.
Titicaca Gölü'nün doğu kıyısı Bolivya, batı kıyısı ise Peru topraklarında. Titicaca, gemilerin seyri sefer edebildiği, yani taşımacılığın olduğu dünyanın en yüksek rakımlı gölü. Bu da demek oluyor ki gemilerin dolaşamadığı daha yüksek göller var.
Titicaca'nın, deniz seviyesinden yüksekliği ise inanılır gibi değil ama tam 3810 metre.








Katamaranlar, haliyle yüzen adalara yanaşamıyor, çünkü; adaların orada suyun derinliği iki metreye kadar düşüyormuş.
Bu durumda mecburen açıkta duran katamarandan inerek küçük bir kayığa geçiyoruz.
Hava alabildiğine soğuk. Daha kalın bir şeyler giymediğim için kendime çok kızıyorum. Üşümek benim için büyük bir işkence...

Bu adacıkların ismi  ''Uros Adaları'' diye geçiyor. Burada yaşayanlara da ''Uros'' deniyor.
Bu adalar, binlerce yıl önce savaşçı İnkalardan kaçmak için yapılmış ve hala o gün bu gündür bu adalarda yaşam var.
Şimdilik gölde 45 - 46 tane bu şekilde ada varmış. Ancak bu sayı her an değişebilir çünkü, adaların hepsi sazlardan yapılmış.
Evet, yanlış duymadınız, bu adalar; bölgede yetişen totora denen sazlardan yapılıyor, yani tamamen el yapımı.
Bu adaların nasıl oluşturulduğuna gelince; küçük bir toprak parçasında kök salan sazlar, sonrasında göle bırakılıyor, zamanla gelişip büyüyen sazların üzerine daha sonra evlerini yapıyorlarmış.

Karada yaşamayı reddeden bu topluluğun aynı zamanda teknoloji ile de yakından uzaktan alakaları yok. Onların hayatlarının merkezini sazlar oluşturmuş. Evlerini, kayıklarını, yataklarını hep bu sazlardan oluşturmuşlar. Bu bitki tazeyken de içini yiyorlarmış. Bize de tattırdılar. Fena değildi yuttuk işte:)
Bu adalarda yaşayabilmek ise başlı başına bir olay. Çünkü, kimi yerde çıplak ayaklı insanların tabanları, sazlardan yükselen göl suyunun içinde kalıyor.
Ayrıca bu adalar sabit olmadığından dolayı adaya adım atar atmaz ada, sallanmaya başlıyor.

Bu adalarda yaşayan erkekler aynı zamanda örgü örmeleriyle de meşhurlar. Ben de bu kadar üşümüşken ördükleri eldivenlerden alıp ellerime geçiriyorum, iyi geliyor.
Bu adaların bazılarında yerli halk turistleri evlerinde ağırlıyor, ördek ve balık ağırlıklı nefis yemekler ikram ediyorlarmış. İstenirse geceyi de evin bir odasında geçirebiliyorsunuz.
Bu evlerde ısıtma yok. Hal böyle olunca da, gece burada konaklayanların en büyük sorunu; yaz aylarında bile üşüyecek olmaları... Bana göre değil;)

Yüzen adalardan sonra Güneş Adası'na geliyoruz. Bu sefer üzerine çıktığımız ada, gerçek:)
İnka kalıntılarını görmek üzere nefes nefese adanın tepelerine tırmanıyoruz. Güneş Adası'nın en büyük özelliği ise İnka Medeniyetinin ilk olarak burada başlamış olması.
Adada yaklaşık 4000 kişi yaşamasına rağmen Güneş Adası'nda polis ve güvenlik güçleri bulunmuyor. Çünkü bu adada İnkaların üç altın kuralı hala geçerli. Çalma... Gevezelik yapma... Yalan söyleme...
Adada küçük bir otel ve pansiyonlar var. Ulaşım katır ve eşeklerle sağlanıyor.

Vee  mutlu son! Adada çok şirin bir restoranta geliyoruz. Burada içtiğim o sıcacık çorbanın lezzetini nasıl unuturum?


Güzel bir yemeğin ardından son görüntüleri de alıp, katamarana biniyoruz. Bolivya'nın Titicaca Gölü kenarında bulunan başka bir şehrine, Copacabana'ya gitmek üzere hareket ediyoruz.

COPACABANA
Bu şehrin Brezilya'da ki Cobacabana ile isim benzerliği dışında hiç bir alakası yok. İsim konusunda ise Brezilya ve Bolivya'daki Copacabana arasında bağ kuran birçok efsane dolaşıyor.

Şehrin özelliği, Bolivya'nın en kutsal kilisesine sahip olması. Hatta öyle ki Katolik Hristiyanların ''La Candelaria'' isimli bu kiliseyi ziyaret etmeleri halinde yarı yarıya hacı oluyorlarmış.
Biz de bu kutsal kiliseyi ziyaret etmek için kilisenin kapısına geldiğimizde büyük bir kalabalıkla karşılıyoruz. Gelin arabası gibi süslenmiş otomobil, minibüs ve kamyonlar yolu doldurmuş, kalabalığı tamamlıyorlar. Rahip de kilisenin kapısının önünde, araçların üstüne dualar okuyarak su püskürtüyor.
''N'oluyor böyle'' diye meraklanıyoruz.
Öğrendiğimize göre yeni araç alanlar kazadan korunmak için buraya geliyor, peder de onların arabalarını kutsuyormuş. Sanıyorum aynı bizde olduğu gibi -şimdilerde pek görmesem de- araba alanların kurban kesmesi gibi bir şey bu...

La Candelaria Kilisesi'ne gelince; burası oldukça temiz görünümlü, değişik bir mimarisi olan, sade bir mekan.
Bu kilisenin en önemli özelliklerinden biri de; sadece kutsal günlerde ziyaretçilere gösterilen Meryem Ana heykelinin dünyadaki tek zenci Meryem Ana heykeli olmasıymış.

Sonra ufak bir şehir turu yapıp, Puno'daki otelimize geri dönmek üzere tekrar Peru'ya geçiyoruz.